Ana içeriğe geç

Dezenflasyon süreci; üretimi ve finansmana erişimi destekleyen adımlarla güçlendirilmeli

Anadolu iş dünyası temsilcileri, üç yıllık Dezenflasyon Programı'nı EKONOMİ gazetesine değerlendirdiler, dezenflasyon sürecinin sahadaki gerçekler gözetilerek, üretimi ve finansmana erişimi destekleyecek tamamlayıcı adımlarla güçlendirilmesi çağrısında bulundular. Uygulanan sıkı para politikası ve yüksek faiz ortamının reel sektör üzerinde ciddi baskı oluşturduğuna dikkat çeken oda ve borsa başkanları üretim, yatırım, ihracat ve istihdamın korunmasının en az fiyat istikrarı kadar hayati önemde olduğu görüşünde birleştiler.

Dezenflasyon süreci; üretimi ve finansmana erişimi destekleyen adımlarla güçlendirilmeli
Ekonomim.com
16

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, 2023 Haziran ayında göreve geldiğinde "dezenflasyon programı" diye anılan ekonomi programını yürürlüğe koydu. Temel amacı, yüksek enflasyonunu kademeli olarak düşürüp kalıcı fiyat istikrarını sağlamaktı. Program tek bir araçtan değil, para politikası, maliye politikası, gelirler politikası ve yapısal reformların birlikte kullanılmasından oluşuyordu. Başlıca hedefleri arasında sıkı para politikası ile faizleri enflasyonu düşürecek seviyelerde tutmak; kredi büyümesi ve iç talebin yavaşlatılması, enflasyon beklentilerinin aşağı çekilmesi amaçlanıyordu. Bunun için de mali disiplin ve sıkı maliye politikası ile kamu harcamalarının kontrol altında tutulması, tasarruf tedbirleri uygulanması, bütçe açığının azaltılması hedefleniyordu. Bir yandan da maliye politikasının para politikasını desteklemesi, ücret artışlarının enflasyonu besleyen bir ücret-fiyat sarmalına dönüşmemesi öngörülüyordu.

Asgari ücret, memur maaşları ve diğer gelir düzenlemelerinde enflasyon hedefleri dikkate alınıyordu. Elektrik, doğalgaz, akaryakıt, vergi ve harç gibi kamu tarafından belirlenen veya etkilenebilen fiyatların enflasyon hedefleriyle uyumlu ayarlanması amaçlanıyordu. Arz yönlü politikaların uygulanmasında gıda, konut ve enerji gibi alanlarda arzı artıracak önlemler alınacak, üretim kapasitesini ve verimliliği artıracak önlemlere öncelik verilecek, enflasyonun sadece talep değil, arz kaynaklı nedenleriyle de mücadele edilecekti. Dış ticarette dalgalı kur rejiminin sürdürülmesi, cari açığın azaltılması, döviz rezervlerinin güçlendirilmesi hedefleniyordu. Verimliliği artıracak reformlar, kayıt dışılıkla mücadele ve yatırım ortamının iyileştirilmesi ile uzun vadede sürdürülebilir büyüme ve düşük enflasyonun birlikte sağlanması hedefleniyordu. Özetle programın temel varsayımı önce iç talep yavaşlatılacak, enflasyon beklentileri kırılacak, kamu maliyesi sıkı tutulacak; ardından enflasyon kademeli olarak tek haneye düşerken ekonomik dengeler daha sağlıklı hale gelecekti. Peki aradan geçen 3 yılda neler yapıldı, neler yapılmadı, neler yapılmalı? Bu soruları Anadolu iş dünyasının ileri gelen isimlerine sorduk. Dezenflasyon programının üçüncü yılında süreci kapsamlı biçimde değerlendiren ve makroekonomik istikrarın sağlanması, enflasyonun düşüş eğilimine girmesi ve öngörülebilirliğin artmasını olumlu bulan iş dünyası temsilcileri EKONOMİ’ye yaptıkları değerlendirmede; uygulanan sıkı para politikası ve yüksek faiz ortamının reel sektör üzerinde ciddi baskı oluşturduğuna dikkat çektiler. Üretim, yatırım, ihracat ve istihdamın korunmasının en az fiyat istikrarı kadar hayati olduğunu vurgulayan başkanlar, dezenflasyon sürecinin sahadaki gerçekler gözetilerek, üretimi ve finansmana erişimi destekleyecek tamamlayıcı adımlarla güçlendirilmesi çağrısında bulundular. İşte başkanların 3 yıllık dezenflasyon sürecine ilişkin görüşleri, eleştirileri, destekleri ve sorunlara çözüm önerileri:

Gaziantep Ticaret Odası Başkanı Mehmet Tuncay Yıldırım:

Dezenflasyon zorunluydu, bedeli reel sektör ödüyor

■ Haziran 2023’te başlayan ve bugün üçüncü yılına giren dezenflasyon programını, Türkiye ekonomisinin makro dengelerini yeniden kurmak, öngörülebilirliği artırmak ve Türk Lirası’nın uluslararası piyasalardaki güvenilirliğini tesis etmek açısından kaçınılmaz bir adım. Bu süreçte; KKM sarmalından çıkılması, Merkez Bankası rezervlerinin güçlenmesi, risk priminin (CDS) düşmesi ve cari açığın gerilemesi, makro istikrar adına son derece önemli ve olumlu gelişmelerdir. Enflasyonun yüzde 30’lu seviyelere gerilemesini elbette memnuniyetle karşılıyorum. Ancak programın doğası gereği uygulanan sıkı para politikasının, mikro ölçekte reel sektör üzerinde oluşturduğu ağır faturayı da görmezden gelemeyiz. İçeride enflasyonla kararlılıkla mücadele ederken, dışarıdaki jeopolitik gerçekleri ve küresel ticaretteki kırılmaları göz ardı edemeyiz.

Bugün gelinen noktada yükselen ticari kredi faizleri ve bankaların kredi musluklarını ciddi biçimde kısmış olması, işletmelerin büyüme planlarını bir kenara bırakın, günlük faaliyetlerini sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğu dönen sermayeyi dahi eritmiş durumdadır. Finansmana erişim bu kadar zorlaşmışken, sanayicinin üretim iştahını koruması da giderek güçleşmektedir. Buna ilave olarak, yüksek maliyet artışlarına rağmen enflasyonun altında kalan ve uzun süredir yatay seyreden döviz kuru politikası, Gaziantep gibi emek yoğun ve ihracatçı şehirlerin küresel pazarlarda fiyat tutturma kabiliyetini ve rekabet gücünü ciddi biçimde aşındırmaktadır. Bugün ihracatçı, artan işçilik ve enerji maliyetlerine rağmen kurdan yeterli karşılığı alamadığı için marj kaybı yaşamaktadır.

Üstelik bu tablo, yalnızca iç dinamiklerden kaynaklanmıyor. Ukrayna-Rusya savaşından Orta Doğu’daki gerilimlere kadar uzanan küresel jeopolitik kırılmalar, tedarik zincirlerini yeniden şekillendirirken; iç piyasadaki finansal sıkılaşma ve talep daralmasıyla eş zamanlı yaşanıyor. Bu da reel sektörün taşıdığı yükü daha da ağırlaştırıyor. Benim kanaatim şu: İçeride enflasyonla kararlılıkla mücadele ederken, dışarıdaki jeopolitik gerçekleri ve küresel ticaretteki kırılmaları göz ardı edemeyiz. Devletimizden beklentimiz; reel sektörü içeride aşırı finansal baskı altına alarak hareket kabiliyetini sınırlamak yerine, küresel tedarik zincirlerinin yeniden kurulduğu bu dönememizde sanayicinin and ihracatçının esnekliğini artıracak adımların önünü açmasıdır. Makro istikrar kadar, üretim gücünü ayakta tutacak mikro dengelerin de korunması gerektiğine inanıyorum.

Gaziantep Sanayi Odası YK Başkanı Adnan Ünverdi:

‘Acı reçete’nin faturası reel sektöre çıktı

■ Tüm ekonomik dengelerin zorlandığı bir dönemde, ülkemizin en önemli sorunu haline gelen enflasyonla mücadele, fiyat istikrarının sağlanması ve makroekonomik dengelenme açısından Orta Vadeli Programı genel çerçevesiyle umut verici buluyorum. Bu süreçte önemli mesafeler de kat edildi. Ancak “acı reçete” olarak nitelendirilen ve düzlüğe çıkış için destek verdiğimiz parasal sıkılaşma süreci, en sert etkisini reel sektörde hissettirdi. Yaklaşık üç yıldır devam eden bu süreçte en büyük yükü sanayicilerimiz taşıdı. Nitekim yılın ilk çeyreğinde ekonomi yüzde 2,5 oranında büyüme kaydetmiş olsa da, sanayi üretimi ve ihracat cephesinde daralma yaşanması bu tablonun en net göstergesidir. Dezenflasyon sürecinde alınan mesafeyi önemsiyoruz. Ancak bu sürecin, reel sektörün gerçekleri göz ardı edilmeden devam etmesi gerektiğine inanıyorum. Ülkemizin enflasyon hastalığından bir an önce kurtulması hepimizin ortak hedefidir. Bunun yolu da üretim ve istihdamı ayakta tutacak dengeli politikalardan geçmektedir. Önümüzdeki dönemde kamu tarafından işveren maliyetlerini azaltacak adımların atılmasını, mali yükleri hafifletecek yapısal reformların hızla hayata geçirilmesini, üretim ve ihracatta rekabet gücümüzü artıracak destek mekanizmalarının daha etkin kullanılmasını ve düşük maliyetli finansman imkânlarının devreye alınmasını bekliyoruz.

Finansman yeniden yapılandırma süreçlerinin daha hızlı, erişilebilir ve uygulanabilir hale getirilmesi; baz faiz oranı olarak TLREF’nin esas alınması ve firmanın mali yapısı ile geri ödeme kapasitesine göre, TLREF bazlı ve hatta TLREF’nin altında uzun vadeli sabit yapılandırma imkanlarının sunulması halinde, sorunlu kredilerin azalacağına ve bu yöntemin güçlü bir çözüm alternatifi olacağına inanıyorum. Özellikle geçici likidite sorunu yaşayan ancak üretim kapasitesini koruyabilecek işletmelere uygun maliyetli ve uzun vadeli yeniden yapılandırma imkânları sağlanması; hem reel sektörün finansal sürdürülebilirliğini koruyacak hem de bankacılık sektöründeki sorunlu kredi oranlarının kontrol altına alınmasına katkı sunarak ekonomik istikrarı destekleyecektir.

Güneydoğu Anadolu İhracatçı Birlikleri Koordinatör Başkanı Mete Akcan:

Dezenflasyon programı üretimle güçlenmeli

■ Makroekonomik istikrarın tesisi adına atılan adımları başından itibaren destekledik; para politikasında rasyonel zemine dönülmesi, mali disiplinin korunması ve ülke risk primindeki gerileme, ekonomimizin uluslararası kredibilitesi açısından son derece kıymetlidir. Ancak gelinen noktada, uygulanan sıkılaşma politikalarının ve yüksek faiz sarmalının reel sektör üzerinde ciddi bir baskı oluşturduğunu da açıkça görmek zorundayız. Finansman maliyetlerinin aşırı yükselmesi, döviz kurunun yurt içi maliyet artışlarının gerisinde kalması ve enerji ile ham madde gibi temel girdilerde yaşanan kaçınılmaz artışlar, üreticimizin küresel pazarlardaki rekabet gücünü her geçen gün daha fazla zayıflatmaktadır. Tam da bu nedenle, büyük bir fedakârlıkla sürdürülen istikrar programının artık üretici güçlerin nefes almasını sağlayacak destekleyici enstrümanlarla bütünleştirilmesi gerek. İstihdamı ve üretim kapasitelerini koruyacak, sahaya dokunan ilave adımların gecikmeden devreye alınması büyük önem taşımaktadır.

İhracat odaklı üretim yapan firmalarımızın yüksek faiz yükü altında ezilmeyeceği, uzun vadeli ve uygun maliyetli özel finansman kanallarının genişletilmesi; sanayide kullanılan enerji maliyetleri üzerinde ihracatçıya yönelik özel tarife uygulamaları ya da vergi muafiyetlerinin hayata geçirilmesi, bugün reel sektörün en acil ihtiyaçları arasında yer almaktadır. Eğer ekonomi yönetimi tarafından sahadan gelen güçlü talepler dikkate alınmaz ve program üretimi tahkim edecek esnekliklerle desteklenmezse; sanayi tesislerinde kapasite kayıpları, istihdam daralmaları ve küresel pazarlarda kazanılmış pazar paylarının kalıcı biçimde rakiplere kaptırılması gibi son derece olumsuz sonuçlarla karşı karşıya kalma riskinden endişe duyuyorum. Dezenflasyon programının nihai başarısının; üretim zincirlerinin ayakta kalması, ihracatın sürdürülebilirliğinin korunması ve sanayicinin rekabet gücünün zayıflamamasıyla doğrudan bağlantılı olduğunu bir kez daha hatırlatmak isterim. Üreticimizin bu haklı, ölçülü ve yapıcı sesini karar alıcılara aktarmaya devam edeceğiz.

Kayseri Ticaret Odası YK Başkanı Ömer Gülsoy:

Enflasyon düşmeli, ancak üretim çarkları da durmamalı

■ Dezenflasyon programının üçüncü yılına girilirken, Kayseri iş dünyası olarak hem makroekonomik kazanımların hem de reel sektörün sahadaki gerçeklerinin birlikte değerlendirilmesi gerektiğine inanıyoruz. Dezenflasyon programı kapsamında döviz kurunun daha kontrollü bir seyir izlemesi tercih edilmiş; kur kaynaklı maliyet ve fiyat baskılarının sınırlandırılması yoluyla enflasyonun daha hızlı düşürülmesi hedeflenmiştir. Ancak yüksek enflasyonun devam ettiği bir ortamda, döviz kurunun uzun süre enflasyonun altında artması; özellikle ihracatçı ve üretici kesimler açısından rekabet baskısını artırma riski taşımaktadır.

Kalıcı çözüm, yalnızca döviz kuru politikalarında değil; enflasyonun kalıcı biçimde düşürülmesinde, verimliliğin artırılmasında ve üretim maliyetlerini azaltacak yapısal reformların hayata geçirilmesinde yatmaktadır. Bu çerçevede, imalatçı sanayicilere yönelik kurumlar vergisinin yüzde 12,5 seviyesine düşürülmesine ilişkin düzenlemeyi son derece yerinde ve stratejik bir adım olarak değerlendiriyoruz. Buna karşın, finansmana erişimde yaşanan sıkıntılar nedeniyle birçok firmamız işletme sermayesi döngüsünü sürdürmekte zorlanmakta; mevcut yapılandırma ve destek mekanizmaları sahadaki ihtiyaçları karşılamakta yetersiz kalabilmektedir. Özellikle emek yoğun sektörlerde faaliyet gösteren işletmeler üzerindeki mali baskılar her geçen gün daha belirgin hale gelmektedir. Türkiye’nin sürdürülebilir büyümesi; üretimden, ihracattan ve yatırımdan geçmektedir. Üretim kapasitesini zayıflatan bir sürecin, uzun vadede elde edilen ekonomik kazanımları da riske atacağı açıktır. Bu nedenle dezenflasyon sürecinin bundan sonraki aşamasında, fiyat istikrarı hedefinden taviz verilmeden reel sektörü destekleyici tamamlayıcı adımların devreye alınması büyük önem taşımaktadır. Üretim, ihracat ve yüksek teknoloji odaklı yatırımlar için seçici kredi mekanizmalarının genişletilmesi; katma değerli üretim yapan firmaların finansmana erişiminin kolaylaştırılması gerektiğine inanıyoruz.

Kayseri Sanayi Odası Başkanı Mehmet Büyüksimitci:

“Enflasyonla mücadele edilirken, üretim de desteklenmeli”

■ Son üç yılda uygulanan ekonomi programının temel hedefi olan enflasyonla mücadelede belirli bir mesafe alındığını görüyoruz. Enflasyonun düşüş eğilimine girmesi ve ekonomik dengelenme sürecinin başlaması da programın önemli kazanımları arasında yer almakta.

Ancak üretim ve yatırım cephesinden bakıldığında sanayicilerimizin halen ciddi zorluklarla karşı karşıya olduğu görülmekte. İşletmelerimiz yatırım yapmak, kapasitesini artırmak ve ihracatını geliştirmek isterken yüksek kredi maliyetleri nedeniyle temkinli hareket etmek zorunda kalmaktadır. İhracat tarafında ise kur-enflasyon dengesi önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Son dönemde maliyet artışlarının döviz kurundaki artışın üzerinde seyretmesi, ihracatçılarımızın uluslararası pazarlardaki rekabet gücünü olumsuz etkiliyor. Emek yoğun sektörler başta olmak üzerePopülasyon birçok alanda sipariş kayıpları yaşanmakta, firmalarımız küresel pazarlarda fiyat tutturmakta zorlanmakta. Diğer taraftan enerji, işçilik ve finansman maliyetlerindeki artışlar üretim üzerindeki baskıyı artırmaktadır. Sanayicilerimiz bir yandan iç piyasadaki daralmayla mücadele ederken diğer yandan dış pazarlarda rekabet gücünü korumaya çalışmaktadır. Bu süreçte üretimi, ihracatı ve yatırımı destekleyici politikaların daha güçlü şekilde devreye alınması büyük önem taşımaktadır. Önümüzdeki dönemde enflasyonla mücadeleden taviz verilmeden, reel sektörü destekleyecek seçici kredi mekanizmalarının güçlendirilmesi, ihracatçıların finansmana erişiminin kolaylaştırılması, yatırım ve üretim odaklı teşviklerin artırılması gerektiğine inanıyoruz. Ayrıca vergi sisteminde sadeleşme, kayıt dışılığın azaltılması ve işletmeler üzerindeki mali yüklerin hafifletilmesine yönelik adımlar da ekonomik büyümeye önemli katkı sağlayacaktır. Türkiye'nin sürdürülebilir büyüme hedeflerine ulaşabilmesi için üretim, yatırım, istihdam ve ihracat eksenli politikaların kararlılıkla sürdürülmesi gerektiğini düşünüyoruz. İş dünyası olarak ekonomik istikrarın sağlanmasına yönelik atılan her yapıcı adımı destekliyor, reel sektörün ihtiyaçlarını dikkate alan politikaların da aynı kararlılıkla uygulanmasını bekliyoruz.

Kayseri Ticaret Borsası YK Başkanı Recep Bağlamış:

Üreticinin finansman yükünü hafifletecek etkin mekanizmalara ihtiyaç var

■ Son üç yılda dezenflasyon programı kapsamında atılan adımlar; özellikle mali disiplinin güçlendirilmesi, para politikasında öngörülebilirliğin artırılması ve uluslararası piyasalarda güven ortamının yeniden tesis edilmesi açısından önemli katkılar sağlamıştır. Enflasyonla mücadele, kuşkusuz kısa vadede belirli fedakârlıkları da beraberinde getiren bir süreç. Ancak enflasyonla mücadele sürecinde üretimin, yatırımın ve istihdamın korunmasının hayati önemde olduğu unutulmamalı. Üretimin, yatırımın ve ihracatın sürdürülebilirliği açısından reel sektörün yaşadığı sıkıntıların da göz ardı edilmemesi gerekiyor. Bugün gelinen noktada işletmelerimiz, yatırım yapmak bir yana; mevcut üretim kapasitesini koruyabilmek ve işletme sermayesini döndürebilmek için dahi yüksek finansman maliyetleriyle karşı karşıya kalmakta. Ticari kredi faizlerinin yüksek seyretmesi ve krediye erişimin zorlaşması, özellikle KOBİ ölçeğindeki işletmeler üzerinde ciddi bir baskı oluşturmaktadır. Diğer taraftan enerji maliyetleri, işçilik giderleri ve üretim girdilerindeki artışlar, üreticilerimizin rekabet gücünü zorlarken, döviz kurunun enflasyonun gerisinde seyretmesi ise ihracatçı firmalar açısından maliyet–fiyat dengesini bozmakta, uluslararası pazarlardaki rekabet avantajını zayıflatmaktadır. Üretimin sürdürülebilirliği için üreticinin finansman yükünü hafifletecek, yatırım iştahını artıracak yeni ve etkin mekanizmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Bu kapsamda; üretim ve ihracata yönelik uygun maliyetli ve uzun vadeli finansman imkânlarının artırılması, reel sektöre yönelik kredi kanallarının daha etkin hale getirilmesi, özellikle yatırım, tarım ve hayvancılık alanlarında seçici ve destekleyici finansman modellerinin geliştirilmesi büyük önem taşımaktadır. Bunun yanı sıra üreten, istihdam sağlayan ve ihracat yapan firmalara yönelik vergi ve SGK yüklerini hafifletecek teşvik mekanizmalarının güçlendirilmesi; zor durumda olmasına rağmen üretimini sürdüren işletmeler için yapılandırma ve borç erteleme uygulamalarının daha erişilebilir hale getirilmesi gerekmektedir.

Adıyaman Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mehmet Torunoğlu:

Makro iyileşme var, sahada nefes dar, fedakârlık tek taraflı olmamalı

■ Geride bıraktığımız son 3 yıllık dönem makroekonomik dengelerin yeniden tesis edilmesi adına önemli bir mücadele sürecine sahne olurken; reel sektör açısından, özellikle 6 Şubat depremlerinin merkez üssünde yer alan ve hâlen yaralarını sarmaya çalışan Adıyaman gibi şehirler için son derece zorlu bir sınav niteliği taşımaktadır. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın makroekonomik dengeleri sağlama yönündeki çabalarını ve bu süreçte elde edilen kazanımları takdir ediyoruz. Ancak makro göstergelerdeki iyileşmenin, mikro ölçekte; Adıyaman’daki fabrikanın tezgâhında, esnafın kasasında ve çalışanların gelirinde somut karşılık bulması zorunludur. Fedakârlığın yalnızca reel sektörden ve Anadolu sermayesinden beklenmesi, uzun vadede sürdürülebilir değildir.

Son üç yıldır uygulanan programın olumlu çıktıları ve kazanımları olduğu kadar, sahada net biçimde hissedilen eksiklikleri ve yapılması gerekenler de var. Üç yıllık süreci; yapılanlar, eksik kalanlar ve atılması gereken adımlar çerçevesinde Adıyaman iş dünyasının penceresinden değerlendirdiğimizde, programın en önemli eksikliğinin; deprem sonrası toparlanma sürecinde olan, sermayesi zayıflamış ve iş gücü göçü yaşamış Adıyaman gibi şehirlerin, ülke genelinde uygulanan sıkılaştırma tedbirlerinden yeterince ayrıştırılmaması olduğu görülmektedir. Normale dönmeye çalışan bir depremzede işletmeye, büyükşehirlerde faaliyet gösteren firmalarla aynı kredi ve vergi kriterlerinin uygulanması, sahada ciddi bir adaletsizlik yaratmıştır.

Programın eksik yönleri

- Bugün Adıyamanlı bir sanayici ya da tüccar için yatırım veya işletme sermayesi kredisine ulaşmak neredeyse imkânsız hâle gelmiş; erişilebilen kredilerin maliyeti ise sürdürülemez boyutlara ulaşmıştır.
- İç talebin bilinçli şekilde baskılanması, perakende ve toptan ticarette belirgin bir daralmaya yol açmıştır. Küresel ölçekte yaşanan jeopolitik gerilimler, enerji maliyetleri ve ham madde fiyatlarındaki dalgalanmalarla birlikte sanayi üretiminde katma değer ciddi biçimde baskı altına girmiştir.
- Enflasyon oranında artış göstermeyen, baskılanan döviz kuru; yükselen işçilik, energy ve girdi maliyetleri karşısında ihracatçının rekabet gücünü zayıflatmıştır. Adıyaman’ın lokomotif sektörlerinden tekstil ve hazır giyim, küresel daralmanın da etkisiyle ciddi bir pazar ve istihdam kaybı riskiyle karşı karşıyadır.

Neler yapılmalı?

Dezenflasyon programının başarıya ulaşması ve enflasyonun kalıcı biçimde tek haneye gerilemesi hepimizin ortak hedefidir. Ancak bu süreçte temel ilke, “hastayı iyileştirirken kalbi durdurmamak” olmalıdır. Programın sürdürülebilirliği için aşağıdaki adımların acilen atılması gerekmektedir:

Deprem bölgesindeki işletmeler için kredi kanalları yeniden ve güçlü biçimde açılmalıdır. Yatırım, üretim ve ihracat odaklı firmalara yönelik düşük faizli, uzun vadeli ve seçici kredi paketleri hayata geçirilmelidir. Eğitim başta olmak üzere stratejik sektörler, KOSGEB ve benzeri destek mekanizmalarına daha etkin biçimde entegre edilmelidir. Deprem sonrası Adıyamanlı esnaf ve sanayicinin Mart ayı itibarıyla başlayan kredi geri ödemeleri, ekonomik toparlanma tamamlanana kadar faizsiz olarak ötelenmeli ya da yeniden yapılandırılmalıdır. Vergi ve SGK borçları için işletmelere nefes aldıracak, uzun vadeli yeni bir yapılandırma modeline ihtiyaç vardır. Üretim maliyetlerinin en önemli kalemlerinden biri olan enerji giderleri üzerinde, imalat sanayisine yönelik vergi indirimleri ve sübvansiyonlar uygulanmalıdır. İstihdamın yalnızca inşaat sektörüne sıkışmasını önlemek ve imalat sanayisini korumak amacıyla, deprem bölgesinde SGK işveren prim destekleri artırılarak sürdürülmelidir.

Küresel krizler, Adıyaman ekonomisinin tek bir sektöre bağımlı olmaması gerektiğini açıkça ortaya koymuştur. Zengin mutfağı, tarihi mirası ve ören yerleriyle turizm, gastronomi ve sosyal girişimcilik; şehrin hızlı toparlanması için önemli fırsatlar sunmaktadır. Bu alanlardaki bölgesel kalkınma ve tanıtım teşviklerinin Adıyaman’a pozitif ayrımcılıkla uygulanması büyük önem taşımaktadır.

Eskişehir OSB YK Başkanı Nadir Küpeli:

Tehlike çanları geleceğimiz için çalıyor!

■ Ülkemizin makroekonomik istikrarını sağlamak ve enflasyonla mücadele etmek amacıyla atılan adımların ne denli hayati olduğunun farkındayız ve bu süreci destekliyoruz. Ancak enflasyonla mücadele edilirken, ekonominin ana direği olan üretim kapasitesinin tahrip edilmemesi gerektiğinin altını özellikle çizmek istiyoruz. Üretim ekonomisi zayıflayan; yalnızca tüketim ve hizmet sektörleriyle büyümeye çalışan bir yapının kalıcı refah üretmesi mümkün değildir. Sanayide yaşanan bu daralma, gerekli önlemler alınmadığı takdirde yarın karşımıza istihdam kayıpları ve kapanan fabrikalar olarak çıkacaktır.

Türkiye’nin geleceği; ihracat pazarlarında rekabet edebilen, teknoloji üreten ve katma değer yaratan güçlü bir sanayi altyapısından geçmektedir. Bu nedenle reel sektörün sesine ivedilikle kulak verilmeli; üretim ve yatırım yapmak isteyen sanayiciler için kredi kanalları kontrollü biçimde yeniden açılmalı, sanayiyi destekleyen yapısal reformlar gecikmeden hayata geçirilmelidir. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan verilere göre, Türkiye ekonomisi 2026 yılının ilk çeyreğinde yüzde 2,5 oranında büyümüştür. Ancak bu büyümenin alt kalemleri, üretim cephesindeki endişe verici tabloyu açıkça ortaya koymaktadır. Hanehalkı tüketiminin yüzde 4,8, bilgi ve iletişim sektörünün yüzde 9,5 büyüdüğü bir dönemde; ekonominin amiral gemisi olan sanayi sektörünün yüzde 0,8, imalat sanayisinin ise yüzde 1,4 oranında daralması, mevcut büyüme modelinin sürdürülebilir olmadığını göstermektedir.

Üretemeyen, sanayisi küçülen bir büyüme anlayışı Türkiye’nin geleceği açısından ciddi riskler barındırmaktadır. Sanayide yaşanan bu daralma bir sürpriz değildir; sahadaki gerileme uzun süredir hissedilmektedir. Bugün üretim cephesinde yaşanan daralmanın en temel nedeni, sanayicinin finansmana erişimde karşı karşıya kaldığı derin ve yapısal sorunlardır. Uygulanan sıkı para politikası sonucu faiz oranlarının geldiği seviye, yalnızca yeni yatırımları değil, sanayicinin günlük işletme sermayesini dahi çeviremez hâle gelmesine neden olmuştur. Krediye ulaşabilen sınırlı sayıdaki işletme için ise finansman maliyetleri artık taşınamaz boyutlara ulaşmıştır.

Eskişehir Ticaret Odası Başkanı Metin Güler:

Üretim desteklenmeden kalıcı refah olmaz

■ Dezenflasyon programı üçüncü yılını tamamladı. Bu süreçte ekonomi yönetiminin temel hedefi fiyat istikrarını yeniden tesis etmek, enflasyonu kalıcı olarak düşürmek ve öngörülebilir bir ekonomi oldu. Bugün geriye dönüp baktığımızda programın bazı alanlarda sonuç verdiğini ancak bazı alanlarda ise beklentileri karşılayamadığını ediyoruz.

Enflasyonla mücadele öncelikli sıkı para politikasıyla dövizdeki kur ataklarının önüne geçilerek, ekonomideki öngörülebilirlik önemli ölçüde sağlandı. Döviz rezervlerinin yeniden artmasına, ekonomideki kırılganlığın azalmasına zemin oluşturuldu. Ancak kabul etmek gerekir ki enflasyonla mücadele için ağırlıklı olarak uygulanan sıkı para politikasının da olumsuz etkileri var. Bunların başında da yüksek faiz geliyor. Yüksek faiz de en çok işletmeleri olumsuz etkiledi. Sıkı para politikası ve yüksek faiz ortamı, özellikle üretim yapan, istihdam sağlayan ve yatırım gerçekleştiren işletmeler üzerinde ciddi baskı oluşturdu. İş dünyasının en temel gündeminden biri finansmana erişim oldu.

Eskişehir’in iş dünyası olarak üç yıldır dile getirdiğimiz en önemli konulardan biri de budur. Enflasyonla mücadele elbette kararlılıkla sürdürülmelidir. Ancak üretimin, ticaretin ve ihracatın sürdürülebilirliği de göz ardı edilmemelidir. Reel sektörün finansmana ulaşamadığı bir ortamda ekonomik büyümenin kalıcı hale gelmesi mümkün değildir. Diğer taraftan enflasyon muhasebesi uygulaması da iş dünyasının önemli gündem maddelerinden biri oldu. Birçok işletme, gerçekte elde etmediği kazançlar üzerinden vergi yüküyle karşı karşıya kaldığını ifade ediyor. Özellikle sermaye yapısını korumaya çalışan şirketler açısından bu uygulamanın yeniden değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Gıda, enerji, kira ve hizmet sektöründeki maliyet baskıları sürüyor. Üretimi artıracak, verimliliği ve istihdamı geliştirecek, ihracatımızı destekleyecek, yatırımı teşvik edecek adımların atılması gerekiyor. Enflasyonla mücadeledeki kazanımlarımız devam ederken; finansmana erişimin kolaylaştırılmasını, üretimin ve istihdamın desteklenmesini, mali disiplin ve reformların yapılması şart. İş dünyamız ekonomide istikrarın ve enflasyonla mücadelenin öneminin farkında… Ancak üretimin, yatırımın, ihracat ve istihdamın korunmasının, finansmana ulaşımın en az fiyat istikrarı kadar önemli olduğunu düşünüyorum.

Denizli Sanayi Odası Başkanı Selim Kasapoğlu:

Sanayicinin önünü görecek ekonomik zemine ihtiyacı var

■ Küresel ekonomide dengelerin yeniden şekillendiği, ticaret savaşları ve jeopolitik risklerin arttığı bir dönemden geçiyoruz. Böyle bir süreçte ülkelerin en büyük gücü üretim kapasitesidir. Türkiye’nin de en güçlü kası üretim ve ihratattır. Son üç yılda ekonomi politikalarının odağında enflasyonla mücadele yer aldı. Bu hedef büyük önem taşısa da reel sektör ciddi maliyet baskılarıyla karşı karşıya kaldı. Sanayiciler bugünampul yüksek faiz oranları, artan enerji ve hammadde maliyetleri, daralan finansman imkânları ve jeopolitik risklerle aynı anda mücadele ediyor. Özellikle son iki yılda üretim maliyetlerindeki artış, ihracatçı sektörlerin rekabet gücünü önemli ölçüde zayıflattı. Sahadan aldığımız geri bildirimler, sanayicinin üretimden vazgeçmediğini ancak mevcut koşullarda rekabet etmekte giderek zorlandığını gösteriyor. Üretim iradesi güçlü olsa da maliyet baskıları ve finansman sorunları firmaların hareket alanını daraltıyor. Sanayicinin döviz borcuyla değil, üretim gücüyle büyümesi gerekir. Bunun için uygun maliyetli ve erişilebilir finansman kaynaklarının artırılması büyük önem taşıyor.

Bugün birçok firmamız büyümekten çok mevcut pazarlarını koruma mücadelesi veriyor. Çünkü mesele artık yalnızca pazara girmek değil, pazarda kalabilmektir. Sanayide yaşanan istihdam kayıpları ve yatırım iştahındaki yavaşlama da üretim gücümüz açısından önemli riskler barındırıyor. İstihdam sanayiden uzaklaşıyorsa, ekonomi de üretimden uzaklaşıyor demektir. Üretimin zayıfladığı bir ortamda sanayinin yeterince katkı vermediği bir büyüme modelinin sürdürülebilir olması mümkün değildir.

Sanayinin sorunlarını yalnızca maliyetler ve finansmana erişim başlığıyla değerlendirmek eksik olur. Rekabet gücünün korunması için verimlilik artışı, teknolojik dönüşüm ve katma değerli üretim kapasitesinin geliştirilmesi de büyük önem taşıyor. Küresel rekabette fark yaratan unsur artık yalnızca maliyet avantajı değil; verimlilik, inovasyon ve dönüşüm kabiliyetidir. Tüm zorluklara rağmen umutsuz değiliz. Türk sanayicisi üretmekten vazgeçmeyen güçlü bir yapıya sahiptir. İhtiyacımız olan; güven veren, öngörülebilirliği sağlayan ve sanayicinin önünü görmesine imkân tanıyan bir ekonomik zemindir. Çünkü üretim varsa istihdam vardır, ihracat vardır, refah vardır.

İzmir Ticaret Odası Başkanı Mahmut Özgener:

Programda değişen koşullara göre güncelleme gerekiyor

■ Küresel ekonomide belirsizliklerin ve jeopolitik risklerin arttığı bir dönemde, Türkiye ekonomisinin dayanıklılığını güçlendirecek politika çerçevesinin önemi daha da artıyor. Yaklaşık üç yıldır uygulanan ekonomik programın önemli kazanımlar sağladığını düşünüyoruz. Enflasyonla mücadele, sürdürülebilir büyüme ve kalıcı refah için temel öncelik olmaya devam etmelidir. Bu süreçte rezervlerin güçlenmesi, dış finansman ihtiyacının azaltılması ve öngörülebilirliğin artırılması olumlu gelişmeler olarak öne çıktı. Ancak sıkı para politikası, yüksek finansman maliyetleri ve reel olarak değerlenen Türk Lirası; üretim, ihracat ve yatırım üzerinde ciddi baskılar oluşturuyor. Reel sektör, artan maliyetler, zayıflayan talep ve finansmana erişimdeki zorluklarla mücadele ediyor.

Bu nedenle programın ana yaklaşımı korunurken, değişen koşullar doğrultusunda güncellemeler yapılması gerekiyor. Özellikle kur politikası, ihracatın rekabet gücü, dış ticaret dengesi ve finansmana erişim alanlarında reel sektörün ihtiyaçlarını gözeten adımlar önem taşıyor. Kısa vadede finansmana erişimin kolaylaştırılması, Nefes Kredisi benzeri uygulamaların sürdürülmesi ve ihracat desteklerinin güçlendirilmesi öncelikli olmalıdır.

Orta ve uzun vadede ise üretim, yatırım, sanayi ve ihracat odaklı kalkınma anlayışının güçlendirilmesi gerekiyor. Tarımsal üretimin desteklenmesi, emek yoğun sektörlerde verimliliğin artırılması, temiz enerji yatırımlarının teşvik edilmesi ve teknoloji odaklı dönüşümün hızlandırılması rekabet gücünü artıracaktır. Ekonomik program üçüncü yılını tamamlarken artık yalnızca enflasyonu düşürmeye değil; aynı zamanda üretim kapasitesini, ihracatı ve rekabet gücünü korumaya odaklanan bütüncül bir yaklaşıma ihtiyaç duyuluyor. Başarı, fiyat istikrarı ile üretim ve büyüme arasındaki hassas dengeyi ne ölçüde sağlayabildiğimize bağlı olacaktır.

Kahramanmaraş Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mustafa Buluntu:

Enflasyonla mücadele üretim artışıyla başarıya ulaşabilir

■ Türkiye ekonomisi son üç yıldır uygulanan dezenflasyon programı kapsamında önemli bir dönüşüm sürecinden geçiyor. Sıkı para politikası, enflasyon beklentilerini kontrol altına alma ve makroekonomik dengeleri yeniden kurma açısından önemli. İş dünyası açısından maliyetler ciddi şekilde arttı. Üretim, istihdam ve ihracat yapan işletmeler, yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar ve artan enerji ile işçilik giderleri nedeniyle zor bir dönemden geçiyor.

Enflasyonla mücadele, yalnızca talep daraltılarak değil, üretim artırılarak başarıya ulaşabilir. Özellikle üretim ve ihracat odaklı destek mekanizmaları güçlendirilmeli. Finansmana erişim reel sektörün en önemli gündem maddesi. Yüksek faizler yatırım iştahını azaltıyor ve işletmelerin hareket alanını daraltıyor. Enerji maliyetleri de rekabet gücünü doğrudan etkiliyor. Bundan dolayı sanayide enerji verimliliği yatırımlarının desteklenmesi ve yenilenebilir enerji projelerinin yaygınlaştırılması önemli.

İhracat tarafında ise kur ve maliyet dengesi de önem taşıyor. Yüksek maliyetler ve baskılanan kur, ihracatçıların rekabet gücünü zayıflatıyor. Bu nedenle dengeli bir ekonomik yapı oluşturulması gerekiyor. Ayrıca deprem bölgesindeki işletmeler için vergi, SGK ve kredi borçlarında daha uzun vadeli ve sürdürülebilir yapılandırmalar yapılmalı. Bu tür düzenlemeler üretim ve istihdamın korunmasına katkı sağlayacaktır. Öte yandan üretim, yatırım, ihracat ve istihdamı koruyan politikalar da eş zamanlı yürütmeli. Reel sektörün yükünü hafifletecek ve yatırım ortamını güçlendirecek adımların hızla hayata geçirilmesini bekliyoruz.

Sinop TSO Başkanı Salim Akbaş:

“Programa tek kelime ile ‘başarılı’ ya da ‘başarısız’ diyemeyiz”

■ Mehmet Şimşek’in göreve gelmesiyle başlayan program, makro dengelerde belirgin bir iyileşme sağladı; ancak reel sektör ve vatandaş açısından ciddi maliyetler yarattı. Bu nedenle programı tek kelimeyle "başarılı" ya da "başarısız" diye nitelendirmek eksik kalır. Programın ilk üç yılında, popülist ve karşılığı olmayan ekonomi anlayışından daha gerçekçi bir yönetime geçildiğini söyleyebiliriz. Enflasyon zirvelerden gerilese de hâllâ yüksek seviyelerde. Mayıs 2026 itibarıyla yıllık enflasyon yaklaşık yüzde 32,6 düzeyinde bulunuyor. Para politikasında kısmi normalleşme sağlandı. Faizler yeniden enflasyonla mücadele aracına dönüştü, Merkez Bankası'nın daha öngörülebilir bir çizgiye geçtiği algısı oluştu. Kur Korumalı Mevduat'tan çıkış süreci başlatıldı, rezervler güçlendi ve dış finansmana erişimde iyileşme görüldü.

Ancak reel sektör açısından tablo aynı ölçüde olumlu değil. Finansmana erişim zorlaştı, ticari krediler daraldı. KOBİ'ler yüksek faiz nedeniyle yatırımlarını erteledi, nakit akışı sorunları arttı. Üretici ve ihracatçı kesim sıkı finansal koşulların baskısını yoğun biçimde hissetti. Asıl yapılması gereken düzenlemeler yavaş ilerledi. Hukuki öngörülebilirlik, vergi reformu ve kamuda harcama verimliliği gibi yapısal düzenlemeler ise küresel ve iç siyasi gelişmeler nedeniyle istenen hızda hayata geçirilemedi. İhracatçılar da zorlu bir dönemden geçti. Kur baskısı, Avrupa'daki zayıf talep, artan işçilik ve finansman maliyetleri sanayiciyi kaygılandırdı. Hem üreticiyi hem de tüketiciyi etkileyen en önemli sorunlardan biri dolaylı vergilerin yüksekliği oldu. Gelire bakılmaksızın herkesten aynı oranda alınan bu vergiler maliyet baskısını artırırken, kayıt dışılığı azaltıp vergiyi tabana yaymak yerine kayıtlı kesimin üzerindeki yükün ağırlaşması, denetim ve cezai uygulamalarla birlikte programın en çok eleştirilen yönlerinden biri haline geldi.

Programın olumsuz etkilerini en fazla vatandaş hissetti. Yüksek faiz ve sıkılaşmanın yükü sabit gelirli çalışanların, emeklilerin ve küçük işletmelerin üzerinde kaldı. Barınma, kira ve gıda fiyatlarındaki artışın genel enflasyonun üzerinde seyretmesi, geçim sıkıntısını derinleştirdi.

İzmir Ticaret Borsası Başkanı Işınsu Kestelli:

Yapısal reformların hızla hayata geçirilmesi gerekiyor

■ Ülkemiz, dezenflasyon programı ile geçen üç yılda ekonomide önemli kazanımlar elde etti. Öncelikle, maliyetli de olsa yeni bir seviyede makroekonomik istikrar ve küresel güvenilirlik kazanıldı. Ancak iyileşmenin, beklenen sürede elde edilememesi maliyette artışa sebep oldu. Tarım sektörü, artan devlet destekleri ve direnç gösteren ihracata tutunmaya çalışmasına rağmen yüksek finansman maliyetleri, dünya genelinde yaşanan iklim krizinin etkileri ve sektördeki yapısal katılıklar nedeniyle programın en çok baskılanan alanlarından biri oldu. Ekonomi genelinde büyümenin devam ettiği bu süreçte tarım sektöründe ne yazık ki yıllık yüzde 8,8’i bulan tarihi küçülmeler yaşandı.

Bu noktadan sonraki süreçte de programın başarıya ulaşması ve enflasyondaki düşüşün kalıcı hale gelmesi için herkesin elini taşın altına koyması, sıkı para politikasının tavizsiz sürdürülmesi, kamuda güçlü mali disiplinin sağlanması ve yapısal reformların hızla hayata geçirilmesi gerekiyor. Temel bir sorun alanının kurda reel bir denge kurmak olduğunu kabul edip el ele vererek gereğini yapmalıyız. Ekonomi yönetiminden, geniş kesimleri etkileyen dolaylı vergilerin payını azaltırken, kayıt dışı ekonomiyle mücadele ederek doğrudan vergi gelirlerini arttırmasını diliyoruz. Ayrıca gıda enflasyonunu kalıcı olarak düşürmek için lojstik zincirlerinin düzeltilmesi, erken uyarı sistemlerinin kurulması ve yerli üreticinin teşvik edilmesi hususlarında kapsamlı bir çalışma ihtiyacı olduğunu da vurgulamak isteriz. Küresel şoklara ve jeopolitik risklere karşı kırılganlığı azaltmak için de yenilenebilir enerji yatırımlarının hızlandırılmasının avantaj sağlayacağı kanaatindeyiz.

Antalya Ticaret Borsası Başkanı Ali Çandır:

Verimliliği hedef alan, katma değer yaratan ekonomik yapı güçlenmeli

■ Son üç yılda uygulanan ekonomi programıyla birlikte enflasyonla mücadelede daha rasyonel bir yaklaşım hedeflendiğini görüyoruz. Rezervlerdeki toparlanma ve piyasalarda güven ortamını yaratmaya yönelik çabaları olumlu karşılıyoruz. Ancak enflasyonla mücadelede kalıcı başarıya ulaşabilmek için yalnızca parasal sıkılaşma üzerinden değil, üretim kapasitesini destekleyen politikaların da yürütülmesi gerektiğini görüyoruz.

Bugün reel sektörün en önemli gündem maddesi finansmana erişimdir. Yüksek faiz oranları ve krediye ulaşmadaki zorluklar, özellikle üretici, ihracatçı ve KOBİ’ler üzerinde ciddi bir maliyet baskısı oluşturmaktadır. Bunun yanında enerji, işçilik, lojistik ve hammadde maliyetlerinin yüksek seyretmesi üretim gücünü sınırlandırırken, döviz kurunun enflasyonun gerisinde kalması ihracatçı sektörlerin uluslararası rekabet gücünü zayıflatmaktadır. Tarım ve gıda başta olmak üzere üretime dayalı sektörlerin sürdürülebilirliği açısından bu sorunların çözümü büyük önem taşımaktadır. Önümüzdeki dönemde enflasyonla mücadeleden taviz verilmeden üretim, yatırım, ihracat ve istihdamı destekleyen politikaların daha güçlü şekilde devreye alınması gerektiğine inanıyoruz. Reel sektöre uygun maliyetli finansman imkanlarının artırılması, yatırım kredilerinin yaygınlaştırılması, üretim maliyetlerini azaltacak tedbirlerin alınması ve ihracatçıların rekabet gücünü koruyacak desteklerin güçlendirilmesi öncelikli olmalıdır. Türkiye’nin sürdürülebilir büyümesi, üretim odaklı, verimliliği hedef alan ve katma değer yaratan ekonomik yapının güçlendirilmesiyle mümkün olacaktır.

Aydın Ticaret Borsası Başkanı Fevzi Çondur:

Öncelik, enflasyonu düşürürken üretimden vazgeçmemek olmalı

■ Mehmet Şimşek’in 2023 yılında göreve gelmesiyle birlikte ekonomi yönetiminin temel önceliği; fiyat istikrarının sağlanması, beklentilerin çıpalanması ve finansal istikrarın güçlendirilmesi oldu. İş dünyası açısından bu sürecin iki boyutu bulunuyor: Enflasyonla mücadele için gerekli adımlar atılırken, reel sektör finansman maliyetleri, nakit akışı ve rekabet gücü açısından önemli bir geçiş yükü üstleniyor.

Son üç yılda ekonomi politikalarında öngörülebilirliğin artırılması ve dezenflasyon hedefinin merkeze alınması önemli kazanımlar sağladı. Yıllık enflasyonun Mayıs 2026 itibarıyla yüzde 32,61’e gerilemesi olumlu bir gelişme olsa da, bu oran üretici, tüccar ve ihracatçı açısından hâllâ yüksek seviyededir.

Finansmana erişim ise iş dünyasının en kritik sorunlarından biri olmaya devam ediyor. Sıkı kredi koşulları, özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde yatırım yapmayı, stok taşımayı ve ihracata hazırlanmayı zorlaştırıyor. İhracatçı açısından önemli olan yalnızca kur seviyesi değil; TL maliyetleri ile döviz gelirleri arasındaki dengenin öngörülebilir olmasıdır.

Vergi sisteminde sade, öngörülebilir ve kayıtlı çalışmayı teşvik eden bir yapı büyük önem taşıyor. KDV iadelerinin hızlandırılması, enflasyon muhasebesinin nakit akışını bozmayacak şekilde düzenlenmesi ve kayıt dışılıkla etkin mücadele edilmesi iş dünyasının temel beklentileri arasında yer alıyor.

Enflasyonla mücadelede kararlılığın yeniden tesis edilmesi son üç yılın en önemli kazanımıdır. Ancak finansman maliyetlerinin üretimi destekleyecek şekilde dengelenmesi, Eximbank ve reeskont kredilerinin erişilebilirliğinin artırılması, tarım, enerji ve lojistik maliyetlerini azaltacak desteklerin sürdürülmesi gerekiyor.

Önümüzdeki dönemde temel öncelik, enflasyonu düşürürken üretimden vazgeçmemek olmalıdır. Kalıcı fiyat istikrarı; üretim kapasitesi korunur, ihracatçı desteklenir ve işletmeler finansmana makul koşullarda ulaşabilirse sağlanabilir. Aydın Ticaret Borsası olarak, fiyat istikrarını gözetirken üreticinin ve ihracatçının rekabet gücünü koruyan dengeli ekonomi politikalarının Türkiye için en doğru yol olduğuna inanıyoruz.

Artvin Ticaret Borsası Başkanı Osman Akyürek:

Rasyonel zeminin sağlamlaşması yalnızca enflasyonun düşmesine bağlı değil

■ Mehmet Şimşek’in 4 Haziran 2023’te Hazine ve Maliye Bakanlığı’na dönüşü, Türkiye ekonomisinde yalnızca bir görev değişiklikliği değil, ekonomi politikalarında yön değişiminin simgesi olarak görüldü. “Rasyonel zemine dönüş” söylemiyle birlikte fiyat istikrarı, mali disiplin ve sürdürülebilir cari denge programın temel hedefleri olarak öne çıktı. Bu dönemde para politikasında belirgin bir normalleşme yaşandı. Politika faizi yüzde 8,5’ten yüzde 50’ye kadar yükseltilerek enflasyonla mücadelede ortodoks araçlara dönüş yapıldı. Kur Korumalı Mevduat’tan çıkış süreci başlatıldı, rezervlerin güçlendirilmesi hedeflendi ve cari açığın azaltılması için sıkılaşma politikaları uygulandı. Turizm gelirleri ve altın ithalatına yönelik tedbirlerin de etkisiyle cari dengede iyileşme sağlandı.

Buna karşın enflasyon sorunu tam anlamıyla çözülemedi. 2024 Mayıs ayında yüzde 75’in üzerine çıkan yıllık enflasyon, uygulanan politikalar ve baz etkisiyle Mayıs 2026 itibarıyla yüzde 32,61’e geriledi. Ancak bu oran hâllâ fiyat istikrarından uzak bir tabloya işaret ediyor. Bu nedenle dezenflasyon sürecinin kalıcı başarıya ulaşıp ulaşamayacağı, fiyatlama davranışlarının değişmesine bağlı olacak.

Programın maliyeti ise özellikle reel sektör ve toplumun geniş kesimleri tarafından hissedildi. Yüksek faizler krediye erişimi zorlaştırırken KOBİ’ler ve yatırımcılar üzerinde baskı oluşturdu. Büyüme hız keserken, gelir dağılımı sorunları, genç işsizliği ve alım gücündeki kayıplar sosyal maliyeti artırdı. Dolaylı vergilere dayalı mali yapı da bu yükü ağırlaştırdı. Sonuç olarak Şimşek dönemi, ekonomi yönetiminde daha öngörülebilir ve tutarlı bir zemin oluşturdu. Ancak rasyonel zeminin sağlamlaşması yalnızca enflasyonun düşmesine değil; üretken yatırımları teşvik eden, verimliliği artıran ve gelir dağılımını iyileştiren yapısal reformların hayata geçirilmesine bağlı.

Ege İhracatçı Birlikleri Koordinatör Başkanı Muhammet Öztürk:

Reeskont kredilerinde günlük limitin 6 milyar TL’ye çıkarılması doğru adım olur

■ Türkiye, dezenflasyon yolculuğunda üç yılı geride bıraktı. Piyasaların geleceğe güven duyması, enflasyon beklentilerinin kırılmasında çok önemli olduğunu hepimiz biliyoruz. Son 3 yılda alınan tedbirler önemli olmakla birlikte, kalıcı ve sürdürülebilir sonuçlar için üretimi, yatırımı ve verimliliği destekleyen uzun vadeli politikaların da kararlılıkla devam etmesi büyük önem taşımaktadır. Bir diğer unsurda dünya konjonktüründeki gelişmelerin enflasyonla mücadele programını desteklemesi çok kıymetli. Türkiye’de yaşadığımız 6 Şubat depremleri, dünya genelinde yaşanan savaşlar Türkiye’nin enflasyonla mücadelesine olumsuz etki etti.

İş dünyası ve ihracatçılar olarak makroekonomik istikrarın sağlanmasını her zaman öncelikli görüyoruz. Çünkü ihracatın sürdürülebilir şekilde artabilmesi için öngörülebilir bir ekonomik ortam, sağlıklı finansal sistem ve fiyat istikrarı vazgeçilmez unsurlar arasında yer alıyor. Yüksek enflasyon dönemlerinde işletmelerin maliyet hesaplamaları zorlaşmakta, yatırım kararları ertelenmekte ve kaynak dağılımı verimsiz hale gelmekte. Bu nedenle enflasyonla mücadele sadece tüketiciler için değil, üreticiler ve ihracatçılar için de büyük önem taşıyor.

Bugün gelinen noktada enflasyondaki aşağı yönlü eğilim, ekonomik aktörlerin geleceğe daha sağlıklı bakabilmelerine imkân sunuyor. Ancak dezenflasyon sürecinin üretim ve ihracat üzerindeki etkilerinin de dikkatle yönetilmesi gerektiği açık. Bu süreçte Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın ihracatçılara verdiği yüzde 3 döviz dönüşüm desteğinin yüzde 5’e çıkarılmasını ve 1’er yıllık dönemlerde ilan edilmesini bekliyoruz. Piyasa koşullarına göre daha cazip olan reeskont kredilerinde günlük limitin 6 milyar TL’ye çıkarılmasının doğru bir adım olacağına inanıyoruz. Sanayici ve ihracatçıların enerji maliyetlerini aşağı çekecek adımlar atılmasırekabetçiliğimize olumlu katkı sağlayacaktır. Özellikle emek yoğun sektörlerde faaliyet gösteren firmalarımızın rekabet gücünde belirgin aşınmalar yaşandı. Kişi başı 3 bin 500 TL olan istihdam desteğinin 5 bin TL’ye çıkarılması bu aşınmayı bir nebze telafi edecektir.

Trabzon Ticaret Borsası Başkanı Eyyüp Ergan:

Öngörülebilir ekonomik ortamın güçlendirilmesini bekliyoruz

■ Son 3 yılda uygulanan dezenflasyon programının sonuçları, genel olarak olumsuz. 2023’ten itibaren yapılmaya çalışılan sıkı para politikasını faiz, enflasyon ve mali disiplin ekseninde değerlendirmek gerekiyor. Genelde de bu politika başlatılırken belirlenen hedeflerden sapma göstermiş ve daha çok da olumsuzluklar yaratmıştır. Dünyada ve özellikle de çevremizde yaşanan savaşların Türkiye ekonomisini olumsuz etkilediği bir gerçektir. Bu da 2023’te konulan programın hedeflerinden sapması ile yaşanmış, yaşanmaya da devam etmektedir. Yüksek enflasyon, buna karşılık döviz kurlarındaki beklenen gelişmelerin yaşanmaması özellikle ihracata yönelik üretim yapan firmaların dünya piyasalarındaki rekabetini olumsuz etkileyememiştir.

Bu da ister istemez üretimin düşmesine, dolayısıyla istihdamın da azalmasına sebep olmaktadır. Kredi maliyetlerinin yüksekliği yanında, buna rağmen krediye erişimin güçleştirilmesinin yanısıra döviz kurunun enflasyonun altında seyretmesi ihracata dayalı üretimin önünde adeta engel oluşturmuştur. Özellikle KOBİ'ler için krediye erişim zorlaştı. Özellikle istihdam yaratarak, ihracata yönelik üretim yapan firmaların yüksek finansman maliyetleri, krediye erişim zorlukları, daralan iç talep, ihracatta rekabet kaybı, kur belirsizliği, enerji giderleri sıkıntıları mevcuttur. Özellikle üretim ve ihracata dayalı sektörler, maliyet artışlarının satış fiyatlarına tam yansıtılamaması nedeniyle kârlılık baskısı yaşamaktadır. Bu nedenle reel sektörün en büyük beklentisi; öngörülebilir ekonomik ortamın güçlendirilmesi, uygun maliyetli finansmana erişimin artırılması ve üretim-ihracat odaklı destek mekanizmalarının genişletilmesidir.

İstanbul Kuru Meyve ve Mamulleri İhracatçıları Birliği Başkanı Semih Ergüder:

Üretim, yatırım ve ihracat kapasitesini koruyan, destekleyici program gerekli

■ Son üç yılda uygulanan ekonomi programının yüksek enflasyonla mücadele, bütçe disiplininin güçlendirilmesi ve finansal piyasalarda istikrarın yeniden tesis edilmesi açısından önemli kazanımlar sağladığını düşünüyorum. Özellikle para politikasında öngörülebilirliğin artması ve piyasalara verilen güven mesajları iş dünyasında olumlu karşılandı. Ekonomide daha öngörülebilir bir zeminin oluşması, uzun vadeli planlama açısından değerli bir gelişme oldu.

Ancak reel sektör cephesinde aynı ölçeğe olumlu bir tablo görmek mümkün değil. Yüksek faiz oranları ve finansmana erişimde yaşanan güçlükler, üretim ve ihracat yapan firmalar üzerinde ciddi baskı oluşturuyor. Mevcut faiz seviyeleri, firmaların stoklama kapasitesini sınırlandırırken yatırım kararlarını da ertelemelerine yol açıyor. Bunun yanında işçilik, enerji, ambalaj, lojistik ve tarımsal girdilerde yaşanan hızlı maliyet artışları kârlılığı önemli ölçüde aşındırdı. Enflasyonla mücadele kapsamında döviz kurunun kontrollü seyretmesi makroekonomik istikrar açısından olumlu görülse de, maliyetlerin kur artışının üzerinde yükselmesi ihracatçıların uluslararası pazarlardaki fiyat rekabetini zayıflatıyor.

Önümüzdeki dönemde enflasyonla mücadelede kararlılığın sürdürülmesini son derece önemli. Ancak bu süreç üretim, yatırım ve ihracat kapasitesini koruyacak destekleyici politikalarla birlikte yürütülmeli. Üretici ve ihracatçı sektörlere uygun maliyetli ve erişilebilir finansman imkânları sağlanmalı, yatırım kredileri desteklenmeli ve işletme sermayesi ihtiyacını karşılayacak mekanizmalar geliştirilmeli. İhracatçıların rekabet gücünü koruyacak kur politikalarının uygulanması, enerji maliyetlerini azaltacak teşviklerin yaygınlaştırılması ve lojistik altyapısının güçlendirilmesi de büyük önem taşıyor. Tarım ve gıda tarafında ise iklim değişikliği, kuraklık riski ve verim kayıpları giderek daha belirleyici hale geliyor. Bu nedenle sözleşmeli üretim modelleri yaygınlaştırılmalı, modern sulama yatırımları artırılmalı, tarımsal üretim planlaması güçlendirilmeli ve katma değerli ürün yatırımları desteklenmeli.

Timay-Tempo AŞ Yönetim Kurulu Üyesi Hüseyin Alış:

Katma değer üretip ihraç eden şirketler Çin örneğindeki gibi desteklenmeli

■ Yeni bir dünya düzeninin kurulma aşamasında olduğumuz şu dönemde, hiç olmadık derecede artan global rekabeti de dikkate aldığımızda mevcut uygulamalar özellikle imalat sanayisinde faaliyet gösteren firmaları oldukça zorluyor. Çin rekabeti, belli sektörlerde ihracat rakamlarının daralmasına ve eksik kapasite kullanımına, bunlara bağlı olarak da ciddi verimlilik kayıplarına neden oluyor. Türkiye’den genel olarak sanayi şirketlerinin %25 özkaynak, %75 dış borçlanma/kredi ile çalıştığını dikkate aldığımızda, bazı sektörler hariç çoğu sektörde mevcut yüksek kredi faizleri nedeniyle para kazanmak neredeyse imkansız hale gelmiştir. Dolayısıyla katma değeri yüksek, teknoloji üreten ve ihracat yapan şirketler başta olmak üzere, üretici firmaların Çin uygulaması örneğinde olduğu gibi devlet kurumları tarafından desteklenmesi zarureti ortaya çıkmaktadır. Aksi halde iflas ve konkordato sayılarının daha da artacağı aşikardır.

Özetle; Önceki yıllarda ülkemizde krizler V şeklindeydi. Krize giriliyor ancak alınan tedbirlerle V şeklinde hızlı bir düzeltme yaşanıyordu, dolayısı ile krizin ekonomiye etkisi daha sınırlı ve yönetilebilir oluyordu. Ancak yaşadığımız ekonomik kriz maalesef bu defa U şeklinde. Krize girildi, yatay gidiyoruz, yukarı yönlü düzelme henüz başlamadı, krizde geçen süre çok uzadı, bu nedenle olumsuz etkileri her zamankinden daha fazla hissediliyor.

Antalya Sanayici ve İş İnsanları Derneği Başkanı Ercan Özbek:

Daha adil ve sade vergi sistemi rekabet ortamını güçlendirir

■ Son üç yılda uygulanan ekonomi programının en önemli kazanımı ekonomide öngörülebilirliğin yeniden tesis edilmesi oldu. İş dünyası açısından yatırım kararı alabilmek, bütçe yapabilmek ve önünü görebilmek en az rakamların kendisi kadar önemlidir.

Zorlu küresel koşullara, bölgemizde yaşanan jeopolitik gerilimlere ve içeride yaşadığımız deprem felaketinin ekonomik etkilerine rağmen Türkiye ekonomisinin direncini koruyabilmiş olması önemli bir başarıdır. Enflasyonla mücadelede henüz hedeflenen noktada değiliz ancak fiyat artış hızındaki yavaşlama, rezervlerdeki toparlanma ve finansal istikrar açısından olumlu gelişmeler görüyoruz.

Ekonomi programı önemli kazanımlar sağladı ancak iş dünyasının sahada hissettiği bazı eksiklikler de bulunuyor. Öncelikle enflasyonla mücadelede beklentileri daha hızlı düzeltecek adımların atılması faydalı olabilirdi. Çünkü enflasyon sadece ekonomik değil aynı zamanda psikolojik bir süreçtir. Fiyatlama davranışlarının normale dönmesi zaman alıyor.

İkinci olarak, ülkemizin uzun vadeli ve doğrudan yabancı yatırımları daha güçlü şekilde çekmesi gerekiyor. Finansman ihtiyacını kısa vadeli kaynaklarla karşılamak yerine üretim, teknoloji ve istihdam oluşturan yatırımları artırmalıyız. Bir diğer önemli konu ise vergi reformudur. Vergi sisteminin daha adil, daha sade ve daha geniş tabana yayılan bir yapıya kavuşması hem kayıt dışılıkla mücadeleyi güçlendirecek hem de rekabet ortamını iyileştirecektir.

Ayrıca özellikle KOBİ’lerin finansmana erişim ve teknolojik dönüşüm konusunda daha fazla desteklenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Dijital dönüşüm, yapay zekâ, yeşil dönüşüm ve yüksek katma değerli üretim yeni dönemin temel başlıkları olmalıdır. Dünyada rekabet artık ucuz iş gücüyle değil bilgi, teknoloji ve verimlilikle sağlanıyor. Özellikle Anadolu şehirlerinin ekonomik potansiyelini daha etkin kullanacak bölgesel kalkınma politikalarına ihtiyaç var. Antalya gibi üretim, tarım, turizm ve ticaret kapasitesi yüksek şehirlerin yeni yatırımlardan daha fazla pay alması sağlanmalıdır. Türkiye’nin ikinci yüzyılında başarıyı sadece büyüme rakamlarıyla değil, verimlilik, teknoloji üretimi, sürdürülebilirlik ve yaşam kalitesiyle ölçmemiz gerektiğine inanıyoruz.

Düzce Belediye Başkanı Faruk Özlü:

Türkiye'nin asıl açığı teknoloji açığıdır

■ Enflasyonla mücadelede kararlı duruş önemli. Türkiye'nin ekonomik geleceği teknoloji odaklı üretim ve yapısal reformlarla şekillenir. Türkiye ekonomisi küresel gelişmelerden bağımsız değerlendirilemez. Son yıllarda dünya genelinde yaşanan pandemi sonrası etkiler, enerji krizleri ve jeopolitik gerilimler, tüm ülkeler gibi Türkiye'yi de etkiledi. Ekonomi politikaların bu zorlu küresel şartlar içerisinde şekilleniyor. Türkiye'nin üretim kapasitesini ve ekonomik dinamizmini koruması önemli bir başarı. Enflasyonun yatırım, üretim ve büyüme üzerinde olumsuz etkileri görülüyor. Fiyat istikrarının sağlanması sürdürülebilir kalkınmanın temel şartlarından biri. Enflasyonun kalıcı olarak düşürülmesi; yatırım ortamının iyileşmesi, üretimin güçlenmesi ve uzun vadeli büyümenin sağlanması açısından kritik öneme sahiptir. Bu nedenle fiyat istikrarını hedefleyen politikaların kararlılıkla sürdürülmesini önemli buluyorum.

İş dünyasının en önemli sorunlarından birinin finansmana erişim olduğunu belirten Özlü, özellikle üretim yapan işletmelerin uygun maliyetli kaynaklara ulaşmasının her geçen gün daha fazla önem kazandığını ifade etti. Reel sektörün güçlü kalabilmesi için alternatif finansman modellerinin geliştirilmesi gerektiğini vurgulayan Özlü, üretim ve yatırımın sürdürülebilirliği açısından finansman imkanlarının kritik rol oynadığını kaydetti.

Türkiye'nin uzun vadeli kalkınma hedeflerine ulaşabilmesi için üretim yapısında dönüşüm gerekiyor. Türkiye sanayisinin, küresel rekabet gücünü artırmasının yolu Ar-Ge, inovasyon ve teknoloji yatırımlarından geçiyor. Türkiye'nin asıl açığı teknoloji açığıdır. Yüksek teknolojili üretimin ve ihracatın artırılması, sürdürülebilir büyümenin en önemli unsurlarından biridir.

Ekonomik istikrarın kalıcı hale gelmesi için mali disiplin ve yapısal reformlar da ayrıca önemli. Yatırım ortamını güçlendirecek düzenlemelerin sürdürülmesi gerekiyor. Türkiye'nin önümüzdeki dönemde üretim, ihracat, teknoloji ve inovasyon odaklı büyüme modelini güçlendirmesi halinde ekonomik potansiyelini çok daha güçlü şekilde ortaya koyabileceğini düşünüyorum.

Kaynağa Git

İlgili Haberler