Piyanist Tuluyhan Uğurlu, sadece bir ay arayla iki albüm birden çıkardı... İlki "Zaman Yolcusu"ydu, ikinci albümüne ise "Babil" adını verdi. Klasik Batı Müziği disipliniyle yetişip deep house, tekno trans ve Anadolu türkülerini aynı ezgide birleştiren Uğurlu, günümüz toplumuna çarpıcı eleştiriler getirdi.
Z kuşağı tanımlamasından yapay zekanın müzikteki yerine kadar birçok konuda Odatv'ye konuşan Uğurlu, "İnsanlar akıntıya kapıldıklarında ben frene basıyorum" dedi. Uğurlu'nun Odatv okurlarına bir de sürprizi vardı...
'ESER ÜRETMEYİ ÖZLEMİŞİM'
2.0 ZAMAN YOLCUSU’ndan sadece bir ay sonra 3.0 BABİL ile dinleyici karşısına çıktınız. Üretim süreciniz nasıl hızlandı? Neden iki sıfırdan üç sıfıra bu kadar hızlı geçtiniz?
Albümlerin birbirinin arkasından çıkmasının üretim aşamasının hızlanması ile bir alakası yok. Bu eserlerin neredeyse tümü zaman içinde biriken çalışmalar. Çok yoğun konserlerim nedeniyle uzun süredir albüm çalışması yapmıyordum. Yılda 100’ün üzerinde konser verince başka bir çalışmaya zaman kalmıyor. Türkiye, Avrupa ve daha uzak ülkelerde sürekli konser vermek büyük efor gerektiriyor. Stüdyoya girecek zamanınız kalmıyor. Geçen kasım ayında düşerek sağ elimi incittim. Bir müddet konserlere ara vermem gerekti. Bu süreci stüdyo çalışmalarına ağırlık vererek geçirdim. Sanıyorum, eser üretmeyi özlemişim, kısa sürede iki üç albümlük çalışma yaptım. Sonuçta her yönden bitmiş, son halini almış eserleri bekletmek istemedim. Önce “Zaman Yolcusu”, bir ay sonra “Babil” çıktı. Sonuçta bunun hızlanmayla bir alakası yok. Aslında bunlar bir sanatçının zaman içinde biriken değerli mücevherleri gibi… Saklı kalmasın, hemen vitrine konulsun istedim.
'MÜZİKAL BİR BABİL KULESİ İNŞA EDİYORUM'

Babil tarihte hem dillerin ve kültürlerin çeşitlendiği hem de bir karmaşanın doğduğu yer olarak bilinir. Sizin Babil isimli eserinizde deep house, tekno trans, caz ve Anadolu türküleri bir arada. Bu albümle müzikal bir “Babil Kulesi” mi inşa ettiniz?
Evet, müzikal bir Babil kulesi inşa ediyorum. Ve bunu inşa etmeye devam edeceğim. Çünkü Babil kulesi her katmanında inancın, aklın, ilmin, irfanın ve hikmetin sorgulandığı ve altının kalın harflerle çizildiği bir bilgelik kulesidir. Dolayısıyla bugün insanların yeni bir Babil Kulesi’ne ihtiyaçları var. Günümüzde herkes kendi Babil Kulesi’ni inşa etmek zorundadır. Babil'i anlamadığımız için, Babil'i idrak edemediğimiz için, Saddam Hüseyin’in Irak’ının bombalanmasını televizyon karşısında pop corn yiyerek ve kola içerek izledik. Ya da bu son savaşların nedenini, niçinini anlayamadık. Zulmü alkışlamasak da sesimizi çıkaramadık. Bu kadim toprakların insanları olarak kendimizle bu topraklardaki öğretiler arasında gerçek bir bağ kuramadık. Babil Kulesi yapılırken insanlar tek bir dil konuşuyordu. Kule göğe doğru yükselirken insanlar bir sabah kalktılar ki, çeşitli diller konuşuyorlar, sonuçta birbirini anlamıyorlar. Bir karmaşa, bir ayrışma başlıyor. Bu da Babil’i farklılıkların yaşandığı bir kaosa sürüklüyor. Babil bütün inançların irdelendiği, bilimin, teknolojinin, ilhamın, ilmin yaşandığı bir şehir. Dolayısıyla ben müziğimde bu çok sesliliği, farklı uygarlıkları, teknolojinin farklı enstrümanlarını kullanarak gösteriyorum. Yani müzik bir taraftan çok klasikken bir taraftan çağdaş ritimlere doğru kayıyor. İşte bu çeşitlilik Mezopotamya’ya ait. Ve hatta İstanbul’a ait, bütün Anadolu’ya ait… Bu çok renklilik, farklılıkların bir arada yaşaması aslında benim özlemim, arzum. Böyle bir müzik yaparak farklılıkların aynı potada eridiği bir birliktelik amaçladım, insanlar bu karmaşa gibi görülen uyumu müzikle hissetsinler, anlasınlar istedim.
ELEKTRONİK MERAKI ÖĞRENCİLİK YILLARINDAN
Geleneksel piyano virtüözlüğünden çıkan, çeşitli altyapılara uzanan kapsamlı bir sound var karşımızda. Klasik Batı Müziği eğitimi almış bir piyanist olarak elektronik müzikle buluşmanız ya da barışmanız nasıl oldu? Teknik olarak zorlandınız mı?
Ben yıllardan beri elektronik müzikle, elektronik enstrümanlarla, elektronik sentezleyicilerle (synthesizer) zaten iç içe yaşayan bir insanım. Öğrencilik yıllarımda başlayan bir merakla, dönemin en gelişmiş elektronik enstrümanlarını araştırır, çalardım. Daha on dokuz yirmili yaşlarımda Viyana ya da Avrupa’daki konserlerimde klasik piyanonun yanına sahneye bir elektronik enstrüman da koyardım. 1996 yılında daha “İstanbul Kanatlarımın Altında” zamanında “Saf Siyahın Erişilmez Aydınlığı” ve “Gece ve Ateş” tamamı elektronik eserlerdi. Synthesizer’lar hayatımızın bir parçası aslında. İlk yapay zekanın da elektronik sentezleyicilerden çıktığını, elektronik sentezleyicilerde kullanıldığını çok iyi biliyorum. Örneğin YAMAHA VL1 yıllar önce satışa sunulmuş yarı yapay zeka ürünüdür. Yıllardır synthesizer’ları araştırırım, çoğunu satın almışımdır. Bunlar benim müzikal gelişimimde çok önemli basamaklar olmuştur. Bundan da büyük mutluluk duyuyorum. Bunun klasik piyano çalıp çalmamakla bir ilgisi yok. İnsanın temeli klasik müzik olabilir ama hayat boyu klasik müzik yapacak diye kaide yok. Ben konserlerimle, duruşumla, tarzımla zaten yıllardan beri kendi müziğimi besteleyen icra eden bir sanatçıyım. Zaten yıllardan beri klasik müziği terk etmiş, bırakmış bir adam olarak biliniyorum. Her zaman klasik müziğe bir alternatif olarak gösteriliyorum. Dolayısıyla elektronik enstrümanlarla dostluğum çok eski ve bu beni geliştirdi ve daha da geliştirecek.
'KENDİMİ AKINTIYA KAPTIRMIYORUM'

Siz müziğinizde 20. Yüzyılın romantizmini ve değerlerini koruduğunuzu söylüyorsunuz. Ancak bugünün toplumu çok hızlı tüketime odaklı ve dijital bir dezenformasyon çağında yaşıyor. Özümüz dijital hız çağında zedelendi mi, yoksa sadece kabuk mu değiştirdi?
Çok doğru söylüyorsunuz. Gerçekten yerden göğe kadar haklısınız. Ben bir sanatçı olarak herkesle birlikte akıntıya kendimi kaptırmıyorum. Dolayısıyla insanların hızlı gittikleri yerde akıntıya kapıldıkları ya da dolduruşa geldikleri noktalarda frene basıyorum. Onun için romantik hayatı, romantik sevgiyi, romantik aşkı, romantik insan ilişkilerini seviyorum. İnsan sevgisinden yoğrulmuş ilişkilere itibar ediyorum. Dolduruşa gelmiyor, dolduruşa gelmediğim için de biraz frene basmış gibi görünüyorum ama benle beraber frene basan çok insan var, yani onu da bilin. Yani herkes her şeyin çok net farkında. Dünyayı kimlerin idare ettiğini, dünyayı, insanları, ülkeleri kimlerin ne hale getirmek istediğini filan herkes çok iyi biliyor. Yani onda bir sıkıntı yok. Dolayısıyla sanatçı da bu bilinçle hareket ediyor ve insanların biraz da tersine gidiyor. Yani herkes Mersin’e giderken, sanatçı tersine gider, zaten onun için sanatçıdır.
KONÇERTONUN İÇİNDE ANADOLU EZGİSİ
Müziğinizde bazen bir piyano konçertosunun içinde bir Anadolu türküsünün tadını alıyoruz. Eserlerinizin toplumda yaşanan keskin kültürel gelişmelere nasıl bir katkısı oluyor sizce? Müziğinizi yaparken en çok neyi amaçlıyorsunuz?
Çok teşekkür ederim. Çok çok sağ olun. Böyle düşündüğünüz için gerçekten çok memnun oldum. Aslında ne amaçlıyorum, insanlar beni dinlesinler istiyorum ve toplum benim çizdiğim müzikal yoldan yürürse son derece başarılı olacaktır, diye düşünüyorum. Yöresel değerlere bağlı evrensel değerleri kucaklayan, ilim irfan, bilim, akıl ve hikmetin ışığıyla aydınlanmış nesiller yetiştirmek ve onlar için müzik yapmak benim en büyük dileğim. Bence insanlar benim müziğimle vermek istediğim dünya görüşünü, felsefeyi, ideolojiyi hayata geçirdiklerinde başarıya ulaşacaklardır. Türkiye’nin bence Tuluyhan Uğurlu’nun müziğinden öğreneceği ve yapacağı çok şey var. Bence Türkiye benim müziğimi dinlesin.
'KEŞKE MOZART DA YAPAY ZEKADAN FAYDALANABİLSEYDİ'
Yapay zekanın beste yaptığı algoritmaların insanın müzik zevkini dikte ettiği 2026 dünyasındayız. Teknoloji değişse de insanın özü ve duyguları değişmez diyorsunuz. Yapay zeka sizce insanın özünü ve ruhunu taklit edebilir mi? Sizin için yapay zekanın konumu nedir? Onu bir tehdit olarak mı yoksa bir enstrüman olarak mı görüyor?
Ben yapay zekayı enstrüman olarak, müzisyenlerin işlerini kolaylaştırıcı bir unsur olarak görüyorum. Elektronik sentezleyicilerle bunu yıllardan beri yapan bir adam olarak çok iyi biliyorum. Sisteme bir enstrüman içindeki orkestra seslerini yüklediğiniz zaman artık elinizde bir Londra Senfoni Orkestrası, bir Berlin filarmoni orkestrası ya da Viyana Senfoni Orkestrası oluyor. Bunları normal olarak parayla kiralayabilmeye kimsenin gücü yok. Yani aylarca stüdyoda bu insanları tutamazsınız. Ayrıca stüdyoya sığmazsınız, kayıt için bir salon lazım değil mi? Yani 100 kişilik orkestra. Nerede üç ay boyunca barındıracaksınız o kadar insanı? Oysa bir enstrümanın, bir plugin’in yüklenmesi sonucunda bilgisayarda önünüze gelen orkestra bilgisayarınızın içinde aylarca sizinle birlikte çalışıyor. Dolayısıyla bu büyük bir maddi kazanç. Bilgisayarınıza sadece bir sentezleyici yüklüyorsunuz ve o sentezleyici sizin bütün orkestral senfonik çalışmalarınızı destekliyor. Şimdi Berlin Senfoni biraz yoruldu, Londra Senfoni Orkestrası gelsin diyorsanız o geliyor. Piyanonun tonunu beğenmiyorsunuz, Steinway yerine Yamaha olsun diyorsunuz, koca piyano yerini diğerine bırakıyor. Farklı farklı sesleri, farklı farklı ses bankalarını bilgisayarınızda tutup istediğiniz gibi çalışıyorsunuz. Bu çok bulunmaz bir nimet. Keşke Mozart da bunlardan yararlanabilseydi. Yani teknoloji kötü bir şey değil. Teknoloji müziği kuvvetlendiren bir şey. Müziği güçlendirir, kuvvetlendirir. Kuvvet insanı insan yapan 4 değerden, 4 sütundan biridir.

Disiplinli ve katı Klasik Batı Müziği eğitimi bugün “deep house” ritimleriyle doğaçlama yaparken size engel oluyor mu?
Hayır olmuyor. Aksine Beethoven’in nasıl eser bestelediğini, senfoni orkestrasını nasıl kullandığını ya da senfoni orkestraları içinden kornoları, fagotları ya da obuaları kemanları, viyolaları nasıl kullandığını bilirseniz daha bilgili, bilinçli bir şekilde elektronik dünyaya hükmedersiniz. Türkiye’de bu tarz çalışmaların artmasını arzuluyorum. Bu albümler de belki onun bir göstergesi ve yol açıcısı olabilir.
ODA TV’nin sanatıma göstermiş olduğu bu alaka benim için büyük bir mutluluk oldu. Teşekkür ediyorum.
Sezim Sungur
Odatv.com