Bu kent öldürüldü diyorlar
Kurşuna dizildi bir gece yarısı
Hayaletler geziniyormuş şimdi
Sokak aralarında ve caddelerde.
Ahmet Telli’nin bu dizelerini okuduğunuzda bir kentin nasıl ölebileceğine dair çeşitli tahayyüllere kapılmanız muhtemeldir. İlk bakışta şiirsel bir metafor gibi görünse de kentlerin ölümsüz varlıklar olmadığını, tıpkı insanlar gibi doğduklarını, büyüdüklerini, dönüştüklerini ve kimi zaman öldürüldüklerini kabul etmek gerekir. Kentlerin ölümü ise çoğu zaman doğal bir son değildir. Bir deprem ya da sel felaketi kentleri yıkabilir; ancak savaşlar, işgaller, darbeler ve sermaye eliyle gerçekleştirilen büyük dönüşümler kentleri yalnızca fiziksel olarak değil, toplumsal hafızalarıyla birlikte öldürebilir.
Kentler, gündelik hayatın tekrar eden rutinlerinin üretildiği mekanlar olmanın ötesinde, tarihin en büyük kırılmalarının da başlıca sahnesidir. Savaşlar, isyanlar, devrimler ve karşı devrimler çoğunlukla kentlerde yaşanır; iktidarlar da meşruiyetlerini yine kentler üzerinden görünür kılar. Bu nedenle kent, yalnızca üzerinde yaşanılan bir coğrafya değil; her dönemde farklı sınıfların, ideolojilerin ve siyasal güçlerin ele geçirmek, denetlemek ve yeniden biçimlendirmek istediği bir mücadele alanıdır.
Antikiteden günümüze uzanan anlatılar incelendiğinde bu mücadelenin ortak sonucunun çoğu zaman yakılmış kentler, yerinden edilmiş topluluklar ve parçalanmış hafızalar olduğu görülür. Homeros’un anlattığı Truva’da savaşın ardından yeni bir şehir yükselmez; geriye yalnızca cenazeler, sürgünler ve yas kalır. Ağıtlar Kitabı’nın Kudüs’ü de aynı soruyu sorar: “Bir zamanlar insanlarla dolu olan kent şimdi nasıl da yalnız kaldı?” Antik dünyanın yıkılan şehirleri, yeniden inşa edilecek birer mühendislik problemi değil; kaybedilmiş bir yaşamın simgesidir. Modern çağ ise aynı harabelere farklı gözle bakar. Artık mesele yalnızca yıkım değildir; yıkımın ardından kentin nasıl, kim tarafından ve hangi siyasal tahayyülle yeniden inşa edileceğidir. Molozların kaldırılması, yeni caddelerin açılması ve yeni mahallelerin kurulması, zafer kadar önemsenen siyasal eylemlere dönüşür.
Tam da bu noktada yeniden inşa ve kenti planlama süreci teknik bir kavram seti olmaktan çıkar. Çünkü hiçbir kent, yalnızca yıkılan yapı stokunu yerine koyarak yeniden kurulmaz. Her yeniden inşa süreci, aynı zamanda yeni bir toplumsal düzen önerisi üretir. Hangi yapıların korunacağına, hangi sokakların genişletileceğine, hangi mahallelerin ortadan kaldırılacağına ya da kimlerin geri dönebileceğine ilişkin her karar, iktidarın kent üzerindeki tasavvurunu görünür kılar. Bu nedenle yeniden inşa, geçmişi onarmaktan çok geleceği tasarlama girişimidir.
Henri Lefebvre’nin ifade ettiği gibi mekan kendiliğinden var olmaz; toplumsal ilişkiler tarafından sürekli üretilir. Dolayısıyla kent planlaması tarafsız bir mimarlık ve mühendislik pratiği değil, sınıfsal ve siyasal ilişkilerin mekana yansıyan biçimi ve hangi sınıfın bu gelecek içerisinde daha fazla yer tutacağına yönelik süren bir mücadelenin de ana aktörüdür. Kapitalizmin egemenlik çağı ve koşullarında ise bu mücadelenin ana biçimlendiricisi, kapitalist güdülerde saklıdır. Çünkü kapitalizm, birikim krizlerini aşabilmek için sürekli yeni yatırım alanlarına ihtiyaç duyar ve kentler bu ihtiyacın en önemli karşılıklarından biridir. Yollar, limanlar, konutlar, meydanlar ve altyapılar yalnızca kamusal hizmet üretmez; aynı zamanda sermayenin dolaşımını hızlandıran yatırımlardır. Savaş sonrası yeniden inşa süreçleri de bu nedenle yalnızca harabeleri ortadan kaldırmaz, sermaye için yeni bir mekansal düzen üretir.
Savaşların ve çatışmaların ardından gelen süreçlerde, kapitalist politikaların kenti yeniden var etmesinin ve mekanları yeniden kurmasının ana motivasyonunda öncelik sermayenin merkezde olmasıdır. Tarihin pek çok döneminde yaşanan olaylarda bu özellik apaçık bir şekilde kendini göstermektedir. Paris bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Baron Haussmann’ın geniş bulvarları yalnızca estetik bir modernleşme projesi değildi. Paris Komünü’nün ardından yeniden düzenlenen kent, sermayenin dolaşımını kolaylaştıracak bulvar ve apartman sistemlerinin organize edilmesine dayanan siyasal bir mantık ve strateji taşıyordu. Bundan dolayı bütün bugün bulvar dediğimizde aklımıza yalnızca ağaç sıraları ya da romantik şehir manzaraları gelmemelidir. Bulvar aynı zamanda değişen sınıfsal ilişkilerin, yerinden edilen nüfusun ve yeniden örgütlenen iktidarın mekansal ifadesidir. Benzer biçimde 1980 sonrasında İstanbul’da uygulanan neoliberal dönüşüm politikaları ve inşa edilen yeni ulaşım aksları, finans bölgeleri ve yüksek rant üreten projeler aracılığıyla kenti yeniden tanımlamıştır.
Kapitalizm, bir kenti içerisinde yaşayanlar ile biçimlendirebildiği gibi, tamamen depopülize ederek ve büyük yıkımlarda ısrar ederek de bunu yapabilme gadrine sahiptir. Farklı iki örnek üzerinden bu çabanın mekansal yansımalarını görebiliriz. Berlin’de bulunan Potsdamer Platz örneği, savaş-çatışma sonrası yeniden inşanın başka bir yüzünü gösterir. II. Dünya Savaşı sonrasında kullanılamaz hale gelen Berlin’deki bu meydan, Duvar’ın yıkılmasıyla birlikte Avrupa’nın en büyük kentsel şantiyelerinden biri haline gelmiş ve pek çok ünlü mimarlık ofisinin katkıları ile yeniden inşa edilmiştir. Fakat meydanın biçimlenişini etkileyen en önemli öge, eski Berlin’i yeniden üretmek yerine küresel sermayenin ve yeniden birleşmiş Almanya’nın vitrinine dönüştürülmesidir. Burada şehir planlaması, kapitalizmin savaş ısrarı neticesinde bile isteye yıkılan bir kentin geçmişi onarmaktan çok geleceğin ekonomik ve siyasal tahayyülünü kuran bir araç olarak işlev görmüştür. Cam cepheler, kurumsal merkezler ve yeni kamusal alanlar, yalnızca mimari tercihlerin değil; yeniden kurulan iktidar ilişkilerinin de estetik ifadesidir. Aynı şekilde Diyarbakır Sur bölgesinin 2015-2016 döneminde yaşanan çatışmalar sonrasında yeniden biçimlenişi de kapitalizmin benzer ısrarının izlerini gösterir. Farklı boyutta başlayan çatışmaların, sermaye lehine gelişme potansiyeli görülmesi sonucunda bir üst seviyede çıkarılması ve bilinçli bir yıkım faaliyeti ile sonuçlandırılması sonucunda; Sur’un tarihsel önemine ters fakat sermayenin dolaşım hedefine uygun bir kentsel yeniden inşa süreci yaşanmıştır. Bu yeniden inşa ve dönüşüm ile birlikte Sur artık antik dönemlerden kalma özelliklerini neredeyse tamamen kaybederken, kapitalizmin ona yüklediği yeni misyon ile kimliğini onu var eden insan topluluğu ile birlikte kaybetme noktasına gelmiştir.
Belki de bu yüzden savaş sonrası şehir planlamasına yalnızca mimarlık tarihi açısından bakmak eksik kalacaktır. Asıl soru, hangi binaların yeniden yapıldığı değil; hangi hayatların geri dönebildiği, hangi hafızaların korunabildiği ve hangi toplumsal ilişkilerin yeniden kurulabildiğidir. Çünkü kentler yalnızca taş, beton ve asfaltla var olmaz. Bir kenti kent yapan, sokakların geometrisinden önce o sokaklarda kurulan yaşamdır. Eğer yeniden inşa, bu yaşamı değil yalnızca onun dekorunu ve sermaye açısından dolaşım değerini geri getiriyor ve var ediyorsa, ortaya çıkan şey eski kentin devamı değil, onun estetik olarak yeniden üretilmiş ve kamusal mekanları odak dışına çıkarılmış-seyreltilmiş bir simülasyonudur.
Yeniden inşa edilen her kent veya parçası, geleceğe dair bir siyasal tercih olduğu kadar geçmişe dair de bir yorumdur. Sorulması gereken soru ise hâlâ aynıdır: Bir kenti yeniden kurmak, yıkılan duvarları sadece daha fazla kâr ve rant için ayağa kaldırmak mıdır; yoksa o duvarların arasında yaşamış insanların hafızasını da yaşatabilecek kamusal ve insan merkezli, zincirlerini kırmış kentleri yeniden var etmek midir? Bu soruya verilecek olan yanıtı da yine Ahmet Telli’yi yad ederek okuyucuya bırakalım.
Zincirlerini kırmasını bilir bir kent
Ve bir tül gibi yırtılırken çevren
Bu kent yeniden yaşanacaktır.