Veronica Swift 32 yaşında, 20 yılı aşkın bir caz kariyeri var, son 10 yılda ünü dünyayı sarmış durumda. Bu yazıyı okumaya başlamış herkes hemen şimdi elindekini bıraksın ve onun konserine bilet alsın, çünkü Veronica’nın aklınızı başınızdan alacak performansını kaçırır ve başkalarından dinlerseniz, pişman olursunuz.
Veronica Swift ana dilin bebop olduğu bir aileye doğuyor; babası Dizzy Gillespie ile piyano çalan, annesi Jon Hendricks’le şarkı söyleyen müzisyenler. Onlar turneler için yollarda, tabi Veronica da onlarla… Çocukluğu caz müzisyenlerinin etrafında, kulislerde, festivallerde, stüdyolarda geçiyor. Anne baba olarak özellikle çocuklarına müzik eğitimi vermek, öğretmenlik yapmak gibi bir amaçları yok. Ancak Veronica’nın bir özelliği var, absolut kulağa sahip, yani bir korna çalarsa, notası la mı, fa mı, biri kapı ziline basarsa, si mi, do mu… kulağı her sesi piyanonun üzerinde doğru notaya basabilecek gibi duyuyor. Durum böyle olunca içinde yaşadığı bütün müziği bir sünger gibi emiyor Veronica; öyle ki, annesi onu barok müzikle uykuya yatırırsa ninni gibi olur, rahat dalar diye düşünürken, Veronica barok müzikteki armonileri duyduğunda heyecandan yataktan fırlayıp Bach füglerini, prelüdlerini sabahlara kadar her notasıyla ezberliyor… Bunu yaparken 4 yaşında.
İlk kez 9 yaşında bir albüm kaydediyorlar Veronica için (2004) ama -araya bir Michael Jackson notu düşeyim- Michael Jackson’un babasının çocuklarına Jacksons Five ile yaptığı gibi para kazanmak için değil, eğlenceli olur, o zamanların bir anısı olur diye… Sonra 13 yaşında bir albüm daha yapıyorlar, parçalar hep yaşına uygun (2007). Bir de 21 yaşındayken, kanserle mücadele eden babasının vefatından önce onunla bir albüm kaydediyor (2015).
Uluslararası alanda gözlerin üzerine çevrilmesi yine 2015 yılına denk geliyor. Thelonious Monk Uluslararası Caz Enstitüsü’nün Vokal Yarışması’nda ikinci oluyor. New York’un köklü caz kulüplerinden Birdland’de her cumartesi düzenli olarak sahneye çıkması için teklif geliyor, arkası Amerika’nın içinde ve dışında konserlerle sürüyor… Pandemi 2020 yılında tüm dünyayı askıya aldığında en çok sahne sanatlarını etkiledi biliyorsunuz, ama Veronica için turneler dursa da üretim devam ediyor.
Benim Veronica’yı keşfetmem işte bu zaman denk geliyor. 2017’nin Kasım ayında onu tanıyan bir arkadaşımla beraber Birdland’deki konserini dinlediğimde, soluksuz kaldım. 23 yaşında ufak tefek bir kız çocuğu -öyle görünüyordu- bu kadar sofistike bir müzikteki ustalığıyla kulübü yıktı. O günden bir fotoğrafımız var, hiç haberim yok ki, sonradan arkadaş da olacağız.
Uluslararası lige çıkınca, caz alanındaki önemli plak şirketlerinden Mack Avenue ile anlaşıyor ve bu şirketten çıkardığı ilk iki albümü “Confessions” (2019) ve “This Bitter Earth” (2021) ile bugünün caz vokalleri arasında tepeye yerleşiyor. Dinleyiciden, caz müziğinin ustalarına, sektörün korkulu rüyası olmuş müzik eleştirmenlerine kadar Veronica’nın mucizevi sesi, sahici yorumu ve vokal paletindeki çeşitliliğine şapka çıkarmayan kalmıyor.
Böyle anlatınca çok güzel, fakat tüm bunlar olurken Veronica için her şey yolunda değil… Kimse tahmin etmese de caz müzik Veronica’nın gönlündeki müzik değil. Kendi sözleriyle “sanki bir kraliyet üyesinin geleneği devam ettirmek üzere üstlendiği asli bir görev, ailesine verdiği bir söz” gibi aslında… Bu durum dinleyicisine ve müzik sektörüne sürpriz olsa da onu yakından tanıyanların bildiği ipuçları var geçmişinde… Babası Hod O’Brien 58 yaşındayken Veronica dünyaya geliyor, babasıyla geçirdiği ömrünün çoğunda hastalıkla mücadele var. Yaşadıkları ev bir yangında kül oluyor. Babasının ardından, çok sevdiği kuzenini kaybediyor. Okuduğu müzik okullarında dahi -bu kadar kabiliyetli olmasına rağme- öğretmenlerle öğrencilerle zorluklar yaşıyor. İşte bu yıllarda Veronica, Queen, Janis Joplin, Led Zeppelin, Aerosmith, Alex Harvey Band gibi gruplara hayran ve lise orkestrasında rock ve metal söylüyor, kendi yazdığı bir rock operası var. Sadece caz değil, funk, soul, blues, opera birçok müzik türüne ilgili ama kendi hayatında baş edemediği duygularını akıttığı, belki de öfkesini ifade edebildiği müzik sert bir müzik.
Hayat çok enteresan, Veronica’nın 2021’de çıkardığı “This Bitter Earth” albümünün son parçası “Sing”, punk kabare türünde müzik yapan, bugüne kadar the Cure, Patti Smith, Cyndi Lauper gibi isimlerle aynı sahneyi paylaşmış, Coachella’dan Glastonbury festivaline davetli olmuş bir grup olan The Dresden Dolls’a ait. Veronica bu şarkıyı kendi albümünde söylediğinde, grubun davulcusu -aynı zamanda onun idöllerinden biri olan- Brian Viglione ile tanışıyor. Brian Viglione de Veronica’nın müzisyenliğinden -verdiği bir röportajdan alıntıyla- neredeyse korkacak kadar etkileniyor. Bu karşılıklı müzikal hayranlık bir romansa dönüşüyor ve birliktelikleri başlıyor. (2021) İşte Brian Viglione, Veronica’nın kariyerinde bir dönüşüm yapabilmesi için ihtiyacı olan güveni ona aşılayan kişi.
Veronica bunun ilk işaretlerini yine Mack Avenue Records’dan çıkardığı “Veronica Swift” albümünde veriyor. Şarkılar onun tabiriyle “TransGenre”, yani belirli bir tür yok, çeşitli müzik türleri arasında geziniyor… Albümde Duke Ellington, Nat King Cole, Freddie Mercury, Brian May, Beethoven, Antonio Carlos Jobim’in müzikleri, caz, rock, soul, opera, chanson, bossa nova türleri inanılmaz bir incelikle birbirine örülmüş durumda ve Veronica söylediği her tarzda o tarzın ustası. Fakat bu durum caz müzik sektörünün sevdiği bir şey değil. Sektör tutucu, sanatçılarını kalıplara, kategorilere sokmayı seviyor, öyle paketleyip sunmayı. Sadece iş insanlarını da mimlemeyelim, caz hayranlarından da bir kesim alıştığının dışına çıkmayı istemiyor.
Ben 2017 yılından beri Veronica’yı takip ediyorum, New York’tayken gidebildiğim her konserine gittim. Bu yazıya hazırlanırken onlarca röportajını dinledim. Kendisine seçtiği yeni yolda kendini yeniden doğurdu sayılır, onlarca parça yazdı, aranje etti, müzisyenlerini seçti, grubunun adını koydu, 2025 yılında rock grubu olarak Amerika’da ve Avrupa’da ilk konserlerini verdi, parçalarını yayınlamaya başladı.
Onun kadar özellikli, az rastlanır bir kabiliyet, bir sanatçı için bile kolay değil bu anlamda bir transformasyon. Söylediği şey şu: “Ben bir vokalist olmaktan önce bir hikâye anlatıcısıyım, sahneye çıktığımda -bu şarkı söylemek için olabilir, dans etmek veya tiyatro için- bir hikâye anlatıyorum. Caz bana aynı balenin diğer dans türlerine verdiği gibi tekniği, inceliği, zerafeti, sofistikasyonu, sanatçılığı verdi, benim temelim, ailemle kurduğum ilişkim oldu ama bana tarzım sorulduğunda, ben kendimi hikâye anlatıcısı olarak tanımlıyorum.”
Seyrek de olsa, müzik sektöründen gördüğü dirençten konuştuğu olmuş önceki canlı röportajlarında. Ben de bu yönde sorular sordum, ama ustaca geçmiş oraları, detay vermemiş. Sorularım biraz da biz vokalistlerin ilgisini çekecek şekilde, ama benim açımdan toplamında ortaya çıkan şey şu oldu. Bazen bir sanat seyircisi olarak bir performansın ardından kendimize soruyoruz, bu kadarı nasıl olabilir, bu insanlar bu dünyadan değiller mi diye… Yetenek bir yere kadar! O sanatçılarda özüne sadakat, ömürlük bir çalışma, adanmışlık ve disiplin var. Artık sözü Veronica’ya bırakıyorum:
Veronica inanılmaz bir sesiniziz var, ama sizin gibi inanılmaz bir vokalist olmak için güçlü, güzel bir ses yeterli değil. Ne söylerseniz sanki o tür müzikle büyümüşsünüz gibi sahici oluyor. Farklı müzik türlerini tanımak, engin bir bilgi gerektiriyor ama aynı zamanda bu türleri ortaya koymak için teknik lazım. Size vokal tekniğini kim öğretti, enstrümanını nasıl geliştirdiniz ve bugün hâlâ nasıl çalışıyorsunuz?
Güzel sözlerin için teşekkür ederim, benim için çok değerli. Vokal tekniğimi nasıl geliştirdiğim bir karışım aslında. Annemin öğrencileri olurdu, o vokal teknik öğretirken duyardım, kendim özel opera/şan dersleri aldım, aynı zamanda caz ustalarının kayıtlarını ve sololarını notaya dökerek deşifre ederdim. Bunlardan belki de daha fazlasını soul ve R&B parçaları, Motown sanatçılarını, rock ve delta blues kayıtlarını deşifre ederek öğrendim. Çünkü teknik sadece bir şarkıcının “akademik anlamda doğru” şarkı söylemesinden gelmiyor. Ayrıca bugün hala Bach füg ve prelüdlerindeki her sesi ayrı ayrı söylüyorum, entonasyonumu, ses ve nefes kontrolümü güçlendirmek için.
Tekniğim sadece sesimle çalışmaktan da gelmedi, enstrüman çalmayı öğrendim, piyano, trompet, oto harp ve flüt çalmayı, bir de tap dans etmeyi öğrendim. Bunların hepsi ayrı ayrı sesimle ilgili müzisyenliğimin başka bir yönünü geliştirdi. Bugün o deşifre ettiğim nota serilerini görüyorum, trompeti tuşluyormuş gibi doğaçlama yapıyorum.
Peki senenin neredeyse 300 günü seyahat ederken sesinizi nasıl koruyorsunuz? Vokal sağlık rejiminiz nedir? Bize verebileceğiniz tüyolar var mı?
Dinlenmek, dinlenmek, dinlenmek. Çay, limon, bal, zencefil, buhar… bunları ne kadar kullanırsanız kullanın, kısılmış bir sesi geri getiremezsiniz… Steroid (kortizon) kullanırsanız durum başka, fakat bu tehlikeli ve buna başvurmak zorunda kalıyorsanız, yandınız demektir, hayatınızı gözden geçirmeniz gerekir. Neyse ki, benim hiç kullanmam gerekmedi.
Kendi düzenim şöyle: Ilık su içiyorum, uykuma dikkat ediyorum, her zaman bir buhar makinası ve hava nemlendiricisi kullanıyorum uçaklardaki ve otellerdeki kuru havaya karşı. Bir gecede iki show’um varsa, arada hayranlarla sohbet etmeye çıkmıyorum. Hayranlar buna biraz bozulabiliyor, münzevi bir insanmışım gibi düşünebiliyorlar ama ben sesimi koruyorum. Öyle düşünmeyebilirsiniz ama benim de sınırlarım var.
Yıllarımı aldı, bugün artık benim için ideal olanı buldum. Yoğun, yüksek oktanlı aranjmanlarını benim yaptığım parçalar ve benim akrobatik şarkı söyleme biçimimle biliyorum ki, arka arkaya dört gece şarkı söylersem, en az bir gece dinlenmem lazım. Aynı gecede iki konser yapmayı tercih etmiyorum, ancak bir mekanla anlaşmam varsa, bunu en fazla üç günle sınırlı tutuyorum. Eğer sahneye çıkacağım gün uçakla seyahat etmem ve sabah 6’dan önce uyanmam gerekiyorsa, kesinlikle ertesi gün çalışmıyorum.
Rock konseri yaptığımda, kesinlikle alkol almıyorum ve rock show’um için tabi fiziksel egzersizim, nefes egzersizlerim, esneme hareketlerim, bir dolu kuralım var… Bunlar sadece birkaçı.
Caz müziğin anadil gibi konuşulduğu bir aileye doğdunuz, absolut kulağınız var, zamanı harika tutabiliyorsuuz ve çok güçlü, içten gelen bir “swing” duygunuz var. Diğer yanda dünyanın her yerinden bu müziğe çekilen bu anlamda beceri seti oluşmamış bizler varız… Bir öğrenci size geldiğinde nereden başlıyorsunuz?
Elimde herkese uyguladığım bir müfredat yok. Yeni bir öğrenciyle çalışmaya başladığım zaman hedefi nedir diye sorarım. Öğrencinin ihtiyacı ne ve müzikte ne yapmak istiyor bunu anlarım. Caz bir dil esas olarak. Kendinize sorun, yeni bir dil öğrenirken akıcı hale getirmek için ne yaptınız. Belirli kalıplar öğrendiniz, sonra o kalıpların içinden birkaç kelimeyi değiştirdiniz. Bu müziği öğrenmek için de esasen yapmanız gereken bu kültürde, bu dili iyi konuşan kişilerle yoğrulmak. Sadece albümleri, kayıtları dinleyerek olmuyor. Ayrıca tabi bende işe yaramış egzersizler gösteriyorum, mesela öğrencinin “swing” duygusu oturmamışsa, metronomu cazda alışılagelen 2. ve 4. vuruş yerine, 1 ve 3’e kurarak şarkı söylemek veya doğaçlama yapmak fark ediyor.
Caz kariyerinizin son 10 yılda almış başını giderken bir noktada dediniz ki, artık benden bekleneni değil, kalbimdekini dünyayla paylaşmak istiyorum. Nasıl oldu? DAME ismi, fikri nasıl doğdu? Röportajlarınızı dinledim, “benim bir görevim var” diyorsunuz. Anlatır mısın bu nedir?
Son 10 yılın büyük çoğunluğunda ben başka insanları memnun eden şarkıları söyledim. Başarı getirecek bütün çabayı sergiledim ama kalbim orada değildi. Bunun değişmesi gerektiğini biliyordum, çünkü sahnede kendi yazdığım teatral rock diyebileceğiniz, Queen’in, Boston’un, Led Zeppelin’in müzikleri gibi şarkıları söylediğim zaman gerçekten yaşadığımı hissediyordum. Ne zaman ki, rock idolüm davulcu Brian Viglione’la tanıştım, o bir şarkı yazarı ve rock vokalisti olabileceğime dair kendime, yeteneklerime inanmam ve hayalimin peşinden gitmem konusunda bana güven aşıladı.
2024 yılında Fransa’nın kültür ve sanat hayatına katkıda bulunan sanatçılara verdiği Edebiyat ve Sanat Şövalyesi ünvanını alırken, tam bu sırada bugün rock grubumun adı olan DAME fikri sanki yukarıdan bir mesaj gibi geldi. “Dame” kadın şövalye veya sofistike kadın anlamına geliyor. Önümde Jeanne d’Arc, Olympe de Gouges, Josephine Baker gibi tarihteki güçlü kadın figürleri belirdi. Hissettiğim şey şu oldu, bu konu “benim müziğim” olmaktan çok daha öte, burada herkese hitap edecek bir mesaj var: “Başkalarının senin için istediği hayatı yaşamak zorunda değilsin, hayatını kendi istediğin gibi yaşamak, yaratmak için özgürlüğün var, sen bunu yaptıkça başkalarına da ilham olacaksın.” Bugün biliyorum ki, bu benim müziğim değil, hayat amacım.
Sizi hiç dinlememiş ve “TransGenre” terimini hiç duymamış birine nasıl anlatırsınız yaptığınız müziği?
TransGenre aslında bir stil değil, bir felsefe. Bu felsefe etrafında bir yaratım süreci. Cazdan rock’a, Veronica Swift’ten DAME’e müzik türlerini limanlar, rıhtımlar olarak düşünürseniz, TransGenre dinleyiciyi birinden diğerine taşıyan feribot oluyor. Ama sadece rock veya pop bir parçayı swing duygusuyla çalmaktan bahsetmiyorum. TransGenre’yla benim yaptığım farklı stillerde iki veya üç parçanın içindeki ortak unsurları birleştirerek ve bu parçaların orjinallerine, bestecilerinin bunları yazarken aslında ne kastetmiş olduklarına saygı duruşunda bulunarak yeni bir şey yaratmak… Aynı zamanda süregelen, her an işleyen bir deney süreci.
Kendim bizatihi sizi tanıyanların bu yeni yolunu anlayamadıklarını, caza sadık kalsanız daha iyi olacağını söylediklerini duydum, sosyal medyadan takip edenlerin şüpheyle yaklaştıklarına da şahit oluyorum. Aklıma Miles Davis’in her 10 yılda müziğini baştan tanımlayarak belirli bir kesim hayranını geride bırakması geliyor… Diğer yanda sizin röportajlarınızdan yola çıkarak soruyorum, müzik sektörü de direnç gösteriyor sizi bir kategoriye yerleştiremediği için. Ne diyorsunuz? Siz tatmini, başarıyı nerede buluyorsunuz?
Müziğimi yaparken ben belirli bir dinleyici, hayran kitlesine hizmet etmenin peşinde değilim. Bu süreç bana şunu da gösterdi, yaratıcı enerjimi kalıplara sıkışıp kalmayı tercih eden değil, açık fikirli hayranlarım için kullanmayı tercih ediyorum. Bu müzik yapılmamış, denenmemiş bir şeyi yapmaları için ilham olsun istiyorum. Mesajım yukarıda da söylediğim gibi herkesin özgürce kendi gibi olması.
Bir vizyon doğrultusunda birkaç müzikal fikri alıp onları beni tatmin edecek şekilde birleştirir, işletirsem kendi yaratıcı hedefimi gerçekleştirmiş oluyorum _ki bu çoğu zaman pürist caz hayranlarını ve müzik sektöründe geleneğin bekçileri dışarıda bırakmak oluyor_ ama başka türlüsü artistik açıdan kendimi kısıtlamak olur ve bu çok anlamsız. Geçmişe bakacak olursak, müzikte çığır açan Duke Ellington, Charlie Parker, Thelonius Monk, Nina Simone, Queen, Charles Mingus, Miles Davis ve daha fazlası kesinlikle böyle hareket etti.
Bonus
Festivalde Veronica Swift’i caz söylerken dinleyeceksiniz. Ben Veronica’ya bu röportajı yapabilir miyiz diye sorduğumda ona zaten hayrandım, bitirdiğimde hayranlığım ikiye katlandı.16 yıla yakın kurumsal hayatta çalıştım, Veronica kadar hızlı ve düzgün çalışan birisini az gördüm. Dünyada sanırım sadece ergen kızlar arasında bir deliliğe dönüşmüş Taylor Swift hayranlığı varken - bunlara Swiftie deniyor - ben de Veronica Swift’e tutkuyla bağlı başka bir Swiftie profili sergiledim gördüğünüz gibi… Ama konserine gidin, albümünü, YouTube videolarını dinleyin, bana hak vereceksiniz.
İyi ki varsın Veronica Swift!