Ana içeriğe geç

'Demokrasi ve Laiklik ile Sessiz İşgal!'

İslam Başaran Mirat Haber'de yazdı: Türkiye’nin asıl meselesi yalnızca ekonomik kriz, siyasi çekişme, seçim tartışması veya günlük gündemlerden ibaret değildir.

'Demokrasi ve Laiklik ile Sessiz İşgal!'
Yeni Akit Gazetesi
16

İslam Başaran Mirat Haber'de yazdı: Türkiye’nin asıl meselesi yalnızca ekonomik kriz, siyasi çekişme, seçim tartışması veya günlük gündemlerden ibaret değildir. Bunların hepsi önemlidir; fakat bunların arkasında daha derin, daha sessiz, daha köklü bir mesele vardır: Türkiye’nin yön meselesi. Bir toplum yönünü kaybettiğinde, sadece kurumları bozulmaz; dili bozulur, ahlakı bozulur, ailesi zayıflar, gençliği savrulur, ilim anlayışı değişir, din algısı daralır, devlet tasavvuru dönüşür. İşte bugün Türkiye’de yaşanan asıl kırılma budur. Dışarıdan bakıldığında camiler açık, ezan okunuyor, dini kavramlar konuşuluyor, insanlar inançlarını ifade edebiliyor gibi görünse de hayatın temelini belirleyen ölçüler büyük ölçüde değişmiştir. Din görünür kalmış, fakat çoğu alanda belirleyici olmaktan çıkarılmıştır. Bu, açık bir kopuştan daha tehlikelidir; çünkü toplum kendisini hâlâ aynı yerde zannederken, aslında zihnen başka bir dünyanın içine taşınmıştır.

Bir toplumun değişmesi her zaman sert kırılmalarla olmaz. Bazen toplum farkına varmadan değişir. Önce ayıp olan şeyler tartışılır hâle gelir, sonra alışılır, sonra normalleşir, sonra savunulur, en sonunda da ona itiraz edenler problemli görülür. Türkiye’de son yıllarda yaşanan toplumsal dönüşüm tam da bu şekilde ilerlemiştir. Dün aileyi sarsan bir davranış olarak görülen şey bugün bireysel tercih diye sunuluyor. Dün mahremiyetin zedelenmesi sayılan şey bugün özgürlük olarak pazarlanıyor. Dün gençliği bozacak bir kültür diye çekinilen şey bugün çağın gerçeği diye kabul ediliyor. Dün inançla bağdaşmadığı açık olan birçok mesele bugün “abartmayalım”, “herkesin hayatı kendine”, “zaman değişti” cümleleriyle geçiştiriliyor. Böylece toplum, kötülüğü kötülük olarak görme kabiliyetini kaybetmeye başlıyor. Asıl çürüme de burada başlıyor.

Laiklik ve demokrasi Türkiye’de yalnızca anayasal kavramlar olarak kalmamış, zamanla toplumun düşünme biçimini de şekillendirmiştir. Laiklik, dinin hayat üzerindeki belirleyici rolünü sınırlayan bir zemin oluşturmuş; demokrasi ise çoğunluğun iradesini nihai meşruiyet kaynağı gibi sunan bir siyasal dil üretmiştir. Elbette zulme karşı adalet istemek, yöneticinin denetlenmesini savunmak, istişareyi önemsemek, insanların baskı altında kalmamasını istemek değerlidir. Fakat mesele burada değildir. Mesele, bu kavramların zamanla Müslüman zihinde sorgulanamaz birer üst ölçüye dönüşmesidir. Bugün birçok insan İslam’ın hayata dair ölçülerini konuşmaktan çekinirken, laiklik ve demokrasi kavramlarını tartışmasız kabul etmektedir. Bu bile zihinsel dönüşümün ne kadar derin olduğunu göstermektedir.

Türkiye’de dindar ve muhafazakâr kesimlerin en büyük yanılgısı, dini görünürlüğü dinin hâkimiyeti zannetmeleri olmuştur. Bir yerde camiler varsa, Kur’an kursları açıksa, dini programlar yapılıyorsa, insanlar ibadetlerini yerine getirebiliyorsa, orada dinin hayatı şekillendirdiği sanılmıştır. Oysa bir toplumda dinin varlığı ile dinin belirleyiciliği aynı şey değildir. Din merasimlerde var olabilir ama hukukta etkisiz olabilir. Din cenazede, düğünde, kandilde, Ramazan’da görünebilir ama eğitimde, ekonomide, siyasette, şehir hayatında, medya dilinde ve aile politikalarında belirleyici olmayabilir. Bu durumda toplum dini tamamen terk etmiş olmaz; fakat dini hayatın merkezinden kenara çekmiş olur. Bu ise çok daha sinsi bir dönüşümdür.

Bugün Türkiye’de birçok insan hem Müslüman olduğunu söylüyor hem de hayatın birçok alanında İslam’ın ölçülerini belirleyici görmekten uzaklaşıyor. Faize karşı olduğunu söylüyor ama faiz merkezli ekonomik düzenin içinde yaşamayı doğal kabul ediyor. Aile kutsaldır diyor ama aileyi parçalayan dizileri, kültürü, yaşam tarzını ve tüketim anlayışını sorgulamıyor. Gençlik elden gidiyor diyor ama gençliği kuşatan eğitim, ekran, müzik, moda, sosyal medya ve kariyer merkezli hayat anlayışını derinlemesine okumuyor. İslam hayat dinidir diyor ama İslam’ın devlet, hukuk, ekonomi, eğitim ve toplum düzeni hakkındaki iddiasını konuşmaktan çekiniyor. İşte çelişki burada büyüyor. Dindarlık bireysel alanda korunurken, toplumsal hayat seküler ölçülerle şekillenmeye devam ediyor.

Bu noktada asıl soruyu açıkça sormak gerekir: Müslüman laik olabilir mi? Eğer laiklik, dinin devlet ve toplum hayatındaki belirleyiciliğini sınırlayan bir anlayış ise, Müslüman bunu bir inanç ilkesi gibi benimseyemez. Çünkü Müslüman için İslam yalnızca namaz, oruç, hac, zekât ve bireysel ahlaktan ibaret değildir. İslam insanın Allah ile ilişkisini düzenlediği gibi insanın insanla, toplumla, devletle, mal ile, aileyle ve adaletle ilişkisini de düzenler. Müslüman hayatı parçalara ayıramaz. “Şu alan Allah’ın ölçüsüne göre, şu alan insanın keyfine göre” diyemez. Allah’a kulluk, hayatın tamamını kuşatan bir sorumluluktur. Bu sebeple laiklik, Müslüman zihinde tarafsız bir kavram gibi görülmemelidir. O, belirli bir tarihsel tecrübenin, belirli bir dünya görüşünün ve belirli bir insan anlayışının ürünüdür.

Aynı şekilde Müslüman demokrasiye de dikkatle bakmak zorundadır. Eğer demokrasi ile kastedilen istişare, zulme karşı denetim, yöneticinin hesap verebilirliği ve insanların keyfî baskılardan korunması ise bunlar İslam’ın adalet ve şûra ilkeleriyle konuşulabilir. Fakat demokrasi, çoğunluğun iradesini hakikatin üstüne çıkaran bir inanç değeri hâline getiriliyorsa, Müslüman buna teslim olamaz. Çünkü çoğunluk hakikatin ölçüsü değildir. Kalabalıkların istediği her şey doğru değildir. Toplumun alıştığı her şey meşru değildir. İnsanların oy verdiği her tercih ahlaki değildir. Hakikat, insanın arzusuna, çoğunluğun baskısına, piyasanın ihtiyacına veya çağın modasına göre değişmez. Müslüman’ın ölçüsü, kalabalığın alkışı değil, Allah’ın razı olduğu istikamettir.

Türkiye’nin yaşadığı sessiz dönüşümün en tehlikeli tarafı, bu dönüşümün artık sadece belli çevreler eliyle değil, toplumun bizzat kendi eliyle sürdürülmesidir. Eskiden insanlar bazı dayatmalardan şikâyet ederdi. Bugün ise birçok insan dönüştürüldüğü hayat tarzını kendi tercihi zannediyor. Eskiden bazı değerler dışarıdan geliyordu; bugün içeride savunuluyor. Eskiden bazı yanlışlar gizlenirdi; bugün açıkça meşrulaştırılıyor. Eskiden toplum tepki verirdi; bugün tepkiler zayıfladı. Daha kötüsü, tepki verenler aşırı, katı, çağ dışı veya dünyayı anlamayan insanlar gibi gösteriliyor. Böylece toplum kendi vicdanını susturmayı öğreniyor.

Bu değişimin en güçlü araçlarından biri eğitimdir. Türkiye’de eğitim uzun yıllardır insanı Allah’a kulluk bilinciyle, ahlakla, hikmetle, adaletle ve sorumlulukla yetiştirmekten çok; sınav, diploma, meslek, kariyer ve başarı merkezli bir zeminde yürümektedir. Çocuklara çok şey öğretiliyor ama niçin yaşadıkları öğretilmiyor. Bilgi veriliyor ama hikmet kazandırılamıyor. Meslek hedefi veriliyor ama şahsiyet hedefi zayıf kalıyor. Rekabet öğretiliyor ama emanet bilinci yeterince verilemiyor. Böyle bir eğitimden çıkan genç, başarılı olabilir; fakat yönsüz kalabilir. Diploma sahibi olabilir; fakat hayatın anlamını kaybedebilir. Meslek sahibi olabilir; fakat ahlaki omurgası zayıf olabilir. İşte bu yüzden eğitim meselesi sadece okul meselesi değildir; medeniyet meselesidir.

Aile ise Türkiye’deki dönüşümün en ağır yükünü taşıyan kurumdur. Aile zayıfladığında toplumun kalbi zayıflar. Bugün birçok evde anne-baba çocuklarını seviyor; fakat onları kuşatan kültürü okuyamıyor. Çocukların elinde telefon var, fakat o telefonun yalnızca bir cihaz değil, aynı zamanda bir dünya görüşü taşıdığı fark edilmiyor. Ekranlar çocuklara sadece eğlence sunmuyor; ahlak öğretiyor, ilişki modeli öğretiyor, beden algısı öğretiyor, başarı ölçüsü öğretiyor, özgürlük anlayışı öğretiyor. Anne-baba evde nasihat ederken, ekran gün boyu başka bir hayatı telkin ediyor. Sonra da gençlerin neden değiştiği konuşuluyor. Oysa gençler boşlukta değişmiyor; onları kuşatan düzenin içinde değişiyor.

Medya ve sosyal medya Türkiye’de yeni insan tipinin en güçlü üretim alanlarından biri hâline gelmiştir. Eskiden mahalle insanı terbiye ederdi; bugün algoritmalar terbiye ediyor. Eskiden insanın neye güleceğini, neye utanacağını, neye öfkeleneceğini aile, çevre ve inanç belirlerdi; bugün ekranlar belirliyor. İnsanlar artık kötülüğü sadece duymuyor, sürekli görüyor. Sürekli görülen şey zamanla sıradanlaşıyor. Sıradanlaşan şey vicdanda ağırlığını kaybediyor. Vicdanda ağırlığını kaybeden şey bir süre sonra normalleşiyor. Türkiye’nin bugün yaşadığı ahlaki yorgunluğun en önemli sebeplerinden biri budur. Kötülük artık dışarıda değil; evin içinde, cebin içinde, çocuğun elinde, günlük hayatın akışında sürekli dolaşmaktadır.

Ekonomi alanında da derin bir dönüşüm yaşanmıştır. Türkiye’de muhafazakâr toplum uzun yıllar boyunca ahlaki değerlerden söz etti; fakat tüketim kültürü karşısında yeterince direnemedi. Kanaat zayıfladı, gösteriş güçlendi. Helal kazanç konuşuldu ama hayat tarzı giderek lüks ve israf merkezli hâle geldi. Faiz eleştirildi ama borçlanma kültürü sıradanlaştı. Yardımlaşma övüldü ama bireysel konfor hayatın merkezine yerleşti. Böylece ekonomik düzen sadece cebimizi değil, kalbimizi de dönüştürdü. İnsan artık ihtiyacı kadar değil, gösterilene göre yaşamak istiyor. Bu da toplumu hem borçlu hem mutsuz hem de doyumsuz hâle getiriyor.

Türkiye’de muhafazakâr siyasetin de bu dönüşümde ciddi bir muhasebe yapması gerekir. Çünkü uzun yıllar boyunca dindar söylemler kullanıldı, dini hassasiyetler siyasal dilde yer aldı, toplumun inanç değerlerine hitap edildi. Fakat aynı zamanda laik-demokratik düzenin temel kabulleri büyük ölçüde sorgulanmadı. Dindar kadrolar sisteme girdi ama sistemin zihniyeti yeterince dönüştürülemedi. İnsanlar devlet içinde var olmayı başarı zannetti; fakat devletin hangi dünya görüşüne göre insan yetiştirdiği sorusu yeterince sorulmadı. Böylece dindarlık sisteme renk kattı; fakat sistemin ana yönü büyük ölçüde değişmeden kaldı. Bu, üzerinde cesaretle durulması gereken bir meseledir.

Bugün Türkiye’de en çok ihtiyaç duyulan şey, hak ile batılı ayıracak bir basirettir. Çünkü hak ile batıl birbirine karıştığında toplumun zihni dağılır. İnsanlar neye itiraz edeceğini, neyi savunacağını, nerede duracağını bilemez hâle gelir. Bir tarafta dini semboller, diğer tarafta seküler hayat tarzı; bir tarafta iman dili, diğer tarafta piyasa ahlakı; bir tarafta aile vurgusu, diğer tarafta aileyi çözen kültür; bir tarafta gençlikten şikâyet, diğer tarafta gençliği kuşatan düzenin korunması… Bu çelişkiler toplumu yorar, zihni bulandırır ve hakikati görünmez kılar. Basiret, tam da bu noktada gereklidir. Basiret, sadece olup biteni görmek değil; olayların arkasındaki yönü, zihniyeti ve sonucu okuyabilmektir.

Türkiye’nin asıl sorunu, insanların tamamen dinden uzaklaşması değildir. Daha tehlikeli olan, dinin hayatı yönlendiren merkez olmaktan uzaklaşmasıdır. İnsanlar Allah’a inanıyor olabilir; fakat kararlarını Allah’ın ölçüsüne göre vermeyebilir. İnsanlar ibadet ediyor olabilir; fakat ticaretinde, siyasetinde, aile ilişkilerinde, medya tüketiminde, eğitim tercihinde ve hayat hedeflerinde seküler ölçülerle davranabilir. İşte bu, parçalanmış dindarlıktır. Parçalanmış dindarlık, insanı bütünüyle dönüştürmez; sadece belli alanlarda rahatlatır. Oysa İslam insanın tamamına hitap eder. Kalbine, aklına, bedenine, ailesine, toplumuna, devletine, malına, zamanına ve geleceğine yön verir.

Bu yüzden çıkış yolu sadece daha fazla dini söylem üretmek değildir. Türkiye’de dini söylem az değildir; fakat bilinçli, kuşatıcı, hayatı inşa eden İslami dünya görüşü zayıftır. Hutbeler var ama hayatın bütün alanlarını okuyacak basiret zayıf. Dini programlar var ama çağın zihniyetini çözecek ilmi derinlik zayıf. Dini kurumlar var ama gençliğin ruhuna dokunacak dil eksik. Dindar siyaset var ama sistemi kökten sorgulayacak cesaret eksik. Dini hassasiyet var ama medeniyet iddiası zayıf. İşte bu yüzden mesele dini görünürlüğü artırmak değil; dini hayatın merkezine yeniden yerleştirmektir.

Türkiye’nin yeniden yönünü bulması için önce kavramlarını geri kazanması gerekir. Müslümanlar başkalarının kavramlarıyla kendilerini savunamazlar. Özgürlük, adalet, devlet, hukuk, eğitim, aile, insan, toplum, kadın, gençlik, ekonomi, kalkınma, medeniyet gibi bütün kavramlar yeniden İslam’ın ölçüleriyle düşünülmelidir. Çünkü kavramları başkaları belirlerse, düşüncenin yönünü de başkaları belirler. Bugün birçok Müslüman “özgürlük” kelimesini kullanıyor ama bu özgürlüğün Allah’a kulluktan kopuk bir serbestlik mi, yoksa insanı nefsin, piyasanın, modanın ve ideolojilerin esaretinden kurtaran bir hürriyet mi olduğunu sorgulamıyor. Kavram netleşmeden istikamet netleşmez.

Çıkış yolu aileden başlamalıdır. Aile yeniden bir şahsiyet okulu hâline gelmelidir. Evler sadece yemek yenilen, uyunan, ekran izlenen mekânlar olmamalıdır. Evde dua olmalı, kitap olmalı, sohbet olmalı, edep olmalı, hayâ olmalı, fikir olmalı, sorumluluk olmalı. Çocuk yalnızca “iyi okul kazansın” diye değil, iyi insan olsun, doğru insan olsun, Allah’a karşı sorumluluğunu bilen insan olsun diye yetiştirilmelidir. Genç yalnızca meslek sahibi olmaya değil, şahsiyet sahibi olmaya hazırlanmalıdır. Çünkü şahsiyeti olmayan başarı, insanı kurtarmaz; hatta bazen daha tehlikeli hâle getirir.

Çıkış yolu eğitimden geçmelidir. Eğitim sadece diploma üretmemelidir; insan yetiştirmelidir. İlim Allah’tan koparıldığında kibir üretir, güç üretir, teknik üretir ama hikmet üretmez. Hikmetten kopuk bilgi, toplumu iyileştirmek yerine onu daha hızlı tüketebilir. Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca daha çok okul, daha çok sınav, daha çok diploma değildir. Türkiye’nin ihtiyacı hakikati arayan, adaleti önceleyen, emaneti koruyan, ahlakı merkez alan, fıtratı gözeten ve Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyan bir eğitim anlayışıdır.

Çıkış yolu gençliği suçlamak değil, gençliği anlamakla mümkündür. Çünkü gençlik boşlukta savrulmadı. Gençliği savuran dünya kuruldu, sonra gençler neden savruluyor diye şaşırıldı. Gençlere sadece yasak diliyle değil, anlam diliyle yaklaşmak gerekir. Genç, İslam’ın yalnızca yasaklayan değil, hayatı anlamlandıran, insanı onurlandıran, adaleti kuran, temiz toplum hedefleyen, aileyi koruyan, mazluma sahip çıkan ve insanı Allah’a bağlayan bir dünya görüşü olduğunu görmelidir. Genç İslam’ı yalnızca geçmişin hatırası olarak değil, bugünün ve yarının umudu olarak tanımalıdır.

Çıkış yolu suskunluğu terk etmektir. Fakat suskunluğu terk etmek, öfke diline teslim olmak değildir. Müslüman’ın dili yumuşak olabilir; fakat tavrı net olmalıdır. Kırmadan söylemek, hakikati eksiltmek değildir. Hikmetli konuşmak, hakikati ertelemek değildir. Toplumu incitmemek adına hakikati gizlemek doğru değildir. Çünkü bugün görmezden gelinen her yanlış, yarın daha ağır biçimde karşımıza çıkacaktır. Bugün aileyi zayıflatan kültüre susarsak, yarın evlerimizde bunun acısını yaşarız. Bugün gençliği kuşatan ekran düzenine susarsak, yarın çocuklarımızın zihninde bunun sonucunu görürüz. Bugün seküler hayat tarzının dini etkisizleştirmesine susarsak, yarın dinin sadece merasimlere sıkıştığı bir toplumla karşılaşırız.

Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir bilinç seferberliğidir. Bu seferberlik öfke seferberliği değil, basiret seferberliği olmalıdır. İnsanlara sadece “yanlış yapıyorsunuz” demek yetmez; yanlışın nasıl normalleştiğini, hangi yollarla hayatımıza girdiğini, hangi kavramlarla meşrulaştırıldığını ve hangi sonuçları doğuracağını anlatmak gerekir. Çünkü toplumun bir kısmı kötülüğü sevdiği için değil, kötülüğün adını doğru koyamadığı için ona teslim oluyor. İnsan bazen yanlışın yanlış olduğunu bilir ama onun sistemli biçimde nasıl büyüdüğünü göremez. İşte ilim ehlinin, kalem sahiplerinin, davetçilerin, anne-babaların, eğitimcilerin ve sorumluluk sahibi insanların görevi burada başlar.

Türkiye’nin asıl meselesi yalnızca yönetim biçimi tartışması değildir. Asıl mesele, bu toplumun hangi hakikat ölçüsüyle yaşayacağıdır. Laiklik ve demokrasi üzerinden şekillenen modern devlet ve toplum anlayışı, Müslümanların zihninde derin bir kırılma meydana getirmiştir. Bu kırılma fark edilmeden sadece sonuçlarla uğraşmak bizi kurtarmaz. Aileyi konuşacağız ama aileyi bozan zihniyeti de konuşacağız. Gençliği konuşacağız ama gençliği kuşatan düzeni de konuşacağız. Ekonomiyi konuşacağız ama tüketim ahlakını da konuşacağız. Siyaseti konuşacağız ama devletin insan yetiştirme biçimini de konuşacağız. Dini konuşacağız ama dinin hayattan nasıl uzaklaştırıldığını da konuşacağız.

Bugün Türkiye’nin önünde iki yol vardır: Ya yaşanan dönüşümü normal kabul edip daha derin bir savruluşa teslim olacağız ya da olup biteni basiretle okuyup yönümüzü yeniden belirleyeceğiz. Yönümüzü yeniden belirlemek, geçmişe sığınmak değil; vahyin rehberliğinde bugünü ve yarını inşa etmektir. Müslüman toplum korkuyla değil, bilinçle ayağa kalkar. Öfkeyle değil, hikmetle yürür. Karamsarlıkla değil, sorumlulukla dirilir. Çünkü hakikat hâlâ diridir. Aile yeniden güçlenebilir. Gençlik yeniden kazanılabilir. Eğitim yeniden inşa edilebilir. Toplum yeniden istikamet bulabilir. Fakat bunun için önce sessiz işgali fark etmek, sonra da kendi zihnimizi, evimizi, dilimizi, kurumlarımızı ve geleceğimizi yeniden İslam’ın ölçüleriyle düşünmek zorundayız.

Türkiye’nin asıl meselesi şudur: Biz hâlâ kendi değerlerimizle mi düşünüyoruz, yoksa bize öğretilen kalıplarla mı düşünüyoruz? Bu soruya dürüstçe cevap vermeden hiçbir mesele çözülemez. Çünkü bir toplum önce zihninde kaybeder, sonra hayatında kaybeder. Aynı şekilde bir toplum önce zihninde dirilir, sonra hayatında dirilir. Bugün bize düşen görev, bu dirilişin fikrini, dilini, ahlakını ve cesaretini kuşanmaktır.

Kaynağa Git

İlgili Haberler