Ana içeriğe geç

Kars’ta sofra, perde ve taş mektep buluşması

Boğatepe Çevre ve Yaşam Derneği tarafından ihya edilen tarihi taş mektebin açılışı Uluslararası Gastronomi Film Festivali kapsamında yapıldı. Türkiye’ye 130’dan fazla öğretmen, doktor ve avukat yetiştiren mektep artık, Zavot Köy Öğretmeni Kültür ve Sanat Evi adıyla bir hafıza merkezi olarak yaşayacak. Eski mezunların ve Kars’ın ilk peynir müzesine ev sahipliği yapan Boğatepelilerin bir araya geldiği açılış; eğitim, göç, gastronomi ve sanatın da buluşmasına sahne oldu.

Kars’ta sofra, perde ve taş mektep buluşması
Karar
16

Bu yıl Londra ve Çeşme ayaklarının ardından rotasını serhat şehri Kars’a çeviren Uluslararası Gastronomi Film Festivali’nin (UGFF) davetlisi olarak kente adım attığımda, zihnimde sadece lezzetlerin ve sinema karelerinin buluşacağı bir etkinlik şablonu vardı. Ancak 1984 Otel ve Grand Ani Otel’de başlayan, ardından mis gibi peynir kokan Boğatepe köyüne, tarihi Ani Antik kentine uzanan bu üç günlük serüven, bana festivalin Kars edisyonunun sıradan bir kültür-sanat faaliyeti olmadığını; aksine darmadağın bir dünyada ruhumuzu zenginleştiren köklü bir ‘hafıza kazısı’ olduğunu gösterdi. UGFF Kurucu Direktörü Gülper Ergün’ün açılışte dile getirdiği, “İnsanlar sınırları çizmiş ama hayat birbirine karışmış burada. O yüzden katman katman bir kültürel mirasa sahip, çok anlamlı bir lokasyondayız” tespiti, festivalin bu topraklara neden bu kadar cuk oturduğunun en yalın ilanıydı. Kars, tarihin, kültürün ve göçlerin birbirinin içine geçtiği enteresan bir laboratuvar. Nitekim festivalin açılış oturumlarında aslen Ardahanlı olan usta yönetmen Reis Çelik’in, “Kars’ta çekilen bütün filmler bana göre aynı zamanda birer belgeseldir. Burada çok az yerde rastlayacağınız bir ‘sadeleşme kültürü’ var. Sıradan bir köylü bile yaşanan bir olaya bir edebiyatçı gibi bakar, hikâyeyi öyle anlatır” sözleri, bu coğrafyanın kendi doğal sinematografisini nasıl bağrında taşıdığını özetliyordu. Çelik’in bu bilgece tespiti, festivalin ikinci gününde yönümüzü çevirdiğimiz Boğatepe köyünde tam anlamıyla ete kemiğe büründü.

MUTFAKTAKİ DİRENİŞTEN TAŞ MEKTEBİN AYDINLIĞINA

Boğatepe’ye vardığızda, festivalin ilk gün panellerinde Süleyman Tarakçı’nın kurduğu o muazzam cümleyle yönünü bulmuştu: “Yöresel mutfakların markalaşması ve sürdürülebilirliği, kültür emperyalizmine karşı bir dirençtir. Bir bölge kalkınacaksa, yine bizim kadınımızın eliyle kalkınacaktır.” İşte bu kültürel direnişin en somut yansımasını, Boğatepe’de, eski adıyla Zavot’ta köy kadınlarının elleriyle hazırladığı, muazzam yerel peynirlerle donatılmış kahvaltı sofralarında gördük.

Ancak Boğatepe seyahatimizin ve festivalin bu yılki en büyük sürprizinin tam kalbinde, bu toprakların eğitim ve üretim hafızasını küllerinden ayağa kaldıran muazzam bir ihya hikâyesi duruyordu: Zavot Köy Öğretmeni Kültür ve Sanat Evi’nin (Zavot KÖK) açılışı... 1961-1996 yılları arasında bir eğitim yuvası olan, Cumhuriyet döneminin ‘her köye bir okul’ politikasıyla kırsaldaki aydınlanma idealini sırtlayan bu taş yapı, bağrından 130’un üzerinde öğretmen, hukukçu ve doktor yetiştirmiş. Ne yazık ki, 2006-2023 yılları arasında kapanan 20 bin köy okulundan biri olarak o da kaderine terk edilmiş... Boğatepe Çevre ve Yaşam Derneği’nin 2021’de başlattığı ve bu yıl nihayete eren o vefalı dokunuşu olmasa, belki de tamamen yok olacaktı.

Okulun içine adım attığınızda modern bir müze soğukluğu değil, 1940’ların o saf köy okullarının ruhu karşılıyor sizi. Çocukluğumuzun o tek kişilik ahşap ders sıraları, eski belgeler, fotoğraflar ve bu okuldan yetişmiş Yavuz Ekinci gibi sanatçıların eserleri... Sınıfta bir sıraya oturduğumda, bir yandan geçmişin o çocuk cıvıltılarını duyar gibi olurken, bir yandan da bu ülkenin gençlerinin neden köklerini terk edip gurbete gitmek zorunda kaldığını sorguladım. Değerli yazarımız Taner Ay’ın kulaklarını çınlatarak düşündüm; zamanla ideolojik bir kutuplaşma alanına dönüştürülen bu okullar, Boğatepe’de insanları ayrıştırmak için değil, bahçede “Gurbette yorgun düştüm be ceylan” türküsüne hep birlikte coşkuyla eşlik etmek için birleştirici bir harç görevi görüyordu.

SAZIN TELİNDEKİ GÖÇ SIZISI

Kars’ı adımlarken çantamda Hülya Demir’in Kırım Tatar Türklerinin sürgününü anlattığı ‘Bilinmeze Doğru’ romanı vardı. Bir yandan göçün o dokunaklı satırlarını okurken, bir yandan Kağızmanlı dostum Ahmet Bican Yıldız’ın beni götürdüğü Kars Kalesi eteklerindeki Ulu Camii’nin –namıdiğer Yanık Yağlı Camii’nin– o içimi sızlatan hikâyesini düşündüm. Göçün ve aidiyetin kokusu bizim coğrafyamızın her köşesinde.

Bahçede tanıştığım, yan yana oturduğum 94 yaşındaki Rahim Adıgüzel amca, 1915-20’lerdeki o trajik ‘kaçakaç’ döneminde Azerbaycan’dan göç etmiş bir Kafkas çınarıydı. Karslı Aşık Ekim Borçalı yanımıza gelip sazıyla o yanık Azerbaycan mahnılarını söylemeye başladığında, 94 yaşındaki o koca çınarın sessizce ağlayışına tanık oldum... Göç tam olarak böyle bir şeydi işte; üzerinden yüz yıl da geçse, sızısı bir sazın teliyle gelip kalbinize oturuveriyordu.

Açılışını yaptığımız taş mektepte yetişen, şimdi Atatürk Üniversitesi Öğretim Üyesi olan sayılı iktisatçılarımızdan Prof. Dr. Kerem Karabulut ile bölgenin geleceğini konuşurken kurduğu şu cümle ise festivalin neden burada yapılması gerektiğinin manifestosuydu adeta: “Bu bölge müthiş bir potansiyeli olan ama bunu etkin kullanamayan bir coğrafya. Kalkınmada devlet öncü olmalı, organik tarım ve hayvancılık kaçınılmaz tercih olmalıdır.”

SEVGİ NEYDİ? SEVGİ EMEKTİ...

Zavot KÖK’ün açılışının ardından, Kafkasya coğrafyasını taşıyan o meşhur gravyerlerin kokusunu içimize çekerek köy meydanındaki kültür merkezine geçtik. En güzel yemenilerini takmış, en zarif kıyafetlerini giymiş asil köylü kadınların ellerinden çıkan yerel ikramlarla yaklaşık beş yüz kişi aynı sofrada doyduk. Salonda derin bir sessizlikle Bulut Renas Kaçan’ın Döngü ve Taşkın Çağatay Yamen’in Son Enstitülüler belgesellerini izledik peş peşe. Perdeden süzülen o ışık, Alper Akçam ve Ceyhan Temürcü’nün ‘Köy Enstitüleri ile Anadolu Rönesansı’ üzerine yaptığı ufuk açıcı konuşmayla birleşti. Boğatepe’den ayrılırken araba camından dönüp arkama, o taş mektebe bir kez daha baktım. Birazdan buradaki kalabalık dağılacak, evlerde eski güzel günler konuşulacak, sonra sabah herkes yine kendi rutin işine dönecek; kimi şafakla süt sağmaya, kimi bahçesini sulamaya, kimi o dev tekerlek gravyerleri üretmeye, kimi evinin eşiğini süpürmeye... Zihnime Cengiz Aytmatov’un o ölümsüz sorusu düştü: “Sevgi neydi?” Bu festivalle birlikte, özellikle Boğatepe’de gördüm ki; sevgi emekti, sevgi vefaydı, sevgi vazgeçmemekti. Onlar, geçmişte hangi acı göçlerle gelmiş olurlarsa olsunlar; gitmeyip burada kalanlar, toprağımızı aşkla, inatla sürenler ve bir güzelliği geleceğe yaşatmaktan asla vazgeçmeyenlerdi... Festival son gününde Ani Tarihi Kenti’nde noktalandı belki ama Boğatepe’de yakılan o taş mektebin ışığı, bu bozkırlarda daha çok hikâyeyi aydınlatmaya devam edecek.

Kaynağa Git

İlgili Haberler