Gece üçlemenizin ikinci filmi ile Şanghay Film Festivali'nden en iyi senaryo ödülü aldınız. Ödülü konuşacağız ama önce bu üçlemeyi sormak istiyorum. Gece üçlemesinden muradınız nedir? Sadece biçimsel bir anlatı mı yoksa insana dair anlatmak istediğiniz bir meseleniz mi var?
Benim için birinci öncelik, kendime, içinde yaşadığım topluma ve dünyaya ne anlatmak istediğimdir. Yani benim yapmaya çalıştığım filmlerin merkezinde çekirdek öge insandır. Anlatmak istediğim öykü ve kahramanlarına öncelikle çıplak gözle bakmaktan yanayım. İyi ve kötü yorumu yapmaktan hep kaçmışımdır. Konu edindiğim olayı objektif olarak ortaya doğru koymayı ve karakterlerin yapılanmasını kendi gerçekleri içinde yorumlamayı tercih ederim. O zaman iyinin de, kötünün de anlaşılacak ve eleştirilecek yanları daha güzel açığa çıkar. Ben öykülerimi benim dünya görüşüme yakın çevreye anlatmaktan ziyade, haberdar olmayan hatta karşı olan çevreye anlatmak istiyorum. Herkesin kendine yer bulabileceği bir anlatım dili kurmaya, herkesi kendini aynada görme ve vicdanıyla baş başa bırakma dili oluşturmaya çalışıyorum. Becerebildiğim ölçüde.
"Derdim, toplumun kanayan yaralarının tedavisini konuşmak için küçük bir ışık yakmak"
Lal Gece'de, ülkemizde ataerkil kültürün en arızalı geleneklerinden birini ezber bozan bir yerden anlatmıştınız. Karşılığını buldu mu, yurtiçi ve yurtdışında nasıl yorumlar aldı Lal Gece?
Fazlasıyla ataerkil bir toplumuz. Bütün kahramanlık hikâyelerimizin başrolü genelde erkeklerdir. Oysa bu ülkenin yaşadığı her toplumsal ve ekonomik kaosta acıların en ağırını aslında kadınlar yaşar. Erkeklere oranla yaşadıkları acıları içlerinde saklama oranı kadınlarda daha yüksektir. "Ağlarsa anam ağlar" ya da "Analardır adam eden adamı" gibi sözler aslında erkeklerin gerçeği itirafıdır. Lal Gece anlatısında erkeğe ve kadına yüklenen toplumsal yanlışların yükünü taraf tutarak yani "Vay ahlaksızlar 60 yaşında bir adama 14 yaşında bir çocuğu nasıl gelin edersiniz?' bakışıyla filmleştirseydim çok ajite edici olurdu hatta daha çok izleyici bulabilirdim belki. Ama benim derdim toplumun kanayan yaraları geçici sargılarla üstünü kapatmak değil. Derdim toplumun kanayan dertlerinden birinin neden ve niçinlerini doğru tespit etmek ve bunun üzerinden tedavisini konuşmaya yönelik küçük bir ışık yakmaktı. Gece üçlemesinin ikinci filmi olan Kör Gece filminde de temel yaklaşımım budur. Bu yüzden filmdeki hikâyenin ana karakteri aslında benim. Benim başımdan geçmiş gerçek hikâyedir. Ama ben bunları yaşarken asıl dışarıda anamın, karımın yaşadıkları daha ağır bir dramdı. Bu yüzden ana karakteri bir kadına dönüştürdüm. Benim bu yaklaşımım acaba yeterince anlaşılacak mı? diye kendi kendime telaşlanırken, uluslararası ilk gösterimde bunun çok iyi anlaşıldığını ve karşılığını bulduğunu gördüm.
12 Eylül darbesine dair çok fazla film çekildi. Ancak eksik kalan çok fazla hikâye olduğunu da biliyoruz. Kör Gece de bir darbe filmi. Onu şimdiye kadar çekilenlerden ayıran nedir?
Sanatın en önemli işlevi bana göre çağa tanıklık etme görevidir. Çok bilinçli veya bilinçsiz bir hikâye anlatırız, bir şiir yazarız, bir resim, bir heykel hatta bir mobilya ya da elbise dizayn ederiz. Hangisini yapmış olursak olalım o şey yaşadığımız dönemin bir yansımasıdır. Zaten geçmiş tarihler de bu kalanlar üzerinden okunmaz mı? 12 Eylül 1980 ya da diğer toplumsal sorunlarımız üzerine yapılan her şey kendi açısından özgündür. Bir şekilde yaşanan o ağır dönemi anlatır.
"Bütün renklerimizle birlikte yaşamaktan başka çaremiz yok"
Sizin hayatınızda 12 Eylül nasıl izler bıraktı? Bu hikâyeyi sinemanızın olgunluk dönemlerinde çekmenizin nedeni nedir?
Ben çocuktum; 12 Mart 1971 darbesine tanık oldum. Askerlerin köylerimizi basıp amcalarımı, yengelerimi tutuklayıp götürüşüne şahitlik ettim. 12 Eylül 1980'i kendim en ağır şekilde yaşadım, 28 Şubat, 15 Temmuz ve birçok ara krizlere tanık olduk. Tüm bunlar henüz bu toplumun kendi içindeki hesaplaşmalarını bitiremediğini, gücü eline geçirenin her şeyi ele geçirme kafasının hâlâ ıslah edilemediğinin işaretleridir. Ortak payda kültürünü henüz geliştiremediğimizin ifadeleridir. Oysa bir tane ülkemiz var ve bütün renklerimizle birlikte yaşamaktan başka çaremiz olmadığının farkına varmamız lâzım. Bana göre iyi bir yurttaş olmanın, iyi dindar olmanın, iyi sosyalist veya iyi milliyetçi olmanın tek formülü budur. Bunun için bu duyguyu biraz daha olgunluk döneminde daha çok anlatmaya çalışacağım.
Filmografinizde çok fazla politik sinema örneği görüyoruz. Ancak 'ideolojik' bir yerden bakmak yerine meselenizi 'insan' odaklı anlatıyorsunuz. Bu bir tercih mi?
Bireyi iyileştiremezseniz toplumu asla iyileştiremezsiniz. Bireyin vicdan ve adalet duygusunu kendi içinde örmesini sağlayamazsanız, liyakati, hukuku ve demokratik bir devlet örgütlenmesini de gerçekleştiremezsiniz. Bu yüzden bana göre, bireyler ve toplumlar kendi gerçekleriyle yüzleşmez ise iyi bir toplumun inşası asla gerçekleşmez.
Sizce Türk sinemasının uluslararası arenada daha güçlü varlık gösterebilmesi için neye ihtiyacı var?
Sinemamızın büyük bir şansı var. O da kendi özgün dilimizle türkü yakar gibi, destan söyler gibi, bir ayrılığın, bir ölümün ardından dökülen içten gözyaşları gibi, bir Karadeniz ya da bir Kars fıkrasına güler gibi samimi içten olursak şansımız olur.
Ama daha da önemli bir faktör var. Özellikle yeni kuşak sinemacılarımızın desteklenmesi konusunda olumlu çalışmalar yapan Sinema Genel Müdürlüğü'nün hatta genel olarak devlet anlayışımızın ülke sinemamızı dünyayla yarışır boyutlarda proje üretecek kapasiteye yükseltme çalışmasıdır. Dünyadaki algı operasyonları genelde sinema ve görsel verilerle yönetiliyor. Bunun iyi anlamamız gerekir. Güzel öyküleri küçük bütçelere sığdırınca çok bir yol alınamıyor.


