Ana içeriğe geç

96. Gazi Koşusu'nu kazanan Özcan Yıldırım: Ayağa kalktığımda atla beraber uçuyorduk

100. Gazi Koşusu öncesinde 2022'de Gazi Koşusu'nu kazanmış, atçılığın önemli jokeylerinden Özcan Yıldırım, Skorer'den Egemen Çidar'ın sorularını cevapladı. Gazi'yi kazandığı anı anlatan Yıldırım, 100. koşu hakkında da konuştu.

96. Gazi Koşusu'nu kazanan Özcan Yıldırım: Ayağa kalktığımda atla beraber uçuyorduk
Milliyet
16

Atçılığın önemli jokeylerinden Özcan Yıldırım, 100. Gazi Koşusu öncesinde Egemen Çidar'ın sorularını cevapladı.

Özcan Yıldırım'ın sözleri şu şekilde

1. 100. Gazi Koşusu hakkında düşünceleriniz nedir?

100. yıl deyince, böyle bir yarışa katılmak her şeyden önce gerçekten gurur verici. Çünkü bu uzun bir hikâye, uzun bir serüven. Belki yüz yıllık değil ama bizim için de 30 yıllık bir deneyim diyebilirim. Gerçekten tahmin edilemeyecek kadar büyük bir gurur. Öncelikle safkanımız 1 numara. Rakiplerimiz bayağı güçlüler. Biz de atımızla birlikte güçlüyüz. İnşallah şans bizden yana olur.

2. Ulu önderimizin bize bıraktığı en önemli armağanlardan biri Gazi Koşusu. Gazi Koşusu'nun bir ferdi olmak nasıl bir duygu?

Dediğim gibi uzun bir serüven... 1996 ya da 1997 yılında İstanbul'a ilk geldiğimde yedekçi olarak geldim. Adana'dan atlarla birlikte, mekânı cennet olsun Sayın Orhan Bekmezci ekürisinde işe başladığımda daha çocuktum diyebilirim. O zaman hem atlara idman (binek) yaptırıyordum hem de onları akşam gezintilerine çıkarıyordum; serüvenim böyle başlamıştı.

Bugün Mustafa Kemal Atatürk adına düzenlenen Gazi Koşusu'nun 100. yılında, böylesine gururlu bir şekilde yarışa katılmanın benim için gerçekten tarifi yok. Tabii ki buna katılmak büyük bir gururken, kazanmak elbette hepimizin, tüm jokeylerin rüyasıdır. "Bu mesleği yaptığınızda hayalinizin sınırı nedir?" derseniz, önceliğimiz her zaman bu koşuyu kazanmaktır.

3. Kalabalık bir ailenin ferdisiniz. Atlarla ilk temasınız nasıl oldu?

Atlarla ilk temasım okumak için Adana'ya geldiğim dönemde oldu. Eniştem hem A takımında kondisyoner olarak çalışıyor hem de hipodromda bülten satıyordu. Ben de onunla birlikte ahırların ve hipodromun içinde bülten satarak dolaşmaya başladım. Kalabalığın içinde altılı ganyan kâğıtları ve bahis kuponları satardık. Hatta hiç unutmam; daha çok müşteri gelsin diye "Dikkat dikkat! Gerçek, Bülten, Otorite, Rehber, İmparator!" diyerek bütün yarış gazetelerinin isimlerini bağırarak sayardım.

O kalabalığın içinde hep bağıran bir ses vardı. Bugün ise o kalabalığın içine giren yine benim ama bu sefer roller değişti. O zaman kalabalığa bağıran bendim, şimdi o kalabalığın tezahürat sesi bana geliyor. Tabii buralara gelmek kolay olmuyor. Yaklaşık 25 yıllık bu süreçte çok ciddi kazalar atlatabiliyorsunuz, çok riskli bir meslek yapıyorsunuz.

1997'de hiç unutmam; Cumhurbaşkanlığı Koşusu'ydu ve yarışın favorilerinden büyük abim Sadettin Boyraz kazanmıştı. O zamanlar yarışın bitiminde, pistin dışındaki bir ağacın üstüne çıkıp, "İnşallah bir gün ben de bu yarışlara katılacağım" diye hayal ederdim.

O uzun dönemden sonra Ekrem Kurt Apranti Eğitim Merkezi'nde yaklaşık iki yıl eğitim aldım. Ardından yurt dışında, İrlanda'da 6 aylık bir eğitimi de tamamlayarak aprantilik ve jokeylik mesleğime adım atmış oldum.

4. 2022'de Gazi'yi kazandınız. Jokey olmak zaten özel bir şeyken, bir de Gazi kazanan bir jokey olmak nasıl hissettiriyor?

Meslekte hemen hemen bütün yarışları kazanmış bir jokey olarak o en büyük zafere ulaşmak istiyorsunuz. Gazi adına düzenlenen bu yarışta o gururu yaşamak inanın hayatım boyunca unutamayacağım bir an. Yarış bittikten sonraki o atmosfer... Seyircinin coşkusu, sanki bir senfoni gibiydi. Söylediğim her kelimeye alkışla, tezahüratla karşılık veriyorlardı. Sanki bir sahnedeydim; seyirciden istediğim her şeyi alıyordum, ben konuşunca susuyorlar, ardından tekrar alkışlıyorlardı. İnsan bu yarışı hep kazanmak istiyor. 100. yılın özelliği de unutulmamak; ne kadar kazanırsanız kazanın tekrar kazanmak istiyorsunuz.

Bu zafer bana uzun bir süre sonra, dişi bir safkanla (Secret Power) nasip oldu. İnanın yıllarca beklediğim, özlem duyduğum bir yarıştı. Bazen binemediğimiz atlardan, bazen yanlış tercihlerimizden kaybettiğimiz yarışlar oldu; ikinci, üçüncü, dördüncü olduk, üzüldük, ağladık ama sonunda o büyük güne ulaştık.

Hatta şunu da söyleyeyim; Gazi Koşusu'nu kazandığım o safkanla bir yarış önce Kısrak Koşusu'nda koşarken ayağımda hafif bir kırık vardı. O serüveni hayatım boyunca unutamam çünkü ata çok inanıyordum ve o şansı kaybetmek istemiyordum. Bir şekilde kendimizi tedavi ederek o süreci atlattık ve Gazi Koşusu'na katıldık. Çok zor bir safkandı; start makinesinin içinde durmayan, kalabalık yarışlarda hep 21. veya 22. kulvardan çıkıp yarışa dezavantajlı başlayan bir attı. Kısrak Koşusu, Dişi Tay Deneme ve Gazi serüvenimizde hep bu zorlukları yaşadık. Ama son 200 metreye geldiğimizde, inanın atla beraber uçuyormuşum hissiyatı vermişti bana. Artık yılların birikimi... Nereden baksanız 15 bin yarış binmişsiniz, 3 bin yarış kazanmışsınız ama o en büyük hedefinize ulaşamamışsınızdır; işte o gün, o hedefe ulaştığımız gün oldu. Bu atmosferi ve gururu yaşamayan tüm jokey arkadaşlarıma umarım hayatları boyunca mutlaka bir kez yaşamaları nasip olur.

5. Kazandığınızda Ahmet Çelik'in 7 yıllık serisini bitirmiştiniz. Sonrasında kendisiyle konuştunuz mu?

Aslında altı yıllık serisini bitirmeyi düşünüyordum. Sevgili Ahmet kardeşimle ve bütün arkadaşlarımla aramızda her zaman dostluk ve kardeşlik var. Ancak zaman zaman, her gün yarışıp ailenizden çok birbirinizi gördüğünüz için, o mücadele hırsıyla anlık rekabetler yaşanabiliyor.

Ahmet'le unutamadığım bir anımız vardır; hep "7'de 7 yapacağız, 9'da 9 yapacağız" derlerdi, ben de "O seriyi ben yok edeceğim" diyordum. Beşinci ya da altıncı senesinde ona, "Bugün beni geçemezsin" dedim. Ben Kuzey Kafkasyalı'ya, o ise The Last Romance'a biniyordu. Yarıştan önce, "Eğer beni geçersen, karşına geçip dimdik asker selamı vereceğim" dedim. Ve inanır mısınız, son 400'e geldiğimizde dışarıdan rakipleri bekliyordum. Kuzey Kafkasyalı çok zor bir attı, jokeyden sürekli güç ve efor isteyen bir safkandı. Bir ara içeriye doğru bir baktım; yeşil bir forma, sanki damdan düşüp hızla kaçan bir kedi misali fırladı gitti. Ahmet'i içeride o kadar hızlı görünce direkt selam vermek istedim, o gün teslim olmuş "Herhalde bu iş olmayacak" demiştim.

Bir sene sonra o seriyi bitirmek bana nasip oldu. Tabii Ahmet Çelik'in yaptığı iş kesinlikle kolay değil. Biz kendi ülkemizin değerlerini yaşarken değil, iş işten geçtikten sonra fark eden bir milletiz. Bugün Ahmet'in yaptığını Frankie Dettori ya da dünyanın herhangi bir jokeyi yapsaydı; örneğin 7 tane Ascot, 7 tane Belmont ya da Kentucky Derby kazansaydı dünyada sınırları aşardı. Ahmet tarihe geçti ve yaşadığımız sürece kimsenin o rekoru kırabileceğini sanmıyorum. Bir meslektaşı olarak bu rekor performansı karşısında saygıyla eğiliyorum.

6. O yarışta Secret Power ile kazanmıştınız ve birinciliği son 200 metrede aldınız. O son 200 metreyi hatırlıyor musunuz, neler yaşandı?

Yarış içerisinde safkanın o bilindik huysuzluğu, kalabalığın haykırışları ve atın stresi hakimdi. Start verildiğinde safkanım bir anda 2-3 boy şaha kalktı ve makinede kaldım. Yarış hızlanınca başlangıçtaki o 2-3 boyluk fark, bir anda 6-7 boya kadar çıkabiliyor. Atım en geriden geleceği için tek isteğim kendime tabiri caizse bir "tavşan", yani önümde beni sürükleyecek güçlü bir at bulmaktı. Biliyordum ki o güçlü at, o kalabalığın içinden beni mutlaka bir yerlere getirecek. Safkanım uzun aksiyonlu ve güçlüydü ama düzlüğe kadar sürekli önünün açık olması, belli bir yolu takip etmemiz gerekiyordu. Çünkü Gazi gibi kalabalık yarışlarda dur-kalk yapmak, duran atı tekrar kaldırmak veya kulvar değiştirmek, kompakt olmayan atlarda büyük riskler taşır.

Startta kalınca telaş yapmadan beklemeye karar verdim. Tam 1900 metre startının orada önümde Sigoş'u gördüm. "Allah'ım, bana bu atı sen gönderdin" dedim, çünkü o gün Sigoş yarışın favori erkek taylarından biriydi. Düzlüğe, son 600 metreye gelene kadar onun kuyruğundan hiç ayrılmadım. O ne yapıyorsa ben de onu yapıyordum; güçlü at olduğu için risklere girse bile bana dar alanda kulvar açıp beni düzlüğe taşıyacaktı. Son 600'e geldiğimizde içimden, "Artık kaderi elime almalıyım, onun işi bitti sıra bende" deyip ondan ayrıldım. Dışarı çıkıp tamamen konsantre oldum ve yarışı birinciliğe doğru adım adım sürdürdük.

Son 300 metrede dışımızdan dişi bir safkan çok güçlü bir şekilde geldi. O da startta kalmıştı ve benden 5-10 boy daha geriden geliyordu. Ama benim atımın da muazzam bir gücü vardı. Çabuk hızlanmayan ama mesafe uzadıkça rahat eden bir attı; yeter ki ani biri gelip baskı kurmasın. Rakiplerimiz ne kadar geliyorsa, benim kısrağım o kadar giderdi. Son 200'de artık o 23 yıllık ayağa kalkma anını bekliyordum; ayağa kalktığımda resmen atla beraber uçuyorduk.

- Bayağı sevindirmiştir, o gün yük kalktı üstünüzden.

İnanılmaz bir yüktü. Çünkü son 8 yıldır hep direkten dönüyordum, o ringe bir türlü çıkamamıştım.

7. Secret Power karakter olarak nasıl bir attı?

İnanılmaz ters bir attı. Siz ne isterseniz o tam tersini yapardı ama yüreğini hep ortaya koyardı. Kısrak Koşusu'nu 22 safkanın içinde kazanmak; 1600 veya 2100 metrede dezavantajlı olarak 21. ya da 22. kulvardan çıkıp startta kalarak o trafikleri aşmak her atın harcı değildir. O daralan yerlerden çıkmayı ancak şampiyon bir at kaldırabilirdi ve o 3 yarışı da şampiyon gibi koştu. Savaştığı ve dezavantajla başladığı için bence Gazi'yi sonuna kadar hak etti.

8. Dünya tarihinde Secretariat, Kincsem, Man o' War gibi efsane atlar var. Acaba sizin kariyerinizde "Keşke bu atla koşabilsem" dediğiniz bir at oldu mu?

İrlanda'da eğitimdeyken cumartesi günleri yarışlara giderdik. Dublin'de 7 safkanın koştuğu bir derbi yarışı vardı; Galileo ile Fantastic Light da koşuyordu. Galileo'ya Michael Kinane, Fantastic Light'a Frankie Dettori biniyordu. İki eküri (3'e 3) o kadar müthiş bir taktik yarışı yaptılar ki, yarışseverler açıp izlesinler. Galileo bariyer dibindeyken, tam 500-600 metreler arasında ekürisi dışarı açılıp ona içeriden yol verdi. Dışarıdan Fantastic Light geldi ve 400 metre boyunca burun başa kıyasıya bir mücadele verdiler. Sonunda Dettori ile Fantastic Light yarışı kazandı. Galileo gibi şampiyon bir at o gün eküri taktiğiyle geçildi; yoksa bence her zaman Fantastic Light'ın üstündeydi. O taktik savaşını hiç unutmam; hep, "Keşke bir gün Galileo gibi bir safkana binebilseydim ya da sahip olabilseydik" diye hayal etmişimdir.

O küçüklüğümden beri, Apranti Okulu'ndan mezun olup dünyadaki en iyi jokeyleri örnek almak istiyorduk. İrlanda'da Dermot Weld, Michael Grassick, Michael Halford, John Oxx gibi en iyi antrenörlerle çalışıp, bunu ülkemizde temsil etmek amacındaydık. Yaklaşık 25 yıldır atın üstündeyseniz mutlaka o canlının dili olmak zorundasınız.

Ben de onların dili olduğum için çok mutluyum. Bazen çok kırılma anlarım oluyor. Haftanın 7 günü tempolu bir hayat; şehirler, uçaklar, seyahatler... Zor bir meslek; kendi evladım olsa ben jokey olmasını istemem.

- Şaşırdım şu an, "Ben istemem" dediniz. Sebebi bu yüksek tempo mu?

Sadece yüksek tempo değil. Dışarıdan "İnsanlar parmağının ucunda at biniyor" diye kolay görünebilir ama çok saygın ve bir o kadar tehlikeli bir spor yapıyoruz. Güney Kore, İrlanda, Fransa, Dubai, Rusya, İtalya... Her yeri gezdim. İnsanların jokeylere ve atlara gösterdiği saygı çok büyük; Kraliyet ailesi bile bir jokeyi gördüğünde eğilip selam veriyor.

Mesela bazen annem yarışlarımı izleyemez. Kaç defa düştüğümü, kaç yerimin kırıldığını, kaç defa yoğun bakımda kaldığımı hatırlamıyorum bile. Kaburgalar, köprücük kemikleri, burun kırıkları... Jokeylerin yüzde doksanı bunu yaşar. Attan düştüğünüzde, can havliyle bir yeriniz kırıkken ambulansta "Anneme telefon açayım da sesimi duysun, durumu daha kötüye gitmesin" diyorsunuz. İşin bu boyutu çok ağır.

9. Spesifik olarak "kırılma anım" dediğiniz bir an, her şeyin bittiğine inandığınız çok özel bir an oldu mu acaba?

Benim herhalde bir 20 defa o kırılma anım olmuştur. Ama sabah 04:00'te o karanlık idmana gelip atın üstüne çıktığınızda onunla konuşuyorsunuz. "Evet, kırılma anım oldu ama pes etmemem lazım" diyorsunuz. Eğer atın dilinden anlıyorsam ve bu kırılma noktasında bırakıp gidersem onu sahipsiz bırakmış olurum. O ata bindiğinizde hayatın koşturmacasını, zorluklarını unutuyorsunuz. Bazen kendi kendime "Allah'ım, eğer bir gün sonum gelecekse mesleğimin üzerinde olsun" bile demişliğim vardır.

Ben hep bir bebek doktoruyla veterineri aynı kefeye koyarım; ikisi de dilsiz hastalarla ilgileniyor. Eğer biz jokeyler atın dili olursak, sorunu daha çabuk bulup onu daha erken sağlığına kavuşturabiliriz. Jokeylerin raporları, o atın hissiyatını birebir yansıtır.

10. Peki kariyer bitince planınız nedir?

Şu an kariyerimi noktalamayı hiç düşünmedim, hep atın üstünde devam edeceğiz. Sadettin abi (Boyraz) ve Halis abi (Karataş) gibi isimlere bakınca önümde daha bir 7-8 yıl var diye düşünüyorum. Sadettin abi 53 yaşında, "Dışarıda ne yapayım, benim mutluluğum atın üstünde olmakmış" diyor. "Binme artık abi, bir yerin kırılır" deseniz de, onsuz duramadığını söylerken duygulanıyor. Kariyer sonrasında belki bir antrenör veya at sahibi olarak yola devam edilebilir.

11. Son olarak, buradaki eğitimin (Apranti Okulu) çok müthiş olduğunu, etkileyici olduğunu duydum. Buranın sırrı nedir sizce?

Bizim dönemimizde eğitim şartları bu kadar iyi değildi. İlk sınıfta 65 kişiydik ama belki 10 tane eğitim atı vardı; ata binme sırası haftada iki kez ancak gelirdi. Ahırlarda seyislerle aynı odada kalırdık. Şimdi sayılar düşürüldü, simülatörler ve mekanik atlar getirildi. TJK ve okul müdürümüz çok bilinçli çalışıyor; çocukların yatılı kalması, beslenme ve spor imkânları harika.

Şundan da eminim; Türkiye'deki genç jokeylerimiz şans verildiğinde dünyanın her yerinde at binebilecek potansiyeldeler. Dünya genelinde sadece İngiliz atlarına yönelik sabit bir binik stili varken, biz Türkiye'de 500 kiloluk süratli bir İngiliz atından inip, 10 dakika sonra ufak yapılı bir Arap atına biniyoruz. Bu, kas sistemimizi ve reflekslerimizi inanılmaz geliştiriyor. Kısa bir alışma sürecinin ardından gençlerimiz dünyanın en iyi jokeyleriyle aynı seviyede yarışabilir.

- Son olarak vermek istediğin bir mesaj var mıdır acaba?

Gerçek yarışseverleri, aileleri ve çocukları hipodromlara bekliyoruz. Bu 100. yıl coşkusunu mutlaka yaşasınlar. Hipodromu bir bahçe olarak düşünün; onlar buraya geldikçe o bahçede rengarenk çiçekler açacak, farklılık yaratacağız. Türkiye Jokey Kulübü'ne, basına ve bu spora emek veren herkese teşekkürlerimi sunuyorum.

Kaynağa Git

İlgili Haberler