Uluslararası ilişkiler sahnesi, maskelerin en hızlı değiştiği ama çıkar ilişkilerinin hep baki kaldığı acımasız bir tiyatrodur. Bu tiyatronun en uzun soluklu ve en kudretli aktörlerinden biri olan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), kurulduğu 1949 yılından bu yana dünyaya tek bir vaat sundu: Hür dünyayı, ortak değerler ve demokrasi temelinde korumak.
Ancak tarihin amansız arşivi açıldığında, bu parıltılı ambalajın altından bambaşka bir manzara çıkıyor. Yakın zamanda Ankara’da gerçekleştirilen ve İttifak'ın geleceğinin tartışıldığı NATO Zirvesi'nde de benzer bir retorik sahnede yerini aldı. Zirve koridorlarında "Demokrasiyi güvenlikten ayrı görmek İttifak'ı zayıflatır" cümleleri yankılanırken, bu söylemin gerisinde yatan asıl gerçeklik, çeperdeki ülkelerin egemenlik haklarının jeopolitik zorunluluklar uğruna nasıl paranteze alındığıydı.
DEĞERLER İTTİFAKI MI, ÇIKAR MUHAFIZLIĞI MI?
Tarihsel gerçeklik şudur ki; NATO hiçbir zaman öncelikli olarak bir "demokrasi ihraç mekanizması" olmadı. O, İkinci Dünya Savaşı sonrasında şekillenen iki kutuplu dünyada, Batı burjuva devletlerinin ve küresel kapitalist sistemin çıkarlarını Sovyet tehdidine karşı korumak üzere dizayn edilmiş askeri-politik bir kalkandı. Nitekim bu koruma kalkanının sınırları, yeri geldiğinde müttefik ülkelerdeki antidemokratik rejimleri beslemekten çekinmedi.
Örneğin Soğuk Savaş boyunca faşist Franco İspanyası, sırf antikomünist cephede yer aldığı için Batılı güçler tarafından ekonomik ve askeri yardımlarla ayakta tutuldu. Kore ve Vietnam'da bizzat ülkelerin iç işlerine müdahale edilerek ulusal bütünlükleri tarumar edilirken, milyonlarca insanın yaşam hakkı küresel güç mücadelelerinin istatistiğine dönüştürüldü.
Daha da vahimi, İttifak’ın kurucu ve lokomotif gücü olan ABD’nin "arka bahçesi" olarak gördüğü Latin Amerika’da sergilediği tutumdu. 1973 yılında Şili'de halkın oylarıyla iktidara gelen sosyalist Salvador Allende yönetiminin, Washington destekli kanlı bir askeri darbeyle devrilip yerine General Pinochet'nin faşist diktatörlüğünün inşa edilmesi, "hür dünya" savunucularının gerçekte hangi safta durduğunu gösteren en net turnusol kâğıdı oldu. Küba’nın on yıllardır süren ve adayı iktisadi olarak nefessiz bırakan acımasız ablukası da bu hegemonyanın başka bir boyutuydu.
SOĞUK SAVAŞ SONRASI YENİ DÜNYA DÜZENİ VE ‘ABLUKA’
1991'de SSCB’nin dağılması ve Varşova Paktı'nın (1955-1991) tarihe karışmasıyla birlikte, NATO’nun varlık gerekçesinin ortadan kalkması bekleniyordu. Aksine, İttifak sınırlarını Doğu'ya doğru genişletirken, ABD öncülüğündeki tek kutuplu dünya nizamının küresel jandarmalığına soyundu.
• Libya, bizzat NATO müdahalesiyle bir devlet olarak işlevsizleştirildi; daha birkaç ay öncesine kadar Fransız saraylarında çadır kuran Kaddafi, yine aynı güçlerin koordinasyonuyla devrilerek ülke bir iç savaş girdabına sürüklendi.
• Irak ve Suriye'nin kaderi, demokrasi getirme vaadiyle yola çıkan ama geride yalnızca yıkım, mezhep savaşları ve otorite boşluğu bırakan müdahalelerle mühürlendi.
• Afganistan, önce Sovyet işgali, ardından yirmi yıl süren ABD/NATO operasyonlarıyla yönetilemez ve geleceği ellerinden alınmış bir coğrafyaya dönüştürüldü.
• Ortadoğu kan ağlarken; Filistin ve Lübnan, Batı'nın sınırsız askeri ve diplomatik desteğini arkasına alan İsrail tarafından haritadan silinmeye çalışılırken, kendilerini "insan hakları havarisi" ilan eden NATO başkentlerinden yükselen cılız sesler, uluslararası hukukun iflasının en net tescili oldu. İran’a ABD ve İsrail tarafından düzenlenen saldırılar aynı bakış açısının ve uygulamaların bir parçasıdır.
DARBELER, BAĞIMLILIK VE ‘DEMOKRASİ DİLENCİLİĞİ’
Türkiye'nin NATO serüveni de bu asimetrik bağımlılık ilişkisinden azade değildir. 1952'de ittifaka dahil olan Türkiye, her ne kadar Sovyet tehdidine karşı bir güvenlik şemsiyesine kavuşmuş olsa da, bu üyeliğin bedelini iç siyasetinin ve askeri yapısının vesayet altına girmesiyle ödedi. Türkiye’de demokrasinin askıya alındığı askeri darbelerin arkasındaki NATO ve müttefik desteği, ülkemizi emperyal çıkarlara bağımlı kılma ve olası bir "eksen kaymasını" engelleme stratejisinin doğrudan bir sonucuydu.
Bugün, Ankara'daki NATO Zirvesi gibi uluslararası arenalarda müttefiklerden "demokrasi, adalet ve eşit ortaklık" dilenmek, en hafif tabiriyle tarihsel bir safdilliktir. NATO; yapısal olarak çeperdeki ülkeleri kendisine bağımlı kılan, kendi sınırları içindeki hukuk sistemini ve demokratik kurumları ancak kendi çıkarlarına hizmet ettiği ölçüde önemseyen askeri bir aygıttır.
Allende mi olmak, Pinochet mi? Siyasi tarihin önümüze koyduğu bu sert soruda, emperyalizmin tercihi her zaman kendi çıkarlarına biat eden Pinochet'lerden yana olmuştur.
HALKIN İRADESİNE DAYANAN EGEMENLİK
Eğer bu topraklarda gerçek, kalıcı ve onurlu bir demokrasi inşa edilmek isteniyorsa, bunun yolu egemen güçlerin icazet koridorlarında dolaşmak ya da askeri paktların güvenlik vaatlerine sığınmak değildir.
Gerçek bir demokratik hukuk devleti;
1. Dışa bağımlı olmayan, kendi bağımsız ve milli politikalarını geliştirebilen,
2. Gücünü küresel odaklardan değil, yalnızca kendi halkından ve meşruiyetinden alan,
3. Evrensel insan haklarını, özgürlükleri ve hukukun üstünlüğünü bir pazarlık aracı değil, kendi yurttaşlarının en doğal hakkı olarak gören bir siyasi iradeyle kurulabilir.
Nihai olarak; askeri hegemonyanın gölgesinden demokrasi çıkmaz. Türkiye’nin ve bölge halklarının kurtuluşu, kendi demokratik kurumlarını içeride tahkim etmekten ve küresel vesayet odaklarına karşı onurlu, bağımsız, özgürlükçü ve hukukun üstünlüğüne dayalı bir iktidar anlayışı ile sağlanabilir.