Türkiye son 66 yılın en yağışlı dönemini geçirse de uzmanlara göre bu tablo yangın riskini azaltmıyor; aksine hızla büyüyen ot, çalı ve ince dallar yaz sıcaklarında kolay tutuşan yakıta dönüşebilir. El Niño ve artan sıcaklıklar riski büyütürken, asıl önceliğin yangın çıkmadan yakıt yükünü azaltmak olduğu vurgulanıyor
Türkiye, son 66 yılın en yağışlı dönemini geçirdi. Geçen ekimden 2026 Nisan’ına dek son 7 aylık su yılı yağışları hakkında bir rapor hazırlayan Meteoroloji Genel Müdürlüğü’ne göre, yağışlar mevsim normallerinin yüzde 29, geçen yılın aynı döneminin ise yüzde 72 üzerinde. Bölge bazında bakarsak, 2025 su yılına kıyasla Marmara’da yüzde 55, Ege’de yüzde 75, Doğu Anadolu’da yüzde 82, İç Anadolu’da yüzde 88, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu’da ise yüzde 100’den fazla oranda artış var. İlk başta tüm bu manzara, yaklaşan yangın sezonu için iyiye işaret gibi görünebilir ancak işin aslı öyle değil. Yangın ekolojisi uzmanı Doç. Dr. Okan Ürker’e göre yağışlı dönemler yanıltıcı bir rahatlamaya yol açıyor.
Bitkiler yangın yakıtına dönüşebilir
Yangın riskinin yağmurun miktarıyla değil, bu yağışların ardından çevrede biriken yanıcı maddelerle alakalı olduğuna değinen Doç. Dr. Ürker, “Yaz aylarında bu materyallerin ne kadar hızlı kuruduğu da diğer faktör. Yağışlı dönemde hızla gelişen otsu bitkiler, yüksek sıcaklık, düşük nem ve kurutucu rüzgarla kısa sürede kolayca tutuşan yakıtlara dönüşebilir” diyor. Bu durum özellikle otsu bitkiler, ince dallar ve çalı tabakalarında büyük bir kütlesel artışa yol açıyor. İlkbaharda serpilen bitki örtüsü yaz sıcaklarıyla kuruduğu zaman, yangının kolayca tutuşmasına ve hızla yayılmasına sebebiyet veren yanıcı maddeler halini alıyor. Her orman ekosisteminde yanıcı madde yükü değişkenlik gösteriyor. Hem otsu hem odunsu yakıt yükünün ne kadar arttığını kesin olarak söyleyebilmek için arazi saptamaları lazım. Fakat Doç. Dr. Ürker’e göre en doğru ve temkinli ifade şu: “Özellikle bu yıl, tutuşma ve yayılma riskini çok arttıran ince yakıt yükü bakımından geçen yıla kıyasla daha dikkatli olunması gereken bir yangın sezonuyla karşı karşıyayız.”
El Niño risk çarpanı
Doç. Dr. Ürker, yağışların ardından hızlı bir kuruma dönemi geldiğinde peyzajda çok daha fazla yanıcı madde bulunabileceğini söylüyor. Mekanizma şöyle: “Otsu bitkiler, makilerin altındaki örtüler, yol ve tarla kenarlarındaki bitkiler yağışlı dönemlerde çok hızlı gelişir. Eğer yaz başından itibaren ani sıcaklık, düşük bağıl nem, kurutucu rüzgar ve yağışsızlık olursa, tüm bunlar çok kısa sürede kuru, ince ve kolay tutuşabilen ölü bir örtüye dönüşür. Bu tarz ince yanıcı maddeler ise yangının başlaması ve hızla yayılması açısından son derece kritik.” Üstelik tek tehdit ormanların içiyle sınırlı değil. Doç. Dr. Ürker, tarım alanları ve anız bölgeleri, yol kenarları, boş parseller, yazlık siteler ve kırsal mahalleler, makilik alanlar, enerji nakil hatları çevresi ve ormanla temas eden yerleşimlerin de ciddi tehlike altında olduğunu belirterek ekliyor: “2025’te Türkiye’deki yangınların önemli bir kısmı orman dışı alanlarda başlayarak rüzgar ve sıcaklık etkisiyle ormana sıçradı.” Üstelik ilave bir risk çarpanı olarak denklemde El Niño da var. NOAA’nın Mayıs 2026 değerlendirmesine göre temmuz ayına kadar El Niño koşullarının gelişme ihtimali yüzde 82. Ayrıca 2026-2027 kışına kadar sürme olasılığı da çok yüksek. Doç. Dr. Ürker; El Niño’nun Türkiye’nin de içinde bulunduğu Akdeniz havzasına doğrudan ve her seferinde aynı etkiyi yapmadığını söylüyor ama altını çizdiği bir husus var: “Küresel sıcaklıkların artmasına, yağış rejimlerinin değişmesine ve bazı bölgelerde kuraklık ile sıcak hava dalgası olasılıklarının artmasına neden olabilir. Akdeniz gibi zaten yaz kuraklığı, sıcak hava dalgaları ve insan kaynaklı tutuşmalardan muzdarip bir bölgede El Niño, ilave bir risk çarpanı olarak görülmeli ve yangın sezonuna etkileri dikkatle izlenmeli.” Bölgesel olarak başta Ege ve Akdeniz kuşağı olmak üzere, Marmara, Batı Karadeniz ve iç kısımlardaki geçiş bölgelerinde yangın riski daha fazla.
Tehlike yangın öncesi azaltılmalı
Doç. Dr. Ürker’e göre yangınla mücadelede kontrol edilmesi gereken temel parametre net: Yakıt yükü. “Yangının oluşumunda ısı, oksijen ve yanıcı madde gerekir. Oksijen zaten havada olduğundan yönetemeyiz. Isı kaynağını yani tutuşmayı eğitim ve denetimle azaltabiliriz ama tamamen ortadan kaldıramayız. Yıldırım gibi doğal nedenlere ek olarak insan kaynaklı ihmal ve kazaları hiçbir zaman sıfıra indiremeyiz. O halde demek ki, yangın üçgeninde bizim en somut biçimde yönetebileceğimiz unsur yanıcı maddeler. Ormandaki kuru dal, yaprak, ot, çalı, devrik ağaç ve yerleşim çevresindeki yanıcı materyaller ne kadar fazla ve kesintisizse, yangın o kadar hızlı yayılır ve kontrolü o kadar zorlaşır. Bu yüzden yakıt yükü yönetimi, yangının çıkmasını olmasa da afete dönüşmesini önlemenin en kritik araçlarından biri.” Burada amaç yangının tepe yangınına dönüşmesini, yerleşim yerlerine sıçramasını ve kontrol edilemez bir şiddete ulaşmasını engellemek. Ayrıca hazırlık meselesi de Doç. Dr. Ürker’e göre aciliyet taşıyor: “Mayıs ayı itibarıyla 2026 yangın sezonuna hazırlığın büyük ölçüde tamamlanmış olması gerekirdi. Haziran, temmuz ve ağustos aylarına gelindiğinde artık geç kalınmış olacak. Çünkü yakıtlar kuruyacak, sıcaklık artacak, rüzgar güçlenecek ve operasyonel risk yükselecek. Yangın başarısı yalnızca envanterdeki sayıyla değil, yangın olmadan önce riskin ne denli azaltıldığıyla ölçülmeli.”
Açıklananların yarısı yangın hattında
Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı’nın açıklamasına göre hava filosu 2025'teki 27 uçak, 105 helikopter ve 14 İHA’dan oluşan 146 araçlık envanterden 28 uçak, 119 helikopter ve 14 İHA’dan oluşan 162 araçlık bir filo düzeyine erişti. Havadan su atma kapasitesi 438 tondan 462 tona çıktı. Orman işçilerinin sayısı 25 binden 28 bine yükseldi, yangın gönüllülerinin sayısı 138 bini aştı. Orman Genel Müdürlüğü’nün (OGM) 2025 Faaliyet Raporu’na göre 23.4 milyon hektarlık orman alanı var. Bu alanın yüzde 64’ü yangına birinci ve ikinci derecede hassas. 14.9 milyon hektarlık orman arazisi doğrudan yangın tehdidi altında. 28 bin orman işçisini düşünürsek, işçi başına yangın tehdidi altında bulunan arazi 534 hektar. Bu da hemen hemen 750 futbol sahasına denk. Üstelik Öz Orman-İş Sendikası Başkanı Settar Aslan’a göre bu işçilerin hepsi yangın söndürme faaliyetlerinde görevli değil. OGM bünyesinde çalışan toplam işçi sayısı. Aslan sözlerine “Türkiye genelinde 776 yangın gözetleme kulesinde üç vardiya esasına göre görev yapan 2 bin 328 çalışan bulunuyor” diyerek başlıyor ve devam ediyor: “Ayrıca OGM envanterinde bulunan 1786 arazözün her birinde görev yapan şoför ve personel de var. Bunlara ilk müdahale araçları, su ikmal araçları, dozerler, greyderler, ekskavatörler, bakım-onarım ekipleri, haberleşme personeli, lojistik destek ekipleri ve fidanlıklarda çalışan işçiler eklendiğinde, 28 bin kişilik kadronun tamamının yangın hattında çalıştığı söylenemez. Büyük yangınların yaşandığı dönemlerde sahada fiilen görev yapan personel sayısı hemen hemen 14-15 bin seviyelerinde. Bugün elimizdeki araç ve ekipman sayısı artıyor. Bu sırada bunları kullanacak yetişmiş insan gücüne olan ihtiyaç da artıyor. Bir arazözü satın almak mümkün ancak o arazözün başına tecrübeli bir orman işçisini koyamadığınız sürece tek başına hiçbir araç yangını söndüremez.”
Yöreyi bilen personel şart
Orman-İş Sendikası Başkanı Birol Gök ise konuya başka bir açıdan bakıyor: “Orman işçilerinin istihdamında en kritik husus, yangın hattındaki bölgeleri bilmeyen personellerin buralarda görevlendirilmesi. Konya’da, Kahramanmaraş’ta görevli işçiyi siz Muğla’daki bir yangına yönlendirdiğinizde yöreyi bilmiyor. Geçmişteki yangınlarda bu nedenle acı kayıplar yaşadık. Filonun genişletilmesi elbette çok olumlu fakat asıl söndürmeyi insan gücü olmadan yapamazsınız. Özellikle yol kenarlarının temizliği yangınların önüne geçmekte mühim. Unutmayalım ki yangınların büyük bölümü insanlardan kaynaklanıyor.” Yağışlı dönemleri takip eden yıkıcı yangın sezonları yalnız Türkiye’ye has değil. Nature Reviews Earth & Environment dergisinde yayımlanan ve University of California, Los Angeles’tan iklim bilimci Dr. Daniel Swain’in öncülük ettiği araştırma, çok yağışlı ve çok kurak koşullar arasındaki dalgalanmaları “hidroklimatik şok” olarak nitelendiriyor. Araştırmacılara göre iklim değişikliği bu dalgalanmaları şiddetlendiriyor. Atmosfer nemi hem emip hem de salabilen bir süngere benzetiliyor. Daha sıcak atmosfer her 1 derece ısınmada yüzde 7 daha fazla su buharı tutuyor. Bu da bitkilerden ve topraktan daha fazla nemin çekilmesine yol açarak daha kurak koşullara kapı açıyor. Aynı zamanda yağışı ise daha şiddetle veriyor. Tüm bu faktörler de hem bitkilerin hızlı büyümesine hem de bitki örtüsünün kurak mevsimlerde yanıcı maddeye dönüşmesine sebep oluyor. 20’nci yüzyılın ortalarından günümüze çok yağışlı ve çok kurak koşullar arasındaki bu tür dalgalanmalar yüzde 31-66 arası artmış durumda. Araştırmacılara göre en fazla risk Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Güney Asya bölgelerinde ki Türkiye de bu kuşağın içinde yer alıyor.