1990'lar Türkiye’de özel televizyonların yükselişi yalnızca medya teknolojisinin değişmesi değildi. Aslında neoliberal çağın Türkiye’deki en büyük kültürel kırılmalarından biriydi. 24 Ocak kararlarıyla başlayan neoliberal piyasa düzeni, 1990’larda yalnızca ekonomiyi değil, kültürü ve itibarıyla haberin ruhunu da değiştirdi.
Haber artık kamusal görev değil, satılması gereken ürün haline geldi. Gazeteci ise yurttaşı bilgilendiren kişi olmaktan çıkıp “ekran performansı” yapan medya figürüne dönüştü… Neoliberalizmle bu yayın anlayışını birleştiren ise Bankacı Erol Aksoy oldu.
SEMBOL İSİM
Köklü yayıncılık dönüşümün en güçlü sembollerinden biri Reha Muhtar oldu. Onun haberciliği yalnızca bir sunum tarzı değildi, yeni medya düzeninin diliydi: Bağıran, dramatize eden, duyguyu büyüten, gerilimi yükselten bir televizyon dili-yayın anlayışı…
“Acı var mı acı” sorusu aslında yalnızca gaf değildi. Neoliberal haberciliğin trajediyi bile tüketime dönüştüren mantığının sembolüydü. Çünkü artık önemli olan olayın kendisi değil, izleyicinin ne olursa olsun ekrana çekilmesi ve ekranda tutulmasıdır.
Cinayetler, gözyaşı, canlı polis baskınları, stüdyo kavgaları, ağlayan insanlar, bağıran anchorman’ler…
Haber giderek düşünce üretmekten uzaklaşıp duygu üretmeye başladı.
1990’ların ana haberleri artık yalnızca bilgi vermiyor, seyirlik gerilim üretiyordu.
Reha Muhtar’ın masaya vurduğu, kameraya yürüdüğü, ses tonunu yükselttiği anlar televizyon tarihine geçti.
Artık haberin değeri sakinlikte değil, ekranda yarattığı heyecanda ölçülüyordu.
Tam da burada iletişim kuramcılarının yıllar önce yaptığı uyarılar anlam kazanıyor:
UZMANLAR NE DEDİ
Amerikalı iletişimci Herbert Schiller, neoliberal medya düzeninde iletişimin büyük şirketlerin kontrolüne geçtiğini ve bilginin kamusal hak olmaktan çıkıp ticari mala dönüştüğünü yazdı. Ona göre medya artık yurttaş yetiştirmiyor, tüketici davranışını yönlendiriyordu.
Kanadalı Marksist iletişimci Dallas Smythe ise çok daha sert konuştu: Televizyonun gerçek ürünü programlar değil, izleyicinin kendisi!
Yani televizyon aslında reklamcılara “seyirci satıyordu.”
Fransız sosyolog Pierre Bourdieu da televizyonun hız baskısı nedeniyle düşünceyi küçülttüğünü belirtti.
Televizyon artık karmaşık düşünceyi değil, hızlı tepkiyi, kısa cümleyi ve dramatik görüntüyü ödüllendiriyordu.
İngiliz kültür kuramcısı Stuart Hall ise medyanın yalnızca haber vermediğini, toplumun dünyayı nasıl algılayacağını şekillendirdiğini anlattı. Yani televizyon yalnızca olay aktarmıyor, korkuyu, öfkeyi ve gündemi de inşa ediyordu.
KÜLTÜR EROZYONU
Türkiye'de özel televizyon çağı toplumda kültür erozyonu yaşattı. Neler yapmadılar ki:
Ana haber bültenleri giderek bilgi programı olmaktan çıktı, prime-time gösterisine dönüştü.
Anchorman artık gazeteci değil, star idi.
Haber merkezi ise kamusal alan değil, reyting fabrikasıydı.
Bu yüzden 1990’larda haberin içi yavaş yavaş boşaldı. Araştırmalar, ekonomi- politik tartışmalar, dış politika analizleri gibi konular olaylar ekranlardan çekildi. Yerine hız, korku, duygu ve sansasyon geçti.
Bugün sosyal medyada yaşanılan büyük savrulmanın temeli o yıllarda atıldı.
Hakikatin değeri ilk kez o dönemde değişti:
Bir haberin doğru olması yetmiyordu, izlenmesi gerekiyordu.
Neoliberalizm yalnızca fabrikaları özelleştirmedi…
Hakikatin ruhunu da piyasaya açtı.
Neoliberalizmin yarattığı Reha Muhtar’ın tarihsel rolü şuydu:
Hakikati düşüncenin konusu olmaktan çıkarıp, televizyon gösterisine dönüştürmek…
Ve sonunda hakikatin kendisini değersizleştirmek.
Cemile Y. Çetin
Odatv.com