Çağımızın en büyük sağlık krizlerinden biri olan kanser, artık hemen hemen her emekçi ailesinin kapısını çalan küresel bir salgın halinde. Resmi onkoloji verileri yeni tanı alan hasta sayısının her geçen yıl rekor kırdığını gösterirken, sistem bu artışı "uzayan insan ömrü" veya "kader" gibi söylemlerle normalleştirmeye çalışıyor. Oysa bilimsel ve sosyoekonomik gerçekler başka bir noktaya işaret ediyor: Kanser, kapitalizmin büyüme ve kâr hırsının insan bedenindeki patolojik karşılığı.
Kâr odaklı endüstri: Ucuz üretim, pahalı hastalıklar”
Kapitalist üretim modeli, maliyetleri düşürmek ve kâr marjını maksimuma çıkarmak için insan sağlığını açıkça göz ardı ediyor.
Tarım endüstrisinde daha fazla ve hızlı ürün elde etmek için kullanılan pestisitler (böcek ilaçları), raf ömrünü uzatarak lojistik maliyetleri düşüren ultra işlenmiş gıdalar ve plastik ambalajlar, toplumun en ucuz ve en kolay ulaştığı besin maddeleri haline getirildi.
Sağlıklı, organik ve temiz gıda bir lüks tüketim nesnesine dönüştürülürken; işçi sınıfı, koruyucular ve rafine şekerle doldurulmuş, kanserojen etkisi kanıtlanmış ucuz gıda endüstrisine mahkum ediliyor. Yani sistem, üretim aşamasında insanı önce beslenme yoluyla zehirliyor.
Çevresel yıkım ve doğanın metalaştırılması
Sermayenin sınırsız büyüme arzusu, gezegenin ekolojik dengesini ve yaşam alanlarını paraya tahvil ediyor. Filtresiz fabrikalar, maden ocakları için katledilen ormanlar ve akarsulara boşaltılan endüstriyel atıklar, temiz havayı ve suyu yok ediyor.
Dünya Sağlık Örgütüne bağlı Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC) tarafından “Grup 1 Kanserojen” olarak sınıflandırılan hava kirliliği ve endüstriyel toksinler, homojen dağılmıyor. Sermaye sahipleri korunaklı ve temiz banliyölerde yaşarken, sanayi havzalarına, fabrikalara yakın kirli bölgelerde yaşamak ve buralardaki kanserojen kimyasallara maruz kalmak yoksul kitlelerin payına düşüyor.
Piyasalaşan sağlık ve ilaç tekellerinin ikiyüzlülüğü
Kapitalizm altında sağlık, anayasal bir hak olmaktan çıkarılıp alınıp satılan bir metaya dönüştürüldü. Büyük ilaç şirketleri, milyarlarca dolarlık Ar-Ge bütçelerini kanseri "ortadan kaldıracak" koruyucu hekimliğe veya kökten çözümlere değil; hastayı ömür boyu sisteme bağımlı kılacak pahalı tedavi süreçlerine harcıyor.
Kanseri önlemek (yani endüstriyel kirliliği durdurmak, çalışma saatlerini azaltmak, stresi düşürmek, gıda terörünü engellemek) sermaye için kârlı bir yatırım değil. Aksine, insanların hastalanması ve ardından fahiş fiyatlı kemoterapi ilaçlarına, akıllı moleküllere muhtaç hale gelmesi devasa bir pazar yaratır. Kapitalizm için hasta insan, sağlıklı insandan çok daha kârlı bir tüketicidir.
Performans baskısı, güvencesizlik ve kronik stres
Modern çalışma hayatının getirdiği güvencesizlik, uzun mesai saatleri ve sürekli daha fazla üretim baskısı, insan biyolojisini derinden sarsıyor.
Kronik stres, kortizol seviyelerini sürekli yüksek tutarak bağışıklık sistemini baskılar. Bağışıklık sistemi zayıfladığında ise vücudun her gün ürettiği defolu/kanserli hücreleri tespit edip yok etme mekanizması felç olur.
Günde 10-12 saat çalışan, yolda saatlerini harcayan bir emekçinin spor yapmaya, sağlıklı yemek pişirmeye veya dinlenmeye zamanı yoktur. Sistem, işçinin sadece emeğini değil, sağlığını koruyabileceği zamanı da gasbeder.