Ana içeriğe geç

Kemalist Cumhurbaşkanı Celal Bayar: 'Biz Batıya söz verdik'

Cumhuriyet modernleşmesinin en kritik başlıklarından biri olan laiklik, Batı karşısında verilmiş siyasî taahhütlerin gölgesinde şekillenmiş, milletin kendi inanç kaynaklarıyla devlet arasına kalın duvarlar örülmüştür. Bu duvarlar kimi zaman mahkeme kararlarıyla, kimi zaman askerî müdahalelerle, kimi zaman da “irtica” paranoyasıyla tahkim edilmiştir. Tarihçi Said Alpsoy, YouTube kanalında yaptığı değerlendirmede, yakın tarih tartışmalarında dikkat çeken bir tanıklığı gündeme taşıdı.

Kemalist Cumhurbaşkanı Celal Bayar: 'Biz Batıya söz verdik'
Yeni Akit Gazetesi
16

Cumhuriyet modernleşmesinin en kritik başlıklarından biri olan laiklik, Batı karşısında verilmiş siyasî taahhütlerin gölgesinde şekillenmiş, milletin kendi inanç kaynaklarıyla devlet arasına kalın duvarlar örülmüştür. Bu duvarlar kimi zaman mahkeme kararlarıyla, kimi zaman askerî müdahalelerle, kimi zaman da “irtica” paranoyasıyla tahkim edilmiştir. Tarihçi Said Alpsoy, YouTube kanalında yaptığı değerlendirmede, yakın tarih tartışmalarında dikkat çeken bir tanıklığı gündeme taşıdı.

Alpsoy, Cengiz Özakıncı’nın Lozan kitabında da yer verilen aktarımın esas kaynağının, TBMM tarafından kurulan Darbeleri Araştırma Komisyonu’nda Süleyman Arif Emre’nin verdiği beyanlar olduğunu ifade etti.

Süleyman Arif Emre’nin komisyon tutanaklarına geçen anlatımına göre hadise, Demokrat Parti döneminde Çankaya Köşkü’nde Celal Bayar ile bir grup genç arasında geçen bir görüşmeye dayanıyor. Emre, bu hatırayı kendisine Ali İhsan Çelikkan’ın anlattığını, Çelikkan’ın da o dönemde söz konusu gençler arasında bulunduğunu naklediyor.

Anlatıma göre Celal Bayar, gençlere laikliğin Türkiye’deki esas hedefini sormuş; gençlerin “din işleri ile devlet işlerinin ayrılması” cevabını yeterli bulmamıştı. Bayar’ın, “Kanunlar yapılacağı zaman dinî kurallara hiç müracaat edilmeyecek” dediği, ardından da “Biz zor anda, gizli celsede Batılılara söz verdik; belli bir zaman süreci içerisinde bu millete bu dini unutturacağız. Bizdeki laikliğin gayesi budur” ifadelerini kullandığı aktarılıyor.

Emre’nin beyanında, eski Adana milletvekili Hulusi Özkul’un da aynı görüşmede bulunduğu ve Celal Bayar’ın bu sözlerini bizzat dinlediği belirtildi. Anlatıma göre Bayar, meselenin asıl maksadını “bu milleti şehitleri şehit, gazileri gazi yapan ruh ve imandan uzaklaştırmak” şeklinde tarif etti.

Bayar’ın ayrıca Batılılara verilen gizli sözün bekçiliğini devlet başkanlarının, ordunun ve mahkemelerin yapacağını söylediği nakledildi. Anlatımda Bayar’ın, “Benden sonraki devlet başkanları da aynı görevi yapacaklardır. Batılılara biz böyle söz verdik. Hadi bakalım inkılapçı gençler, böyle bilesiniz, böyle hareket edesiniz” ifadelerini kullandığı yer aldı.

Laiklik değil, milleti ruh kökünden koparma projesi

Bu hadise, Türkiye’de laiklik başlığı altında yürütülen meselenin yalnızca teknik bir devlet düzeni tartışması olmadığını bir kez daha aşikâr ediyor. Mesele, din ile devlet işlerinin ayrılması kılıfı altında, bu milletin ruhunu yoğuran iman, ahlâk ve tarih şuurunun kamusal hayattan tasfiye edilmesidir.

Cumhuriyet modernleşmesinin en kritik başlıklarından biri olan laiklik, Batı karşısında verilmiş siyasî taahhütlerin gölgesinde şekillenmiş, milletin kendi inanç kaynaklarıyla devlet arasına kalın duvarlar örülmüştür. Bu duvarlar kimi zaman mahkeme kararlarıyla, kimi zaman askerî müdahalelerle, kimi zaman da “irtica” paranoyasıyla tahkim edilmiştir.

Bugün yeniden gündeme gelen bu tanıklık, yakın tarihe dair hesaplaşmanın hâlâ tamamlanmadığını gösteriyor. Asıl soru şudur: Bu milletin imanıyla, tarihiyle ve medeniyet iddiasıyla kavgalı bir devlet aklı, gerçekten yerli ve millî sayılabilir mi?

İngiliz-Yahudi Çağdaş medeniyetinin talebi

Bu mesele doğrultusunda Teoman Duralı da “Sorun Nedir?” adlı eserinde Cumhuriyet’le birlikte kabul ettirilen laikliğin, İngiliz-Yahudi Çağdaş medeniyetinin talebi doğrultusunda olduğunu şu ifadelerle anlatır:

“...Osmanlının 'devlet lugatı' (Fr jargon d'État) dahî o müellifsiz (Fr anonime) devlet felsefesinin nice zengin ve özgün olduğuna delil teşkil eder. Paralelini bir başka muazzam ve özgün devlet geleneğinde, İngilizinkinde buluyoruz. Ancak, aralarında hatırı sayılır bir fark var; o da, Osmanlı Türkü baştan, İç Asyadan kaynaklanan o eski geleneği gereği savaşçı-asker devlet vucuda getirmişken, İngiliz erken devirlerinden itibâren mülkî/sivil bir toplum-devlet yapılandırılışına yönelmiştir. İngilterede asker, bir meslek zümresi şeklinde, görünüşte kralın, ama asıl, mülkî siyâsî erkin —hükümet ile meclis— denetiminde, öyleki yönetiminde etkinlik göstermiştir.

Sonuçta cumhuriyetle birlikte bastırılan, kabul ettirilen 'laiklik' Osmanlı Türkünün asker devlet ile toplum dokusunu bozmuş; yerini alan, İngiliz-Yahudi Çağdaş medeniyetinin talebi doğrultusunda liberal-demokratik-sivil doku olmuştur. Burkancılığın/Buddhacılığın benimsenmesine karşı Türkü bin beş yüz yıl önce veciz tarzda uyarmakla birlikte, sözünü bizlere dinletemeyen Bilge Tonyukuk'un korktuğu, başımıza gelmiştir.” (s.170)

Kaynağa Git

İlgili Haberler