Ana içeriğe geç

Selçuk Bayraktar'dan Yapay Zeka Zirvesi'nde net mesaj: İletişim ağları insanlığı bir örümcek ağına hapsetti

Baykar Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar, Tersane İstanbul’da “Türkiye Yapay Zeka Zirvesi”nde açıklamalarda bulundu. Bayraktar, Kendimize ait, açık kaynaklı donanım ve yazılım yapmalıyız. Bağımsızca gerçekleştirmeliyiz. Açık kaynaklı yazılım modelini şart koşmalıyız. Verilerin tekeleşmesi zihinlerinde tek elden kontrol edilmesidir. Buna asla izin vermemeliyiz. Verilerimizi küresel güçlere vermemeliyiz, kendi sınırlarımız içinde kalmalı. Bizi bu sömürü düzeninden kurtaracaktır dedi.

Selçuk Bayraktar'dan Yapay Zeka Zirvesi'nde net mesaj: İletişim ağları insanlığı bir örümcek ağına hapsetti
Vatan
16

Baykar Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar, Tersane İstanbul’da “Türkiye Yapay Zeka Zirvesi”nde konuştu.

Bayraktar'ın açıklamalarından öne çıkanlar:

Bundan yaklaşık 30 yıl önce insanlığa bir "teknoloji ütopyası" satıldı. İnternetin sınırları kaldıracağı, bilginin serbest dolaşımının dünyayı eşitleyeceği ve sivil teknolojilerin küresel barışı getireceği söylendi. Oysa bugün görüyoruz ki, bağımsızlığımızı tehdit eden en büyük unsur, sınırlarımıza yığılan konvansiyonel ordular değil. Tedarik zincirlerimize, veri merkezlerimize ve doğrudan cebimizdeki cihazlara sızan “Teknokapitalist Küresel Tahakkümdür”. Bu tahakküm, geçmişin diktatörlükleri gibi kaba kuvvetle de gelmiyor. Milyarlarca insanı uyuşturucu gibi müptela kılan bir sistemle, "Gönüllü bir esaret" olarak hayatımıza giriyor. Bugün herhangi bir sosyal medya veya video platformunun temel algoritması, insanı kıramayacağı bir döngünün, adeta eroine benzer bir dopamin girdabının müptelası haline getiriyor.

Arka planda çalışan yapay zekâ, nörolojik zaaflarımızı analiz ederek dopamin salgımızı tetikleyecek, bizi o ekranda 10 saniye daha fazla tutacak "öfke, hedonizm ve korku" temelli içerikleri optimize ediyor. Baktıkça ağına daha fazla çekiyor, içine çekildikçe daha fazla bakıyorsunuz. Bu bağımlılık sinsi bir şekilde insanı sağlığından, akli melekelerinden ve en önemlisi hürriyetinden koparıyor. İnsanın irade göstermesine, bir insan olarak asli fonksiyonlarını yerine getirebilmesine engel oluyor ve nihayetinde zayıf düşürüyor.

MAKİNE VE MAKİNE İNSANLARIN İSTİLASI

Öyle bir çağdayız ki, insan ile makine arasındaki çizgi giderek bulanıklaşıyor. Sadece makinelerin insanı taklit etmesinden bahsetmiyorum, insanların hızla makineleştiği karanlık bir çağa doğru yol alıyoruz. Ruhsuz bir rasyonalizmin, kendinden başka kimseye hayat ve hürriyet hakkı tanımayan materyalizmin tahakkümü altındayız. Makinelerin ve makine insanların istilasıyla karşı karşıyayız. Makine insanlar için; inanç, sevgi, merhamet ve hürriyet yoktur. Onlar için acı, hasret, keder de yoktur. Makine acı çekmez, makine özlem duymaz, makine 'neden' diye sormaz.

Makineler ve makine insanlar için sonsuz döngüler, Programlı kısır görevler, Manayı yitirmiş karanlık, Ve en nihayetindeyse, kaçınılmaz yok oluş ve mutlak yıkım vardır. İnancımızın tarifiyle, insan yaratılmışların en şereflisidir, 'Eşref-i Mahlûkat'tır. Bizim medeniyetimiz gönül medeniyetidir. Gönlü olmayan, merhameti ve sevgisi olmayan “sentetik insanın” elindeki teknoloji, ancak bir imha aracına dönüşür. Zira bizim gayemiz; insanın makineleştiği değil, teknolojinin insana hizmet ettiği adil bir dünya inşa etmektir.

Bu kuşatma sadece cihazlarımıza değil, doğrudan irademize ve ruhumuza yapılmaktadır. Bugün sivil teknoloji ürünlerinin neredeyse tümü birer silaha dönüştürülmüş durumda. Bütün uzuvlarıyla örümcek ağına hapsolmuş bir insanı ve onu iliklerine kadar sömüren bir canavarı düşünün.

Bedelini ödeyerek aldığımız akıllı telefonlar, saatler, iletişim ağları adeta insanlığı bir örümcek ağına hapsetti. Oysa inancımızda örümcek ağı, insanı zulümden, kötülüklerden muhafaza eden ve hürriyeti koruyan adeta mucizevi bir perdedir. Bugünün "Tekno-Canavarları", tüm insanlığı attığı her bir adımdan, aldığı her bir nefese kadar takip eden, hapseden bir ağ ördüler. Yakın zamanda bazı devletlerin terör eylemlerinde de gördük ki, tedarik zincirine sızdırılan bombalarla cebimizdeki telefonlar, akıllı saatler, hatta kulaklıklar bile insanları katletmek için birer silaha dönüşebiliyor.

Yapay zekâ teknolojisini hegemonik bir biçimde elinde tutmaya çalışan dev tekeller, neredeyse insanlığın sahip olduğu tüm enerji kaynaklarını tüketecek devasa bir işlem gücü talep ediyorlar. Bu ihtirasları adeta Firavunların sonsuz egolarını yüceltmek için yaptığı, o dev yapılar gibi salt kaba güçle inşa edilmiş piramitleri andırıyor. Bugün küresel devler, yüz binlerce işlemci ile insanlığın tüm verisini harmanlayıp orantısız bir güç elde ediyorlar. Peki, Türkiye gibi ülkeler, dost ve kardeş uluslar, kısıtlı kaynaklarıyla bu dev tekellerle nasıl rekabet edecek?

Bizim yapmamız gereken, İHA ve SİHA serüvenimizde yaptığımız gibi bugüne değil geleceğe odaklanıp, başkalarının belirlediği kuralları takip etmek yerine paradigma dönüşümü oluşturarak yepyeni bir kırılım yakalamaktır. Temelinde bir istatistik tahminleme makinesi olan büyük dil modellerinde, yakın zamanda gerçekleşen ilerlemeler, aslında doğru yönlendirildiğinde bu kırılımın en büyük göstergesidir. Kaba işlem gücü yerine, insanın düşünsel yeteneğine benzer yöntemsel iyileşmeler, bu makineleri çok daha az işlem gücüyle daha ileri seviyede bir başarıma ulaştırmıştır.

İnsanlık, yüzyıllar boyu evreni gözlemledi, veriyi tablolar halinde biriktirdi. Topladığı verideki rastlantısal görünümlü niceliklerden, niteliksel bağlar kurarak; bir anlamda aklını kullanıp, soyutlandırarak, ardındaki o basit ama sanatsal diyebileceğimiz doğanın kanunlarını keşfetti. Yerçekimini, gezegenlerin hareketlerini, elektromanyetik denklemleri, kuantum kuramını, matematiğin kusursuz diliyle ifade etti. İnsanoğlu bunu yaparken; devasa makinelerin bugün yaptığı gibi neredeyse sonsuz boyuta sahip bir uzayda, sonsuz deneme ve yanılma yaparak, adeta bu geniş uzayın her bir noktasını teker teker test ederek o kanunları bulmadı...

Enerji kapasitesi 20 watt’ı dahi geçmeyen beyniyle kâinatın en derin şifrelerini kırdı.Harezmi de, İbni Sina da, Newton da, Maxwell de hepimizin sahip olduğu o aynı mucizevi insan beynine sahipti; terawatt’larca enerji tüketen ruhsuz bir veri merkezine değil... İşte bu yüzden, yapay zekâyla alakalı ilerleme modelimiz sadece donanım tekellerinin güdümündeki istatistiksel yığınlara dayanmamalıdır. İnsanlığın bilimsel birikiminin üzerine inşa edilmiş, fiziksel âlemi de içeren, dilin yapısı ve düşünsel yeteneklerin yapı taşlarını merkeze alan melez bir yaklaşım olmalıdır. İstatistiksel yapay zekâ makinesine ilave edeceğimiz insanın düşünme mekanizmasını taklit eden her bir semantik yetenek, bizi dev işlemci yığınlarına mahkum olmaktan kurtaracaktır. Çok daha düşük işlem gücüyle, daha karmaşık ve çetin problemleri çözmemizin anahtarı olacaktır.

Kendimize ait, açık kaynaklı, şeffaf, denetlenebilir yazılım, donanım ve teknoloji ekosistemimizi kurmalıyız. Mümkünse ekosistemin her bir unsurunu bağımsızca geliştirebilme ve üretebilme kabiliyetine sahip olmalıyız. Kısa vadede mümkün olmadığı durumlarda, iş birliklerine veyahut doğrudan dışarıdan temin yoluna başvurabiliriz. Dışarıdan aldığımız sistemlerin tümüne de, özellikle altyapı yazılımları ve donanımları söz konusu olduğunda, açık kaynaklı yazılım modelini şart koşmalıyız.

Açık kaynak; verilerimizin mahremiyeti, güvenliği ve dijital egemenliğimizin vazgeçilmez unsurudur. Verilerin tekelleşmesi, zihinlerin ve iradenin tek bir merkezden esir edilmesidir. Buna asla rıza gösteremeyiz.

Yegâne gayesi "kâr maksimizasyonu" olan küresel tekellerin, tüm insanlığın hayatını kendi veri merkezlerinde toplaması, ulusların ve toplumların egemenliğine vurulmuş sinsi bir darbedir. Bu kuşatmanın yarın karşımıza ne olarak çıkacağını görmek için kâhin olmaya gerek yoktur.

Bu, modern dünyanın gönüllü kölelik fermanıdır. İşte bu yüzden, verilerimizi küresel dev tekellerin sunucularına teslim etmek yerine, dağıtık öğrenme ve işleme mimarilerini hayata geçirmeliyiz. Veri, kendi kurumlarımızda ve kendi sınırlarımız içinde kalırken; algoritmalarımız bu dağıtık ağlarda mahremiyeti bozmadan öğrenecek ve bizi bu sömürü düzeninden kurtaracaktır.

Kısıtlı kaynaklarımızı statükoyu koruyan hantal sistemlere değil, geleceğin alanlarını şekillendirecek teknolojilere yatırmak durumundayız.

Yapay zekâdan ileri çip teknolojilerine, kuantum bilgi işlemden robotik otomasyona uzanan bu yolda; dağıtık işlem ve veri merkezi modellerini geliştirmeliyiz. Böylelikle devasa, merkezcil bulut yapılarına ihtiyaç azalacaktır.

Geliştirdiğimiz yüksek teknolojiyi dost, kardeş ve mazlum halklarla paylaşarak insani bir "Teknolojik Dayanışma İttifakı" kurmalıyız. Tekellerin dev veri merkezlerine mahkûm olmadan, gücümüzü birleştirmek zorundayız. Gücümüzü birleştirirsek, bu tekellerin oluşturduğu örümcek ağını yırtıp atabiliriz. Bu birleşme sadece kâğıt üzerinde bir ittifak değil, derin bir zihniyet devrimi olmalıdır. Bizler için bu devrim, Milli Teknoloji Hamlesi vizyonuyla hayat gailesine dönüştü. Bu davanın, bu hedefin asıl taşıyıcısı makinenin hızı değil insanın şuurudur. Yarının dünyasını hür bir iradeyle kuracak olan genç kardeşlerimizdir.

Yıllar evvel TEKNOFEST’lerde bu toprakların bağrına bıraktığımız tohumlar, mazisi ve istikameti belli ulu çınarlar gibi göğe yükseliyor. TEKNOFEST kuşağı, zihinlerine vurulmak istenen prangaları parçalamış, küresel tahakkümün ördüğü ağları saçak saçak darmadağın eden bir hürriyet kuşağıdır.

Savunma alanında dünyanın en büyük İHA şirketi olan Baykar’da da geliştirdiğimiz yeni nesil yapay zekâ sistemlerimiz, kuş sürüleri gibi birbiriyle haberleşen otonom sürülerimiz ve dünya harp doktrinini yeniden yazan tüm çalışmalarımız, TEKNOFEST kuşağının imzasını taşımaktadır.

Dost, kardeş ve mazlum coğrafyalarla el ele vererek yapay zekayı iyilik temelinde geliştirmeye devam edersek, eğitimde, sağlıkta çığır açıcı yeniliklere ulaşabiliriz. Protein sentezi ve akıllı ilaç keşfi gibi kombinatorik problemleri çözmede mahir olan yapay zeka ve ileri işlem gücüyle, insanlığı pençesine almış kanser gibi hastalıklara çare bulabiliriz.

Robotik cerrahiden hekimlik hizmetlerine kadar sağlığın her alanında çok daha maliyet etkin bir şekilde geliştirdiğimiz çözümleri ihtiyaç duyan herkese ulaştırabiliriz. İnsanların öğrenme yetilerine göre özelleşmiş yapay zeka destekli içerikleri ve eğitim asistanlarını yeryüzünün her köşesine ulaştırarak fırsat eşitliğini sağlayabiliriz. Bu sayede, gelişmiş ülkelerde dahi tıkanmış olan sosyal mobilizasyonu canlandırabiliriz. Gelir adaletsizliğini azaltarak insanlığın sosyal refahını artırabiliriz.

Tüm bu coğrafyayı kapsayan ortak pazara sahip girişim ekosistemi bunu mümkün kılacak en önemli unsur olacaktır. TEKNOFEST kuşağı tüm bu alanlarda çekirdekten yetişerek geleceğin girişimlerini kurdu. Hatta kendi sosyal ağlarını inşa etmeye başladı. Küresel dijital tahakkümü yıkmak ve yüz yüze bakar gibi bir sosyal medya deneyiminin mümkün olacağını göstermek adına NSosyal’i geliştirdi.

NSosyal ile zararlı içeriklere müptela etmeden, tahkir ve linç etmeden, kutuplaştırmadan, yüz yüze bakar gibi bir sosyal ağın mümkün olduğunu gösterdi. Ulusların dijital egemenliğini teminat altına almak adına bunu da tüm dost ve kardeş coğrafyalarla paylaşmak üzere geliştirdi. Özelleşmiş alanlarda kullanmak üzere Türkçe kaynaklarla ve kültürel değerlerimizle eğitilmiş T3AI dil modelini hayata geçirdi.

Bu modelin büyük, orta ve küçük parametreli versiyonları ve teknolojisi kamu yararı adına kurumlarla paylaşıldı. Makineler ve makine insanların dünyasında kaynağı belli olmayan köksüz sentetik hakikat geçer akçe olabilir. Kadim medeniyetimizde ise bilim, bilgi ve hakikat muhakkak insan içindir. TEKNOFEST kuşağı yüzyıllardır bilimsel metodolojide olduğu gibi doğru ve güvenilir bilgiyi insanlara ulaştırabilmek adına, kaynağı, kökü ve müellifi belli olan açık kaynaklı KÜRE Dijital Ansiklopedi’yi de geliştirdi.

Bugün birileri, makinelerin insan soyunun bir sonraki halkası olacağını, hatta doğrudan insanın yerine geçeceğini öne sürüyor.

Devamlı bir surette insanın kendi yarattığı algoritmaların altında ezilmeye mahkum olduğunu telkin ediyorlar.

Bu tehlikeli gidişatın temelinde, teknolojinin hızından ziyade insanın o en eski ve en trajik yanılgısı yatıyor: İnsanın kendini tanrısallaştırma çabası.

Bugün insanoğlu, aslında asla sahip olmadığı mutlak bir gücü kendi nefsine vehmediyor.

Oysa insan en gelişmiş laboratuvarlarında, en dahi zihinleriyle bile tek bir atomu yoktan var edemediği gibi, var olan tek bir atomu bile bütünüyle yok etmeyi de başaramıyor.

Bu mutlak acziyetine rağmen, kendi elleriyle ürettiği algoritmalar üzerinden yeryüzünde bir nevi yaratıcılık kibri kuşanmaya kalkışıyor.

Oysa milyar yıllık alemde, Nemrudundan Firavununa kadar, dünyaya gelip de, zamanın genişliği içinde an bile sayılmayacak ömrünü tamamlayıp toprağa karışmayan tek bir canlı dahi yok.

Kaynağa Git

İlgili Haberler