Ana içeriğe geç

Odatv farkıyla... Arjantin-Bolivya-Şili hattında neler oluyor... Amerika'da sol neden geriliyor sağ nasıl yükseliyor

Latin Amerika’da gündem: ABD Başkanı Donald Trump’ın “Donroe Doktrini” Arjantin, Bolivya ve Şili’yi kapsayan “Lityum Üçgeni”nde sol iktidarlar geriliyor, sağ liderler yükseliyor. ABD’nin hedefi net: Bölge ülkelerindeki bağımsızlıkçı siyasetleri ve Çin’in bölgedeki madencilik çalışmalarını engellemek

Odatv farkıyla... Arjantin-Bolivya-Şili hattında neler oluyor... Amerika'da sol neden geriliyor sağ nasıl yükseliyor
Odatv
16

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’ın bizzat ilan ettiği “Donroe Doktrini”, özellikle Amerika kıtasının güneyini yeniden şekillendirmeyi amaçlıyor. Bölgede sol dalganın yerini Trump’ın çok sevdiği sağ liderler almaya başladı. Bu değişim en net biçimde “Lityum Üçgeni” olarak adlandırılan Arjantin-Bolivya-Şili hattında görünüyor. M5 Savunma Sanayi Dergisi son sayısında bu konuya dikkat çekti.

“Donroe Doktrini” olarak adlandırılan ve Trump’ın Amerika kıtasının tamamını Washington’un öncelikli bölgesi olarak tanımlayan yaklaşımı, aslında eski başkanlardan James Monroe’ya dayanıyor. ABD’nin 5’inci Başkanı James Monroe, 1823 yılında yaptığı Birliğin Durumu konuşmasında Avrupa’nın Amerika kıtasına müdahalesine karşı çıkmış, komşularının “sömürgeleştirilmesine” izin vermeyeceğini açıkça ifade etmişti.

Siyasi tarihe “Monroe Doktrini” olarak geçen bu gelişme, Amerika Birleşik Devletleri’nin İspanya ve Portekiz’in sömürgeciliğine sahne olmuş tüm Latin Amerika ülkelerinin bağımsızlaşmasını, Kanada üzerindeki İngiliz-Fransız hâkimiyetinin sonlanmasını öngörüyordu. Trump’ın ikinci dönemine başlamasından hemen sonra “Kanada’yı 51’inci eyalet yapacağım” sözleri, Panama Kanalı’na el koyma açıklamaları ve devamında Venezuela harekâtı çerçevesinde “tüm Amerika kıtasından sorumlu siyaset” yapılandırması dikkat çekti.

ARTIK DÜŞMAN AVRUPALILAR DEĞİL, ÇİN

Çin Halk Cumhuriyeti, “zengin toprak elementleri” ve 21’inci yüzyılın petrolü olarak adlandırılan “lityum” madeni alanlarında; ham maddeyi çıkarma, işleme ve ticaretini yapma bakımından toplam ticaretin yaklaşık yüzde 70’ini elinde bulunduran bir aktör konumunda. Bu oran, Amerikan yönetimi tarafından mutlaka değiştirilmesi gereken bir tablo olarak görülüyor.

Bolivya ve Şili’de yapılan son seçimler, Trump’ın sevdiği karakterlerin başkanlık makamına oturmasına neden oldu. Küresel ekonomideki tıkanıklıkların sol politikacıların iktidarını darbelediği bir dönemde, aşırı sağ bölgede yükselişe geçti.

Bu nedenle Çin’in özellikle Latin Amerika ve Afrika’da yaptığı stratejik madencilik yatırımları, ABD Başkanı Trump’ın hedef listesinin ön sıralarında yer alıyor.

“Lityum Üçgeni” ülkelerinin yakın geçmişteki sol hükümetler döneminde, özellikle lityum madeni alanında yabancı yatırımı sınırlayan, “ulusalcı” kimlik taşıyan ve devletten devlete ilişkiler içinde Çin yatırımlarına güçlü kapı aralayan politikalar gelişti.

BOLİVYA’DA MAS DÖNEMİ KAPANDI

Lityum sektöründe hızlı değişimin en önemli örneklerinden birini, dünyanın en zengin rezervlerine sahip olmasına rağmen dünya lityum ticaretindeki payı yalnızca yüzde 1 seviyesinde kalan Bolivya oluşturdu.
“MAS Dönemi” olarak adlandırılan 2006-2025 yılları arasında sol liderler Evo Morales ve Luis Arce tarafından yönetilen Bolivya’da, sert devletçilik anlayışı çerçevesinde devlet şirketi YLB, madenler üzerindeki tek yetkili kurum hâline geldi. Yatırımcılar yalnızca YLB ile ortaklık çerçevesinde yatırım yapabiliyor, çoğunluk hisseleri ise bu devlet şirketinin elinde bulunuyordu.

Buna rağmen 2019’da Alman ACI Systems’in sözleşmesinin tek taraflı kararla iptal edilmesi, Amerikan şirketi Lithco’nun uzun süreli anlaşmasının da sokaktaki ulusalcı protestolar sonucu rafa kaldırılması dikkat çekti.

Ekim 2025’teki seçimle ülkede yalnızca iktidar değil, rejim anlayışı da değişti. Sağ aday Rodrigo Paz, sol rakibi Jorge “Tuto” Quiroga’ya karşı yüzde 54,6 oy alarak başkanlık makamına oturdu. Paz’ın ana sloganı “herkes için kapitalizm” başlığını taşıyordu. İlk işi ise lityum madenlerini yabancı yatırıma açacak kanunları gündeme getirmek oldu.

Trump da Bolivya’nın yeni yönetimiyle çok yakın ilişki içinde önemli işler başarılacağını açıkladı.

ŞİLİ’DE PİNOCHET HAYRANI KAST DÖNEMİ

Şili’de 2022-2026 yılları arasında başkanlık görevini sürdüren genç sol lider Gabriel Boric, Bolivya örneğinde olduğu kadar sert bir çizgi izlemedi. Bununla birlikte 2023 yılında yayımladığı “Ulusal Lityum Stratejisi” ile devletin rolünü artıran bir yol tercih etti.

Yeni projelerde devlet şirketi Codelco-ENAMİ ortaklığının zorunlu tutulması, bu yaklaşımın en önemli işaretlerinden biri oldu. Ancak bu kararlılık; sektörel belirsizliğin tırmanmasına, yabancı sermayenin ülkeden uzak durmasına ve Amerikan yönetiminden gelen eleştirilerin artmasına neden oldu. Projeler yavaşladı.

İlk turu Kasım 2025’te, ikinci turu ise Aralık 2025’te yapılan seçimleri Jose Antonio Kast kazandı. Kast, kendisini resmen ülkenin kanlı diktatörü Augusto Pinochet’in hayranı ve onun rotasından ilerleyen bir siyasetçi olarak ilan etmişti.

San Salvador’daki lider Bukele tarzı sert güvenlik politikası vaadiyle, ülkedeki çeteleşmeden ve sokaktaki güvenlik boşluğundan bunalan seçmenin oyunu alan Kast, aynı zamanda bir “Trump hayranı” olarak da adlandırılıyor.

Kast, Boric’in devlet ağırlıklı lityum stratejisini rafa kaldıracağını ve ülkenin madencilik sektörünü başta Amerika olmak üzere “müttefik ülkelere” açacağını duyurdu.

Arjantin’de Milei rüzgârı

Arjantin’in tüm sol partilerinin oluşturduğu Frente de Todos ittifakının güçlü siyasetiyle 2019-2023 yılları arasında başkanlık yapan merkez sol siyasetçi Alberto Fernandez ve öncesindeki sol iktidarlar, lityum alanında diğer Latin sol iktidarları gibi devletçi politikaları önceleyen bir kimlikle hareket etti.

Bu dönemde Çin sermayesi ülkede daha rahat yer buldu. Başta Amerikan şirketleri olmak üzere Batılı şirketlerin ise siyasi istikrarsızlığı gerekçe göstererek Arjantin’den uzak durmaya çalıştıkları dikkat çekti. Yüksek enflasyon ve ağır ekonomik kriz de sermaye kaçışını hızlandıran unsurlar arasında yer aldı.

Aralık 2023’te yapılan seçimi şaşırtıcı ölçüde büyük bir farkla kazanan eski TV karakteri Javier Milei’nin dönemi, Arjantin için tam bir değişim dönemi olarak adlandırıldı.

Amerikan Başkanı Trump ve İsrail Başbakanı Netanyahu’nun en yakın dostlarından biri olarak tanınan Milei, yürüttüğü liberal-sağ politikalar doğrultusunda ilk iki yılında kilitlenmiş ülke ekonomisinde önemli rahatlamalar sağladı. Hatta Ekim 2025’teki ara seçimlerde ezici bir zafer de kazandı.

Milei yönetimi, özellikle lityum alanında özel sektöre ve yabancı yatırımcılara büyük vergi indirimleri ile teşvik uygulamalarını devreye soktu. Bu alanda yabancı yatırım artarken, Arjantin’in 2027 yılında yüksek olasılıkla bu sektörde dünyanın üçüncü ülkesi olmasının da yolu açıldı.

Trump-Netanyahu ikilisinin, Milei’nin 2027 seçimini kazanması için gereken her düzenlemeyi yapacağına kesin gözüyle bakılıyor.

LATİN SEÇMENİ NEDEN SAĞA KAYIYOR

Latin Amerika, Soğuk Savaş yıllarından günümüze uzanan çizgide, sol-devrimci siyasetin öne çıktığı bir alan olarak tanınıyor. Geçmişte CIA destekli askerî darbelerin büyük mağduriyetlerini yaşamış bu stratejik coğrafyada sol siyaset, her zaman güçlü bir alternatif, hatta bir tür sığınma alanı oldu.
Ancak bölgede son dönemde şaşırtıcı ölçüde güçlü bir sağ siyaset yükselişi izleniyor.

Arjantin, sol siyaset döneminde yıkıcı nitelikte ve bitmek bilmeyen ekonomik krizler yaşadı; enflasyonda dünya rekorları kırdı ve borç kriziyle adeta kilitlendi.

Bolivya’da yaklaşık 20 yıllık MAS iktidarının, yani Evo Morales ve Luis Arce dönemlerinin özellikle doğal gaz gelirlerini iyi yönetememesi, sola yönelik güvenin sarsılmasına neden oldu. Ülke, 2025’te tarihinin en derin ve ağır ekonomik krizlerinden birini yaşadı.

Şili’de ise Boric dönemi, beklentilerin aksine ekonomik yavaşlama, yüksek borç ve reform tıkanıklığıyla geçti.

Bu gelişmelerin ötesinde, bölgede sağ siyasetin yükselişini besleyen diğer sorunlar da öne çıktı.

Uyuşturucu kartellerinin güçlenmesi, sokak güvenliğinin zayıflaması ve göçmen sorunu, sağ adayların sert önlem vaatleriyle oy kazanmasına yol açtı.

Genç seçmenin, 21’inci yüzyıl iletişim araçları üzerinden popülist çağrılar yapan adaylara yönelmesi de tabloyu değiştirdi. Buna bir de “Trump’la uzlaşma, ekonomide refah getirir” düşüncesinin güç kazanması eklendi.

VENEZUELA KIRILMA NOKTASI OLDU

Trump yönetiminin kendisi için büyük bir başarı öyküsü yarattığı Venezuela harekâtı, aslında Latin Amerika’daki sol gerilemenin önemli dönüm noktalarından biri oldu.

Ülkenin eski ve efsanevi lideri Hugo Chavez ile başlayan, ölümünden sonra Nicolas Maduro ile devam eden anti-emperyalist/Bolivarist siyaset çizgisinin bir Amerikan askerî harekâtıyla sonlanması, Latin Amerika’daki tüm sol hareketler açısından geleceğe dönük önemli bir alarm niteliği taşıdı.

Bu gelişmeden en çok etkilenen iki ülkenin Nikaragua ve Küba olması da son derece doğal karşılandı. Nitekim Nicolas Maduro’nun eşiyle birlikte New York’a götürülüp cezaevine konulmasının ardından Venezuela’da yaşananlar, dikkat çekici işaretler verdi.

Maduro yönetimindeki iç zayıflık, muhalefetin oylarını gasp ettiği 2024 seçimlerindeki sert tartışmalarla elle tutulur hâle gelmişti. Ekonomik çöküş, ordu içindeki çatlaklar ve yaptırım rejiminin etkileri sonucunda ordu ve elit kesim, Trump ile anlaşmayı tercih etti.

Başkanın feda edilmesi, rejimi oluşturan unsurların Trump ile güçlü bir anlaşmaya varma çabasından kaynaklandı. Ülkenin zaten yaptırım altındaki petrol sektörü rahatladı, petrol offtake anlaşmaları devreye girdi ve ülkenin maden imtiyazları Amerikan şirketlerine aktarıldı.

Rejim uyumu ise Başkan Yardımcısı Delcy Rodriguez üzerinden sağlandı. Amerika, Saddam Hüseyin sendromunu tekrar yaşamadı. Irak’ta Baas Partisi’ni yok etmenin bedelini biliyordu. Bolivarist kadrolar yerlerini korudu.

Hatta Avrupa’nın tam desteğini almış sürgündeki muhalefet lideri Maria Corina Machado ve son muhalif başkan adayı Edmundo Gonzalez bile büyük bir belirsizlikle baş başa kaldı.

Venezuela, “Donroe Doktrini”nin yeri geldiğinde saldırgan bir kimlik taşıyabileceğini göstermesi açısından önemli bir gelişmeye sahne oldu. Bu süreç, özellikle anti-sol ve anti-sosyalist hareketin moral ve güç kazanmasına yol açtı.

Delcy Rodriguez yönetimi, iç politikada ısrarla Maduro’yu koruma sloganları atarak Bolivarist kamuoyunu oyalarken, esas politikasını Amerika ile dengeli ilişkiler zeminine oturtmuş görünüyor.
Bu strateji, siyaset sözlüğüne yeni bir tanım da getirdi: pragmatik Chavista... Yani ana zeminde Hugo Chavez’in rotasında ilerlediğini gösteren; ancak esas olarak “Amerikan emperyalizmi” ile kalıcı ve güçlü uzlaşmayı hedefleyen strateji...

Bununla birlikte Trump’ın “Kendisinden çok memnunum, güzel çalışıyor.” dediği Delcy Rodriguez’in bu stratejisi, yakın gelecekte önemli bir siyasi duvarla karşılaşma riski taşıyor.

Birincisi, Bolivarist halk tabanı artık uzlaşmacı politikanın farkında ve protestoya yöneliyor. İkincisi, muhalefetin “gerçek demokrasiye geçiş olmalı” eleştirisi giderek Amerikan Kongresi’nde daha yüksek sesle ifade ediliyor. Üçüncüsü ise Amerika’nın bugünkü yönetime özellikle “demokrasi” zeminli baskısı arttığı anda tüm dengelerin değişebileceği değerlendiriliyor.

Donroe Doktrini’nin yeni ülkesi: Kolombiya

Kolombiya’nın sol kimlikli başkanı Gustavo Petro, Amerikan-İsrail ittifakının en sevmediği politikacıların başında geliyordu.

Petro, İspanya Başbakanı Pedro Sanchez gibi İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırıma karşı “Latin muhalefetinin” önemli isimlerinden biri olarak tanındı.

Bu süreçte Petro, Lahey’de Güney Afrika Cumhuriyeti tarafından İsrail’e karşı açılan soykırım davasına katıldı; büyükelçisini geri çekti, İsrail büyükelçisini ülkesine gönderdi. Demir-çelik başta olmak üzere İsrail savunma sanayii açısından hayati önemdeki tüm ticari metaların bu ülkeye gönderilmesini yasakladı ve eski sağ hükümetler döneminde imzalanmış Kolombiya-İsrail güvenlik anlaşmalarını askıya aldı.

Petro, Trump’ın sevmediği; ancak görev süresinin sona erecek olması nedeniyle Maduro’ya yapılan müdahalenin benzerine maruz kalmayan bir lider olarak bilindi.

Ülkede 31 Mayıs 2026’da ilk turu gerçekleşen başkanlık seçiminin sonucu, Amerikan-İsrail ittifakı açısından şaşırtıcı ölçüde olumlu bir tablo ortaya koydu.

Kendisini daha ilk günden “Trump hayranı ve İsrail destekçisi” ilan eden Abelardo de la Espriella, oyların yüzde 43,7’sini alarak bu makamın en güçlü adayı olduğunu gösterdi. Gustavo Petro tarafından desteklenen sol aday Ivan Cepeda ise yüzde 40,9’da kaldı ve bu iki aday için ikinci turun kapısı açıldı.

Espriella, güvenlik konusunda sert önlemler vadeden aşırı sağcı bir karakter olarak öne çıkıyor. Ülke kaynaklarını Amerikan ve İsrail şirketlerine açmakta kararlı olan Espriella’nın iktidarı, geçmişte olduğu gibi bir kez daha İsrail istihbaratının ve ordusunun Latin Amerika’ya yerleşmesine neden olacak bir sürecin kapısını aralayabilir.

Latin Amerika’da bir dönem sol dalganın taşıdığı kıta siyaseti, bugün Trump’ın “Donroe Doktrini”yle yeni bir yöne savruluyor. Lityumdan petrole, madenlerden güvenlik anlaşmalarına kadar uzanan bu yeni hatta artık temel soru şu: Kıtanın zenginliği kimin denetiminde olacak?

Odatv.com

Kaynağa Git

İlgili Haberler