Ana içeriğe geç

Türkiye’nin kayıp trilyonları, CHP’de medya rahatsızlığı

Son haftaların belki de en çok konuşulan konularının başında Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve medya ilişkileri yer alıyor. Bir tarafta bazı medya kuruluşlarına aktarılan milyonlar, diğer tarafta ömrünü mesleğe adamış isimlerin siyasetçi-gazeteci diyaloglarına ve itiraflarına şahitlik ediyoruz.

Türkiye’nin kayıp trilyonları, CHP’de medya rahatsızlığı
Yeniçağ
16

Kendi adıma bir gazeteci olarak en mutlu olduğum husus, şüphesiz Genel Yayın Yönetmenliğini yaptığım YENİÇAĞ Gazetesi’nin hiçbir iddia, ifşa ya da akçeli işlerle anılmaması; mesleğimizi onurla icra ettiğimizi görmek ve göstermek oldu.

Öte taraftan biz de yükselen okuyucu sayımız ve gündem belirleyen haberlerimizle; "Kral çıplak" derken kah Demirören Medya Grubu’nun kalemi Ahmet Hakan’ın köşesinde, kah medya ombudsmanı Faruk Bildirici’nin merceğinde manşetlerdeydik. Şırnak Üniversitesi Rektörü’nün liyakatsiz atamalarını haberleştirmek, CHP’de yaşananların arka planını manşete taşımak ve tarafsızlığımızı ortaya koyan yayınlarla yola devam etmek bizim için bir görevdir. Çirkin olan ise Türkiye’nin kayıp milyonlarına şahitlik ediyor olmaktır.

İddialar CHP’yi Anayasa Mahkemesi’ne taşır mı?

Şimdi dönelim geçen haftaya damga vuran CHP ve medya ilişkisine… Şüphesiz medya ve siyaset ilişkisi her daim karmaşık ve kaçınılmaz olarak iç içe olmuştur. Medyanın "dördüncü kuvvet" olduğunu düşünürsek, bu ilişki ağı kaçınılmaz ve belki de zorunludur. Erken Cumhuriyet döneminden itibaren siyasi sahnedeki aktörler kendi medyasını yaratma gereği duymuş ve kitleleri harekete geçirecek bir yol olarak bunu benimsemiştir. Peki, gazetecilik bu süreçte nasıl bir sınav vermiştir derseniz; işte orası epey derin ve her geçen gün aktörleri tarafından örselenen bir konudur.

Bir yanda Sözcü Medya Grubu başkanlığından siyasi baskılar sonucu istifa ettiğini dile getiren Yılmaz Özdil, öte tarafta "Ben böyle bir teklifle gelmedim" diyen bir parti temsilcisi… Diğer tarafta sözde "casusluk iddiası" ile önce tutuklanan, ardından ciddi bir muhalif kitlenin sesi olan kanalına (TELE1) el konulan bir yapı… Kanal kayyum yönetimine geçtiğinde meydanlardan "Yeni bir kanal kuracağız" diye açıklama yapan CHP’nin genç Genel Başkanı Özgür Özel…

Haliyle her kesimden insanın kafası karıştı. "Mutlak butlan" kararından sonra CHP’de göreve gelen Ali Haydar Fırat, "TELE1’e de 3 milyon yardım yapıldı" derken; kanalı ayakta tutma çabasındaki Murat Taylan ise canlı yayında "Beş kuruş yardım almadık" dedi.

İşler nasıl da çetrefilli bir hal alıyor, değil mi? Öte tarafta Halk TV’nin patronunun, yaban ellerden gazeteci Cansu Çamlıbel’e verdiği röportajda sarf ettiği "Tehdit ediliyorum, devletime güveniyorum, hakiki yargılama olursa dönerim" cümleleri hafızalarda… Kimse şu soruyu sormadı: "Be hey adam, sen neden ANKA aboneliğini iptal ettin? Kimeydi bu öfken, bu serzenişin?" Neyse, laf arası ben sormuş olayım. Cevap hakkı konuyu bilen, olaya vakıf tarafların olsun.

Kayıp Trilyon davası: Erbakan’a siyasi yasak, partiye kapatma

Şimdi bunları bir kenara bırakalım ve sizi eskiye götürerek CHP’yi bekleyen tehlikeyi hep beraber görelim. Türkiye siyasi tarihinin en karmaşık ve tartışmalı hukuki süreçlerinden biri olan "Kayıp Trilyon" davası, 28 Şubat süreci sonrasında Refah Partisi’nin (RP) kapatılmasıyla başlayan ve mali usulsüzlük iddialarını merkeze alan bir süreçti.

1998 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından Refah Partisi’nin kapatılmasının ardından, partinin mal varlığının Hazine’ye devredilmesi süreci başlatıldı. Ancak Hazine incelemeleri sırasında, partinin 1997 yılına ait hesaplarında yaklaşık 1 trilyon liranın (o günkü para birimiyle) sahte belgeler ve hayali faturalar düzenlenerek harcandığı iddiası gündeme geldi. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, söz konusu tutarın aslında harcanmadığını, sahte belgelerle parti yöneticilerine veya başka yerlere aktarıldığını öne sürerek dava açtı. Necmettin Erbakan ise ilgili davadan 2 yıl 4 ay hapis cezası aldı; ceza, sağlık durumları gerekçe gösterilerek ev hapsine çevrildi.

CHP yönetimi medya konusunu kapatmak istiyor

Şimdi sormak gerekmez mi? Türkiye siyasi sahnesinin en önemli partilerinden biri olan CHP ve yaşadığı "butlan" krizi ortasındayken, bizzat parti yöneticileri tarafından dillendirilen milyonlar; Demokles’in kılıcı gibi başında bir yargı sopası taşırken yeni bir soruşturmanın konusu olamaz mı? Olabilir.

Bu tehlike parti kurmaylarınca da bilinmekte ve en çok da Kemal Kılıçdaroğlu’nun canını sıkıyor. Parti kulislerinden edindiğim bilgilere göre aynı refleks Özgür Özel ekibinde de var. Bir yanda "butlan" kararı, diğer yanda birbirinin üzerine basıp geçmeye çalışırken yapılan hatalar silsilesi…

İki tarafta da hâkim görüş, medya-parti ilişkisini gündemden düşürmek üzerine kurulu. Peki, bu mümkün mü? Elbette değil. Fakat AK Parti’den göremediğimiz şeffaflık, kendini ana muhalefet partisi olarak konumlandıran CHP’de de görülmezse; işte bu, medya ve siyaset mensubu herkes için sıkıntılı bir duruma dönüşür.

"Onlar da az suçlu değil"

Bir diğer kayıp milyonun işaret fişeğini, gazeteciliğin önde gelen isimlerinden Fatih Altaylı ateşledi. Ahbap Derneği ile ilgili geçtiğimiz haftalarda "şeffaflık" çağrısı yapan Altaylı, yaşanan gelişmelerin ardından bugün şu satırları kaleme aldı:

"Derneklerin denetimi İçişleri Bakanlığı’nın ve Sivil Toplumla İlişkiler Genel Müdürlüğü adı altında yeni sayılabilecek bir kurumun yetkisinde. Bunca yıl bunlar ne yapmışlar? Haluk Levent’i elbette yargılayalım. Hem de toplumun güvenini kötüye kullanmaktan, her bir Türk vatandaşı ya da en azından her bir bağışçı için teker teker mahkûm edelim. İddialar doğruysa suçu gerçekten çok büyük. Bir toplumun tüm inancını, güvenini tek başına yıkan bir utanmaz olarak lanetleyelim. Ama işini yapmayan kamu yöneticilerini de ıskalamayalım. Onlar da az buz suçlu değil."

İşte tüm bu gazetecilik, yargı ve siyaset üçgeninde biz de aynı cümleyi kurup konuşalım: "Şeffaflık" kriterinin önüne geçen her kişi, kurum ya da oluşum toplum önünde suçludur. Belgeye dayanmayan her alışveriş; ya kusurlu ya da içerisinde kaba tabirle "bit yeniği" taşır.

Gazeteci, hakikatin aynasıdır. Ancak aynanın kendisi kırıldığında, bizler sadece enkazı haberleştiriyoruz. Gelin yazıyı geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz usta şair Ahmet Telli dizeleriyle bitirelim…Telli; ‘Su çürüdü / ve her yerinden kırıldı ayna' derken belki de tam da bugünün siyasi yozlaşmasını yıllar öncesinden işaret ediyordu.
Şimdi soru şu: Kırılan bu aynada kendimizi mi göreceğiz, yoksa sadece karanlığı mı?

Kaynağa Git

İlgili Haberler