Anadolu irfanının dili kısadır, lafı süslemez, insanı soyar bırakır.
Bir söz söyler, asırlar geçer, söz hâlâ köy kahvesinde, şehir meydanında, gazete köşesinde, taze ekmek gibi buhar çıkarır.
Bazen bir çobanın değneğiyle konuşur, bazen bir ninenin iç çekişiyle, bazen de bir sözün keskin kenarıyla.
'İt iti ısırmaz!' atasözü de böyledir.
İlk bakışta kabadır. Kulağa çamurlu bir sokaktan gelmiş gibi çarpar.
Bu söz, aynı kokunun, aynı yolun, aynı niyetin, aynı çıkarın birbirini uzaktan tanımasını anlatır.
Kervanda kim kiminle yürür, sofrada kim kime kaşık uzatır, dara düşünce kim kimin arkasına saklanır, işte bu söz görünmez bağları tek cümleye indirir.
Kardeşleri de vardır. 'Karga karganın gözünü oymaz' der. 'Kurt kurdu yemez' der. 'İt ulur, birbirini bulur' der. Der de der...
Atasözleri mahkeme hükmü değildir. Kimseye isim koymaz, kimse hakkında karar vermez.
Sadece görünmez yakınlıkları, ortak refleksleri, aynı anda beliren telaşları gösterir. Nice mürekkep yalamış nutkun kuramadığını bir lokmalık cümleyle kurar.
Dedikten sonra...
Deniz Göktaş isminde biri elinde mikrofonla mizah yapıyor görünürken kutsalın eşiğine ayakkabıyla girdi.
Mizah zeki işi olduğu gibi hiciv ayrı bir akıl ister, ironi ise ince bıçaktır. Her mikrofon tutan, kelimeyi ameliyat edecek cerrah sanıyor kendini.
İnsan, kutsala çamur sıçratınca büyümez ki! Bunu bilmek için metodolojik bir ilme sahip olmaya da gerek yok.
Ve sahne başlar...
Biri 'siyasi mizahçı' der, biri espri yapanın soruşturulmasına veryansın eder, biri 'mizahtan, kahkahadan korkuyorlar' diye hürriyet kürsüsü kurar. Biri 'yanındayız' nöbetine geçer, biri kodesten zarf yollar, birileri meseleyi Meclis sıralarına taşır, bir başkası iktidarın özgüveninden girip mizahın dokunulmazlığından çıkar.
Derken gazeteciler de aynı refleksle saf tutar.
Çok güldüğünü ilan eden de sahnede hakaret görmediğini söyleyen de soruşturmanın kapanmasını temenni eden de YouTube yayınlarında meseleyi köpürten de politik mizahın dirildiğini müjdeleyen de çoktan muhafız gömleğini giymiştir.
Siyasetçilerden gazetecilere, sanatçılardan sivil toplum yapılarının açıklamalarına kadar bir çevrede benzer bir refleks belirdi.
Hülasa, herkes ayrı cümle kuruyor ama aynı kapının önünde nöbet tutuyor.
Kimseye itirazım yok. Herkes dilediği sahnenin önüne çiçek bırakabilir. Zira insanın yanılma hürriyeti de vardır, kendi yankısını fikir sanma hürriyeti de.
Fakat insan merak ediyor.
Bu kadar hassasiyet, kutsal söz konusu olunca neden birden pamuk şeker kıvamına geliyor?
Normalde virgülden linç çıkaranlar, burada niçin cümleyi tevil kuyusuna indiriyor?
Her gün topluma ahlak dersi verenler, Kur'an'la alay edildiğinde neden 'Aman canım, mizah bu' ferahlığına yaslanıyor?
Söz konusu kendi putları, kendi değerleri, kendi kimlikleri olunca dikenli tel örenler, milletin inancı söz konusu olunca niçin açık kapı günleri düzenliyor?
Cevap zor değil. Belki de fazla kolay olduğu için söylemesi ayıp kaçıyor.
Demek ki bazı hassasiyetler seçmeli ders gibi...
Bazı dayanışmalar fikirden doğmaz, refleksten doğar. Aynı kitabı okumaz, ama aynı kitaptan rahatsız olur. Aynı inanca sahip değildir, ama aynı inanca mesafe koyma biçiminde kardeşleşir.
İşte Anadolu irfanı tam burada kaşını kaldırır. Halk, kimin kimi neden savunduğunu bildirilerden önce sezer.
Kimin özgürlük dediği yerde ideolojik akrabalık sakladığını, kimin mizah dediği yerde kutsala karşı eski bir hesabı cilaladığını, kimin kahkaha dediği yerde başkasının inancını hafife alma konforu bulduğunu anlar.
İşte bu 'komedi' hadisesi bir turnusol kâğıdıdır.
Kim hangi renge dönüyor, kim hangi hassasiyeti askıya alıyor, kim hangi mukaddesin önünde ayakkabısını çıkarmıyor, kim hangi sahneye koşa koşa gidip alkış tutuyor, hepsi görünmüştür.
Ve sonra... O eski söz hâlâ tedavülde olduğunu usulca hatırlatır.
Uzun analiz yapmaz, panel düzenlemez, dili kısadır, lafı süslemez, insanı soyup bırakır.
Kimseye isim takmaz.
Kimseye işaret etmez.
Manzarayı tarif eder, bazı dişlerin bazı tenlere değmediğini gösterir.
Ve anlarız ki kimi kalabalıklar, her çağda birbirini uzaktan tanır.