Erzincan-İliç Çöpler sahası; Türkiye’nin bilinen en büyük ikinci altın rezervine sahip olup, 13 Şubat 2024’te dokuz maden işçisinin hayatını kaybettiği liç yığını kayması nedeniyle toplumun gündemine girmiştir. Altın madeni sahasının işleticisi Anagold Madencilik şirketinin büyük ortağı Kanada/ABD merkezli SSR Mining, yüzde 80 oranındaki çoğunluk hissesini 1.5 milyar dolar bedelle Cengiz Holdinge devretmiş; kalan yüzde 20 pay Çalık Grubu bünyesindeki Lidya Madencilik’te kalmıştır. Devrin tamamlanmasının hemen ardından yeni çoğunluk hissedarı, üretimin yeniden başlatılması için ilgili kurumlara resmi başvurularını yapmıştır.
Devir işlemi; ana saha olan Çöpler sahasının yanı sıra Çakmaktepe, Bayramdere, Mavialtın ve Tunçpınar projelerini, tüm ruhsatları, varlıkları, hakları ve yükümlülükleri kapsamaktadır. Devir kapsamına dahil edilen sahalar- Çakmaktepe, Bayramdere ve Mavialtın (Ardıç) projeleri- ağırlıklı olarak oksitli cevherleşme içermektedir ve bu cevher tipinin ekonomik kazanım yöntemi yığın liçidir. 2024 felaketine yol açan da tam olarak yığın liçi yöntemidir. Şirket facia sonrası yaptığı açıklamada “Üretime yeniden başlanması halinde yalnızca kapalı sistem sülfit tesisiyle çalışılacağını, yığın liçi yönteminin uygulanmayacağını” açıklamıştır. Ana saha olan Çöpler’de kalan rezervin ağırlığı da sülfitli cevherdir ve madenin öngörülen yaklaşık yirmi yıllık ömrü sülfit tesisine dayanmaktadır. Çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) belgelerine göre; sahada iki farklı tip cevher çıkarılmakta ve iki ayrı proseste işlenmektedir: oksitli cevher, yığın liçi (heap leach) ve ADR (Adsorpsiyon/Desorpsiyon/Geri-kazanım) tesisinde; sülfitli cevher ise 2018’de devreye alınan Basınçlı Oksidasyon (POX) ünitesinde zenginleştirilmektedir. Maden 2010’da oksitli cevherin yığın liçiyle kazanılmasıyla üretime başlamış; cevher kütlesinin sülfürlü mineraller de içermesi nedeniyle ikinci aşamada sülfit tesisi kurulmuştur. Anlaşıldığı kadarıyla önemli sayılabilecek oksitli cevher varlığı, ana ocaktan çok 1.5 milyar dolarlık satış paketine bilinçli olarak dahil edilmiş çevre sahalarda yatmaktadır. Cengiz Holdingin, bu cevheri kazanmanın yolu olan yığın liçi yöntemini talep etmesi sürpriz olmayacaktır.
Facia sonrası, 16 Şubat 2024’te Çevre Bakanlığı madenin çevre izin ve lisans belgesini iptal etmiş, faaliyetler durdurulmuştur. Daha sonra Danıştay, sahanın ÇED olumlu kararını iptal etmiştir. Mülkiyet yapısı değişen şirketin yeniden çalışmaya başlayabilmesi için bu izinleri tekrar alması gerekmektedir. Muhtemelen yabancı şirket, 2024 sonu itibarıyla yaklaşık 2.7 milyar dolar değerindeki varlıklarını bu izinleri daha kolay alabilecek bir yapıya devrederken çok detaylı hesaplamalar yapmıştır. Gerekçe, ‘Odağın Amerika kıtasındaki operasyonlara kaydırılması’ olarak gösterilse de ülkedeki gerçekliği göz ardı etmeleri beklenemez.
Bu nedenle devri, salt bir ticari işlem olarak görmemek gerekir. Çünkü; izin ve lisans iptal gerekçeleri sahanın kendisine ilişkindir. Maden işletmesinin Kuzey Anadolu ve Doğu Anadolu fay sistemlerinin etki alanında bulunması ve beş barajı besleyen, sınır aşan Fırat Nehri’ni kirletme riski ana gerekçelerdir. Facia öncesinde yapılan keşifte 15 bilirkişi profesörden 13’ünün madenin kapatılması yönünde görüş bildirmiş olması, bu gerekçelerin ağırlığını göstermektedir.
Kamu yararı denetiminin gerçek sınavı bu noktada verilecektir. Sahanın işletilemezliğine ilişkin yargısal tespitler sahaya özgü olduğundan, işletmecinin değişmesi bu tespitleri ortadan kaldırmaz. Yeni ÇED süreci ve yeni çevre izinleri; aynı fay, aynı nehir ve aynı topoğrafya gerçeği üzerinden değerlendirilmek zorundadır. Üstelik oksitli cevher varlığı nedeniyle, verilecek izinlerin kapsamı ve sınırı hayati önemdedir. Devralan şirketin yatırımını geri kazanma ve kârlılık hedefi, yalnızca sülfitli cevherle sınırlı bir üretim senaryosuna razı olup olmayacağı sorusunu öne çıkarmaktadır. Oksitli cevher varlığı, bu anlamda devrin fiyatına gömülü bir “opsiyon” niteliğindedir ve bu opsiyonun kullanılıp kullanılmayacağı, önümüzdeki dönemin en önemli kamu yararı sınavlarında birisi olacaktır. Verilecek kararlar sadece teknik olmayacak toplumsal, siyasal ve sosyal gerçekliklere de yanıt olacaktır.
İşin özü, kamu adına alınacak kararlarda “Yaşam ve doğa mı kazanacak yoksa şirketler mi?” sorusunun yanıtı hayati önemdedir. Bu yanıtlar ve gelişmeler umarım beni ve benim gibi düşünenleri yanıltır.
NOT: Bu yazı, meslektaşım ve Hukuk İnsanı Ömer Günay’ın çalışmalarından yararlanılarak hazırlanmıştır.