Apple TV+’ın alternatif tarih temalı bilim kurgu dizisi “For All Mankind”, beşinci sezonunun tamamlanmasının ardından bu kez hikâyeyi Sovyetler Birliği perspektifinden anlatan yan dizisi “Star City” ile izleyici karşısına çıktı. İlk iki bölümü yayımlanan yapım, uzay yarışını merkeze alan evreni farklı bir açıdan genişletmeyi hedefliyor.
Evrensel gazetesi yazarı Şenay Aydemir’in "Bitmeyen savaş" başlıklı köşe yazısına göre, “Star City” Sovyetler Birliği’ni anlatırken Hollywood’un Soğuk Savaş döneminden miras kalan klişelerine yaslanıyor. Aydemir, dizinin bilim insanlarının sürekli baskı altında yaşadığı, bireysel iradenin yok sayıldığı ve toplumun yalnızca “rejim” üzerinden temsil edildiği bir Sovyet portresi çizdiğini belirterek, bunun hem ana dizinin önceki sezonlarında kurulan daha dengeli yaklaşımın hem de son dönemde bu ezberleri sorgulayan yapımların gerisinde kaldığına değindi.
Aydemir, Star City'i şu ifadelerle anlattı:
"Daha ilk dakikasından itibaren, Hollywood’un Soğuk Savaş boyunca yerleşik hale getirdiği bu kara propagandayı boca ediyor üzerimize. Karakterlerin sürekli tedirgin yaşadığı, bilim insanlarının zapturapt altında tutulduğu, büyük özveriyle yetiştirilmiş kozmonotların bir anda gözden kaybolduğu irrasyonel bir ülke çıkarıyor karşımıza. Bu kadar akıl dışılık içinde bilim üretilebilirmiş gibi, seyirciyi ikna etmeye çalışıyor. Yani Hollywood ‘alternatif’ bir tarih anlatısı kurarken bile, Sovyetler Birliği’ne dair ezberini bozmuyor dizinin yaratıcıları.
Dizinin anlattıklarına tek tek öyle değildi diye yanıtlar vermeye gerek yok. Ama ABD’de bile eleştirilen bir yanına değinmek lazım. “For All Mankind”ın ilk sezonlarında, Sovyetler Birliği’nin Ay’a ilk kez bir kadın astronot (Anastasia Belikova) indirmesi dünyada bir feminist dalga yaratmış ve NASA’yı da kadın astronot programını hızlandırmaya zorlamıştı. Biz bunu ana dizide samimi ve ilerici bir başarı olarak izlemiştik. Ancak “Star City”de bu tarihi olay bir siyasi oyun olarak gösteriliyor. İzleyicilerin bir kısmı dönemin Sovyetler Birliği’nin kadınların toplumsal hayata katılımı konusunda Batı’dan çok daha iyi olduğuna dikkat çekiyorlar örneğin.
Batı ana akım sineması ve televizyonu ne zaman yüzünü Doğu Bloku’na dönse, ideolojik şablonların dışına çıkmakta hep zorlanıyor. “For All Mankind”da uzaktan bir “öteki” olarak gördüğümüz Sovyet portresi, merkeze alınıp kendi evinde anlatılmaya çalışıldığında daha sığ yapımcıların “insani olanı” sadece artık iflas etmiş liberal değer setleriyle tanımlayabilmesi. Bir Sovyet insanının kolektif bilincini, sisteme olan inancını veya o dönemin toplumsal coşkusunun gerçek olabileceğini tahayyül edemiyorlar ve bir ‘baskı’ ile açıklama ihtiyacı duyuyorlar. Dolayısıyla ortaya çıkan şey; sinematografik olarak çok iyi olsa da içi ideolojik olarak doldurulmuş, karton karakterlerle bezeli bir dekor tasarımı oluyor."
Odatv.com