Ana içeriğe geç

Kırmızı kahve makinesi

Birinden çocukları alınıyor, birine parti veriliyor. Birinin üstü soyuluyor, birine koltuk giydiriliyor. Biri mazgaldan ekrana çağrılıyor, öteki tebligatla kürsüye.

Kırmızı kahve makinesi
Evrensel
16

Şendoğan Yazıcı

Fatoş Pınar Türker tutuklandıktan bir gün sonra mazgal açılıyor. Gardiyan SEGBİS diyor. Ekran açılıyor. Ekranda mahkeme salonu yok. Duvarda “Adalet mülkün temelidir” yazmıyor. Bir ofis var. Türker o ofisi kırmızı kahve makinesinden tanıyor. Savcı ona daha önce o makineden kahve ikram etmiş. Bir gün kahve ikram eden el, ertesi gün çocuklarına uzanıyor.

Savcı ekrandan konuşuyor. Çocukların reşit değil, değil mi? Velayet sende, değil mi? Sosyal Hizmetler alır. Sonra mal varlığını soruyor. Ya bana gelirsin konuşursun ya da elinden alırım. Soru gibi kurulmuş her cümle, aslında bir el koyma tutanağı.

Daha önce, gözaltında ahlaksızca davranmışlar. Eğil demişler, dön demişler. Bunun güvenlikle ilgisi yok; bunu yapan da biliyor, yaptıran da. Bu bir hatırlatma. Devlet, kapısından giren bedene önce sahibinin kim olduğunu söyler. Sonra ekrandan devam eder: Çocuğun benim, malın benim, annelik benim verdiğim izin. Soyma ile tehdit aynı cümlenin iki yarısıdır. Önce beden, sonra hayat. Önce çamaşır, sonra velayet. Önce eğil, sonra konuş.

Ve dikkat edin, burada hiçbir şey kural dışı değil. Çıplak aramanın yönetmeliği var. SEGBİS'in genelgesi var. Sosyal Hizmetler bir kurum, el koyma bir tedbir, tutukluluk bir koruma. Savcının ağzından çıkan her tehdidin mevzuatta bir karşılığı var. Devlet bir anneyi çocuklarıyla tehdit ederken suç işlediğini düşünmüyor, yetkisini kullandığını düşünüyor. Bedeni soymak hakkı. Çocuğu almak hakkı. Mülke el koymak hakkı. Hepsi imzalı, mühürlü, usulüne uygun.

O yüzden ekranda mahkeme salonunun görünmemesi bir aksaklık değil, itiraftır. Tören kalabalık içindir, iş ofiste görülür. Bir masa, bir ekran, bir kahve makinesi. Devletin kendine ayırdığı oda budur ve o odada hukuk değil sahiplik konuşulur.

O odanın kapısı tek yöne de açılmıyor. Aynı yargı geçen ay bir partinin kurultayını yok saydı. Mutlak butlan dedi, iki milyon üyenin iradesini tek kalemde sildi, koltuğa eski genel başkanı yazdı. Kemal Kılıçdaroğlu o koltuğa seçimle değil, tebligatla oturdu. Ve oturur oturmaz tanıdık bir dil konuşmaya başladı. İhraç ederiz. İtaat edersiniz. Temizlik yapacağız. Bu cümleleri daha önce duyduk; kürsüden duyduk, savcılık odasından duyduk, mazgaldan duyduk. Devletin grameri tektir, kim konuşursa konuşsun aynı çekimle çekilir.

Yan yana koyalım. Birinden çocukları alınıyor, birine parti veriliyor. Birinin üstü soyuluyor, birine koltuk giydiriliyor. Biri mazgaldan ekrana çağrılıyor, öteki tebligatla kürsüye. Türker'e Sosyal Hizmetler alır diyen mekanizma ile Kılıçdaroğlu'na buyur otur diyen mekanizma aynı mekanizma. Biri ceza, biri ödül; ikisi de aynı odadan çıkıyor. Velayeti alan el, vesayet dağıtmayı da bilir. Çocuğun velayeti, malın velayeti, partinin vesayeti. Devlet için hepsi aynı dosya türüdür.

Kılıçdaroğlu koltuğun hangi odadan gönderildiğini sormuyor. Sormaz, çünkü sorsa oturamaz. Ama biz biliyoruz o odayı. Mermer sütun yok, terazi yok. Bir masa, bir ekran, bir kahve makinesi. Tarih insanı oturduğu koltukla değil, o koltuğun geldiği odayla hatırlar.

Türker o odadan başı dik çıktı; öteki, yeni talimatlarını boynu bükük bekliyor. Birine eğil dediler, eğilmedi. Ötekine kimse eğil bile demedi. Türker salonda kadınlara dönüp ben utanmıyorum dedi, yapan utansın dedi. Soyulan bedenini geri aldı yani. Sonra hiç kimseye hakkımı helal etmiyorum dedi. Bir defter açıldı. Verilen koltuklar geri alınır; açılan defterler kapanmaz.

O kahve makinesi hâlâ orada duruyor. Savcı sabahları ondan kahve yapıyordur. Misafirine ikram ediyordur. Aynı odada bir anneye çocuklarını alırım diyordur. Sonra eve gidiyordur. Çünkü yaptığının yanlış olduğunu düşünmüyordur. Hakkı olduğunu düşünüyordur.

Kaynağa Git

İlgili Haberler