“Kendimi hep bir paravanın arkasında gizlemek zorunda kaldım. Tek yapabileceğim şey çalışmaktı. Çünkü başarılı olursam kabul göreceğimi düşündüm. Ben en iyisi olacaktım. Ya da hep kendimi gizlemek zorunda kalacaktım…”
Venü’nün bu sözleri; yıllardır görünmez kılınan, çalışarak, susarak, daha başarılı olarak var olmaya zorlanan binlerce LGBTİ’nin ortak hikayesini özetliyor.
“Tek istediğim trans kadın kimliğimle özgürce yaşayabilmek ve hayatımı ekonomik olarak yaşanılabilir bir noktaya taşıyabilmekti.”
Bu sözler ise geçinebilmek, çalışabilmek ve var olabilmek için mücadele etmek zorunda bırakılan Zozan’ın ve daha nicelerinin deneyimine işaret ediyor.
İki yaşam, iki mücadele… Ama aynı gerçek: Türkiye’de LGBTİ olmak eğitimden işe, sokaktan eve, müzikten medyaya kadar hayatın her alanında var olabilmek için verilen bitmeyen bir mücadele.
2025, bu mücadelenin en ağır yıllarından biri olarak kayda geçti. Gözaltılar, tutuklamalar, “fenomen operasyonu” adı altında yürütülen soruşturmalar, LGBTİ derneklerine açılan davalar, Genç LGBTİ+ Derneği hakkında verilen kapatma kararı, yürüyüş ve etkinlik yasakları, polis şiddeti, ilk kez Onur Yürüyüşü’ne katıldıkları için tutuklanan üç kişi, transların hormona erişiminin engellenmesi, trans erkek mahpus Poyraz’ın cezaevindeki şüpheli ölümü, LGBTİ içerik üreten sosyal medya hesaplarının kapatılması ve yıl içerisinde iki trans kadının, Deniz Soydan ile Zeynep’in, yaşamına son vermesi… Bütün bu gelişmeler, LGBTİ hak savunucularının uzun süredir dile getirdiği tabloyu daha da ağırlaştırdı.
İşte bugün, bütün bu baskıların gölgesinde 24. İstanbul Onur Yürüyüşü yapılıyor. Bir yanda yasaklar, polis bariyerleri ve gözaltı tehdidi; diğer yanda ise yalnızca görünür olabilmek, nefes alabilmek ve yaşayabilmek isteyen binlerce insan.
Bu tablo içinde konuştuğumuz Venü ve Zozan, yalnızca kendi hikâyelerini değil, binlerce LGBTİ’nin ortak deneyimini anlatıyor.
‘Lubunyaysan tek şansın başarılı olmak’
28 yaşındaki Venü, gündüzleri yazılım mühendisi olarak çalışıyor, geceleri ise DJ kabinine geçiyor. Müzik, onun tutkusu olmasına rağmen geçimini sağlayabildiği bir alan değil.
“Tek başına DJ’lik yaparak geçinemiyorum. Gündüz yazılım mühendisiyim. Asıl tutkum müzik üretmek ama hiçbir zaman bunun içinde gerçekten yer bulabileceğimi düşünemedim” diyor.
Bunun nedenini ise çocukluğundan itibaren maruz kaldığı baskıyla açıklıyor.
“Lubunyaysan tek şansın başarılı olmak. En üstte olmak. Belki de bu yüzden iki mühendislik okudum.”
Elektronik mühendisliğinin ardından bilgisayar mühendisliği de okuyan Venü, bunun kendi hayalini gerçekleştirmekten çok kabul görmek için verdiği bir mücadele olduğunu söylüyor. Ancak diplomanın ayrımcılığı ortadan kaldırmadığını anlatıyor:
“Akademik olarak çok başarılı mezun oldum ama insanlar bana bakıyor, yeteneğimi görüyor, sonra konuşmamı, tavırlarımı görünce işe almaktan vazgeçiyorlardı.”
İlk iş görüşmelerinde kimliğini gizlediğini anlatan Venü, bunun kendisini daha da görünmez kıldığını söylüyor: “Kendim olmamaya çalıştıkça hiçbir şey üretemiyordum. Maske taktıkça küçülüyordum.” Daha sonra yalnızca kendisini olduğu gibi kabul edeceğini düşündüğü şirketlere başvurmaya başladığını belirten Venü, ayrımcılığın burada da sona ermediğini vurguluyor: “Hâlâ erkek egemen bir alandayım. Aynı işi yapan başkalarının hataları görülmezken benim yaptığım en küçük hata daha fazla göze batıyor. Tarihin en iyi mühendisi olsam bile lubunya kimliğim yüzünden ön yargı hep karşıma çıkıyor.”
DJ kabininde de ayrımcılık
Venü, müzik sektöründe de benzer bir tabloyla karşı karşıya kaldığını söylüyor: “Lubunya DJ’lerin çıkabileceği alanlar çok az. Mekan sahipleri ya da organizatörler seni tercih etmiyor. Erkekleri öne çıkartıyorlar.” Kendi ürettiği müziğin çoğu zaman erkek meslektaşlarından daha az görünür olduğunu söyleyen Venü, bunun yalnızca yetenekle açıklanamayacağını belirterek,“Aynı yerde çalıyoruz ama ben daha az kazanıyorum. Daha az afişe konuluyorum” ifadelerini kullanıyor.
Bir dönem İstanbul’un Kadıköy ilçesinde LGBTİ sanatçıların sahne alabildiği kapsayıcı mekanların bulunduğunu hatırlatan Venü, bu alanların birer birer kapandığını söylüyor: “Artık sadece erkeklerin var olabildiği mekanlar kalmış gibi hissediyorum.”
Çaldığı kulüplerde bile kendisini güvende hissetmediğini belirten Venü, “Lubunya arkadaşlarımı çağırırken bile tedirgin oluyorum. Çünkü içerideki kitle lubunya dostu değil” diyor.
‘Çocukluğum çalındı’
Venü, çocukluk ve ergenlik yıllarının büyük bölümünü kendisini saklayarak geçirdiğini anlatıyor.
“Bizim yıllarımız çalındı. Ergenliğimin büyük kısmını kendimi ifade edemeden, kendimi gizleyerek yaşadım.” Beden eğitimi derslerinin en çok zorbalığa uğradığı alanlar olduğunu söyleyen Venü, bugün yetişkin olarak yapabildiği birçok şeyi çocukken yapamadığını ifade ediyor: “İstediğim kıyafetleri giyemiyordum. Renkli olamıyordum. Futbol oynayamıyordum. Şimdi o yıllarda yaşayamadığım şeyleri yaşamaya çalışıyorum.”
‘Sizi gerçekten kabul edecek bir kişi bulun’
Aile içinde uzun yıllar kimliğini gizlemek zorunda kaldığını söyleyen Venü, babasının yoğun homofobik ve transfobik tutumuyla büyüdüğünü anlatıyor. Annesine ise yıllar sonra açılabildiğini söyleyen Venü, bunun nedenini şöyle açıklıyor: “Hep kendimi korumam gerektiğini düşündüm. Hep bir paravanın arkasında yaşadım.”
Bu yüzden tek çıkış yolunu sürekli daha fazla çalışmakta bulduğunu söylüyor: “Ya en iyisi olacaktım ya da hiçbir şey olamayacaktım.”
Bugün ise genç LGBTİ’lere kesin reçeteler vermekten kaçınıyor Venü: “‘Sadece kendiniz olun’ diyemiyorum. Çünkü bunun herkes için güvenli olmadığını biliyorum.” Ancak yine de bir tavsiyesi var: “Sizi gerçekten kabul edecek bir kişi bulun. Bir kişiye açılın. Dayanışma böyle büyüyor.”
‘Tek istediğim trans kadın kimliğimle yaşayabilmekti’
2024 yılında gazetecilik bölümünden mezun olan Zozan da mesleğini yapmak yerine önce hayatta kalabileceği herhangi bir iş bulmaya çalıştığını anlatıyor: “Hizmet sektöründe ve reklam ajanslarında karşılaştığım transfobik tutumlar, beni iş hayatından giderek uzaklaştırdı. Oysa tek istediğim, trans kadın kimliğimle özgürce yaşayabilmek ve hayatımı ekonomik olarak yaşanılabilir bir noktaya taşıyabilmekti.”
Tek isteğinin trans kadın kimliğiyle özgürce yaşayabilmek olduğunu söyleyen Zozan, karşılaştığı ayrımcılığın çalışma yaşamının her alanına yayıldığını ifade ederek şunları söylüyor: “Dışarıdan bakıldığında konforlu görülen bar ve kafelerde çalışırken maruz kaldığım patriyarkal dil, beni sürekli kırılgan, kolay hedef alınabilir bir özne olarak gören bakış ve transfobik söylemler, görünen ile gerçek arasındaki farkı defalarca gösterdi.”
Bu deneyimlerin ardından yüksek lisans yapmaya karar verdiğini anlatan Zozan, “Üniversitede aşina olduğum transfobinin iş hayatında çok daha ağır bir şekilde karşıma çıkması bu kararı almamda belirleyici oldu. Elbette trans kadın kimliğim nedeniyle askerliği erteleme ihtiyacı da bu kararın arkasındaki önemli pratik nedenlerden biriydi” diyor.
Yüksek lisansını tamamlamış, işsiz bir gazeteci olarak hayatta kalmaya çalıştığını vurgulayan Zozan, ““Hizmet sektöründe müşteri neyse, patron neyse; eylem sırasında polisin tutumu da benim için aynı düzenin farklı yüzü olarak duruyor. Geçmiş deneyimlerim ve pratikte maruz kaldığım transfobi bana ‘Şu iş kolunda transfobi yaşamam’ dedirtecek bir güven vermiyor. ‘Bu iş kolunda özgür olabilirim’ demek, maalesef kendimi kandırmaktan başka bir işe yaramıyor. İşin sonunda hangi alanda çalışırsam çalışayım, dayanışma kurmak zorunda olduğumu biliyorum. Dayanışmanın olmadığı hiçbir alanda açık kimliğimle var olabileceğime, hatta var olmama izin verileceğine inanmıyorum” ifadelerini kullanıyor. Trans kadın olarak güvencesiz olan işlerde tutunmaya çalışmanın emek sömürüsünün yanı sıra transfobi ve erkek egemenliği ile de mücadele etmek anlamına geldiğini belirten Zozan, “Bu, iş ve kimlik arasında kalmak değil; kimlik ile hayatta kalma pratiği arasında seçim yapmaya zorlanmak demek” diyor.