Ana içeriğe geç

İnsan bedeni sınırsız bir coğrafya değildir!

Bir zamanlar bu topraklarda mezuniyet törenlerinde öğrencinin beline bir kuşak bağlanırmış. 'Şed kuşanma' denirmiş adına.'Artık çıraklıktan ustalığa geçtin' denirmiş o düğümle. 'Artık elinden çıkan işin, dilinden dökülen sözün, baktığın yerin, tuttuğun yolun bir hesab...

İnsan bedeni sınırsız bir coğrafya değildir!
Star Gazetesi
16
Bir zamanlar bu topraklarda mezuniyet törenlerinde öğrencinin beline bir kuşak bağlanırmış. 'Şed kuşanma' denirmiş adına.'Artık çıraklıktan ustalığa geçtin' denirmiş o düğümle. 'Artık elinden çıkan işin, dilinden dökülen sözün, baktığın yerin, tuttuğun yolun bir hesabı var.'Fakat aynı memlekette, aynı mevsimde törenlerde bambaşka bir manzara kuruluyor.Bir yanda beline kuşak bağlanarak hayata uğurlanan gençler var. Öbür yanda, üzerindeki en kıymetli örtüsü, hayâsı çekilip alınmış, vitrine çıkarılır gibi törenin ortasına bırakılmış çocuklar.Evet, çocuklar.Daha dünün çocukları.Lise mezuniyet törenleri, teşhir gecesine dönüşmüş durumda.Onları bu hâle getiren kendileri değil, onları bu hâle getiren, üzerlerindeki o görünmez örtüyü ticaretin makasıyla kesip atan bir akıldır.O aklın adı öğrenciyi talebe değil müşteri belleyen akıldır.Ve bu akıl, müşterisini incitmekten korkan tüccar olarak, evlâdını koruması gereken öğretmenin yerine geçmiştir.Eskiden büyük, küçüğün önünde gözünü yere indirir, onu gözetir, onu sakınırdı. Şimdi gözetmesi gereken göz, gözetlemeye başlamış.Bir öğretmenin bakışı, öğrencisinin üstünde bir kalkan olmalıyken bir hançere dönüşmüşse, mesele o adamın yüreğinin ne ile dolduğudur.O kişi, artık bir mürebbi değil, sadece bir bekçidir ki kapıyı içeriden açmıştır.İşte bu yüzden bu satırların öfkesi çocuğa değildir.Bu öfke, çocuğu vitrine koyana, koyana göz yumana, göz yumarken cep dolduranadır.Bir öğrenciye karşı alaka, onu teşhir etmekte olamaz. Onu örtmekte, onu sakınmakta, ona 'sen bir meta değil, bir emanetsin' diyebilmektedir.Demezsek sandalı devrilmiş kazazede gibi, hangi kıyıya tutunacağını şaşırır.'Bir milletin çınarı, kökü derinde olduğu için yıkılmaz', demişti biri. Doğru. Ama o kökü kurutan da göz önündeki bir baltadan ziyade, kimsenin görmediği yerde sessizce çürüten sudur.Bugün o suyu biz taşıyoruz, her sustuğumuz, her 'bana ne' dediğimiz, her müşteri memnuniyeti uğruna yuttuğumuz 'dur' ile.Hayâ züğürdü bir anlayış çocuğun mahremiyetini bile okulun vitrin süsü yapar.İnsanı insan yapan edep çekildiğinde ise geriye hayvanla müşterek duygular kalır.Elbette okuldan önce ocak var.Anadolu irfanı boşuna söylememiştir, 'Kız anadan öğrenir sofra düzmeyi, oğlan babadan öğrenir sohbet gezmeyi.'Terbiye, kitaptan önce annenin hâlinden, babanın duruşundan süzülür. Pedagojik bir gerçekliktir bu.Bir ana kızına, 'Sen seyredilecek bir manzara değil, gözetilecek bir emanetsin.' şuurunu öğretebilmelidir.Bir baba kızına, 'Senin kıymetin, bakışlara sunulmanda değil, bakışlardan sakınılmandadır.' hissiyatını yaşatabilmelidir.Lâkin, kızını sakınmayı bilip oğluna bakışını indirmeyi öğretemeyen baba, vazifesinin ancak yarısını görmüştür.Hayâ, örtünenin olduğu kadar bakanın da borcudur.Eğlencenin kemali ölümdür. Ölçüsünü, haddini, edebini kaybeden eğlence önce utanmayı öldürür, sonra mahremiyeti, sonra da insanın içindeki o ince sesi.Bu yüzden MEB'den ve Yusuf Tekin'den istirhamımızdır!- Çocuğu koruma, törenin anlamını, okulun vakarını, öğretmenin haysiyetini yeniden hatırlatma zaruretimiz ehemdir, mühimdir.- Mezuniyet törenlerine bir sınır getirilmelidir.- Bu sınır yasak olsun diye değil, koruma olsun diye getirilmelidir.- Mezuniyet gecesi çıplaklık karnavalı değildir.- Öğretmen seyirci, öğrenci müşteri, veli de alkışçı değildir.Şimdi karar vermek zorundayız!Mezuniyet törenlerini yeniden edebin eşiği mi yapacağız, yoksa çocuklarımızı müşteri memnuniyetinin süslü vitrinlerinde kaybetmeye devam mı edeceğiz?
Kaynağa Git

İlgili Haberler