SEBAHATTİN AYAN İSTANBUL
Çin yönetimi, Doğu Türkistan’da yıllardır uyguladığı sistematik baskı politikalarını derinleştirmeye devam ediyor. “Radikalizmle mücadele” adı altında yürütülen bu adımlara skandal bir karar daha eklendi. Çin Ulusal Halk Kongresi, etnik azınlıkların Çin ulusal kimliğiyle bütünleşmesini zorunlu kılan “Etnik Birliği ve İlerlemeyi Teşvik Yasası”nı 12 Mart 2026 tarihinde kabul etti. 1 Temmuz 2026’da yürürlüğe girecek olan bu kanun, “Çin halkının güçlü bir topluluk bilinci oluşturma” adı altında sivil toplumu birer asimilasyon aracına dönüştürüyor. Yeni kanunla, ülke genelindeki eğitim kurumlarında Mandarin kullanımı zorunlu hale getirilecek. Kanun, okul öncesi çocukların dahi Mandarin öğrenmesini dayatırken, azınlık dillerini resmî alanda ikincil konuma itiyor. Pekin yönetimi, azınlıkların geleneksel kültürlerini “ileri sosyalist kültür” adı altında “yaratıcı bir dönüşüme” zorlayarak Çin medeniyetinin tek tip semboller sistemi içinde eritmeyi hedefliyor.
DİNLERİN “ÇİNLİLEŞTİRİLMESİ”
Yasanın en dikkat çekici maddelerinden biri, dini grupları “dinlerin Çinlileştirilmesi” yönünde hareket etmeye zorlamasıdır. Kanun, dini inançların sosyalist topluma uyum sağlamasını bir yükümlülük haline getirerek inanç özgürlüğünü devletin ideolojik sınırları içerisine hapsediyor. Ayrıca devletin müdahalesi aile içine kadar uzanıyor; ebeveynlerin çocuklarına “etnik birliğe elverişli olmayan” fikirler aşılaması yasaklanırken, çocukların Çin Komünist Partisi’ni ve vatanı sevmesi yasal bir zorunluluk olarak tanımlanıyor.
SOYKIRIMA HUKUKİ ZEMİN
Ayrılıkçılık ve terörle mücadele gerekçesiyle hazırlanan yasa, “etnik birliği zayıflatan” faaliyetleri yasaklarken bu kavramların kapsamını açık şekilde tanımlamıyor. Böylece devlet politikalarına yönelik en küçük eleştirilerin dahi “ayrılıkçılık” suçlamasıyla cezalandırılabilmesinin önü açılıyor. Düzenleme kapsamında internet platformları, “etnik birliği baltaladığı” değerlendirilen içerikleri derhal kaldırmak ve ilgili kişileri yetkililere bildirmekle yükümlü tutuluyor.
Yasa aynı zamanda uluslararası kamuoyuna yönelik sert bir mesaj niteliği taşıyor; yabancı ülkelerin ve kuruluşların etnik meseleler konusunda Çin’in iç işlerine müdahale edemeyeceği vurgulanıyor. Uzmanlar, söz konusu yasanın Doğu Türkistan ve Tibet başta olmak üzere etnik azınlıkların yaşadığı bölgelerdeki baskı ve asimilasyon politikalarını hukuki bir çerçeveye oturtmayı, aynı zamanda Pekin yönetimine yönelik uluslararası soykırım suçlamalarına karşı bir savunma zemini oluşturmayı amaçladığını belirtiyor.
Doğu Türkistan İnsan Hakları İzleme Derneği araştırmacısı Zehranur Ertek, “Yasa, aslında Çin’in bölgeyi işgalinden bu yana uyguladığı asimilasyon ve Çinlileştirme politikalarını yasal bir çerçeveye oturtuyor. Örneğin anadilde eğitim yasağı bu sürecin bir parçası. Çin, halihazırda fiilen uyguladığı asimilasyon politikalarını artık hukuki bir zemine dayandırmak istemektedir. Böylece insanları cezalandırdığı durumlarda “bakın, bu davranış yasa dışıdır” diyerek kendisine meşru bir dayanak oluşturur. Bu durum, devlet ideolojisi ile devlet hukuku arasındaki geçirgenliği artırmakta ve asimilasyona dayalı politikaları hukuki bir norm gibi sunmaktadır” dedi.
ANAYASAL GÜVENCE YOK EDİLİYOR
Çin Anayasası’nda etnik azınlıklara dil ve kültürlerini koruma hakkı tanındığını hatırlatarak, yeni düzenlemeyle bu güvencelerin fiilen işlevsiz hale getirildiğini ifade eden Dr. Abdulhalik Kara da, “Anayasa teorik olarak azınlıkların kendi dillerini kullanma ve kültürlerini yaşatma hakkını koruyor. Ancak yeni yasa, eğitim sisteminde Mandarin Çincesini zorunlu hale getirerek bu hakları ciddi biçimde daraltıyor” dedi.
Yasanın uluslararası sözleşmeler açısından da tartışmalı olduğunu belirten Dr. Kara, şu değerlendirmelerde bulundu: “Sincan (Doğu Türkistan), Tibet ve İç Moğolistan gibi bölgelere verilen “Özerk Bölge” statüleri ve yerel yasama yetkileri, tüm yerel yönetimlerin doğrudan ÇKP’nin “ortak Çin ulusu” hedefine bağlanmasıyla bütünüyle işlevsiz bırakılmaktadır. Çin bu yeni düzenlemeyle sadece kendi iç hukukunu değil, imzacısı olduğu BM Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi (ICERD) ve Çocuk Haklarına Dair Sözleşme gibi uluslararası metinleri de ihlal etmektedir. Etnik grupların kültürel varlıklarının korunmasını zorunlu kılan ICERD’e karşılık, yeni yasanın etnik kimlikleri tek bir potada eritme hedefi uluslararası hukukta ayrımcı bir asimilasyon politikası olarak kabul edilmektedir. Ayrıca Çocuk Hakları Sözleşmesi çocukların kendi kültür ve inançlarını özgürce öğrenme hakkını güvence altına alırken, yeni yasa ailelerin çocuklarına etnik kimliklerini öğretmesini suç saymaktadır.”