Metin Aktaşoğlu / [email protected] - Türkiye A Milli Futbol Takımı, büyük beklentiler ve umutlarla 24 yıl aradan sonra ilk kez Dünya Kupası sahnesine çıkarken, tüm Türkiye takımın arkasında kenetlenmiş, Euro 2024, UEFA Uluslar Ligi ve Dünya Kupası elemelerindeki başarılı tablonun süreceğini umuyor ve yeni gurur anlarına tanıklık edecek olmanın heyecanını yaşıyordu. Lakin hevesler kursaklara takıldı kaldı. İlk olarak 14 Haziran'da TSİ sabah 07.00'de milyonlara “acaba gerçekten uyanmadık da kabus mu görüyoruz” dedirten bir sonuçla Avustralya'ya 2-0 mağlup olduk. Şok bir sonuç, şok bir oyun ve kulakları sağır edercesine çalan tehlike çanları. Hafta boyu eleştiriler, destek mesajlarına karıştı ancak henüz her şey bitmemişti. Evet, “henüz.” 20 Haziran'da bu kez daha erken, saat 06.00'da ekran başına geçtik ancak bu kez de 64. saniyede Galarza'nın golüyle sarsıldık. Maç neredeyse 100 dakika daha oynandı, Paraguay 45+3'te 10 kişi kaldı ancak sahadan 1-0 yenik ayrıldık ve 40 gün sürecek turnuvada ilk haftayı göremeden 4. sırayı “garantileyip” havlu attık. Teknik ve taktik açıdan eksikliklerimiz ve elenme sebeplerimiz çokça masaya yatırıldı. Peki ya işin psikolojik boyutu? Uzm. Spor Psikoloğu Arda Coşkun ile “elenmenin psikolojisini” konuştuk.
“Sahada gördüğümüz taktiksel tıkanıklıklar veya bitiricilik sorunları, aslında buz dağının sadece görünen kısmıydı. Dünya Kupası gibi futbol kalitesinin ve rekabetin en üst düzeyde olacağı böylesi bir turnuvada zihinsel olarak rakiplerimizin çok gerisindeydik” ifadelerini kullanan Coşkun “Yaşanılan başarısızlığı, kendi uzmanlık perspektifimden 4 temel gerekçeye bağlıyorum” diyor ve gerekçeleri şöyle sıralıyor:
- Gerçeklikten kopma
- Dikkat dağınıklığı ve odak kayması
- Takım içi adalet duygusunun zedelenmesi-güvensizlik
- Saha içi ve dışı kriz yönetimindeki başarısızlık
Bunların devamında “Spor psikolojisinde 'choking' (baskı altında donakalma/boğulma) dediğimiz bir fenomen vardır. Sporcu sahaya 'becerilerini sergilemek ve kazanmak' için değil, 'hata yapmamak ve hayal kırıklığı yaratmamak' düşüncesiyle çıktığında, karar alma mekanizmaları ve motor becerileri felce uğrar” diyen Coşkun, Avustralya maçına dikkat çekiyor:
Peki o zaman “beklentiler” noktasına geri dönmek gerek. Sadece Türkiye'de değil dünya çapında da yorumcular Türkiye'yi turnuvanın önemli takımlarından biri olarak görüyor, hedefler ilk 8'e, bazıları için “doğru eşlemeyle yarı finale kadar” çıkıyordu. O zaman beklentiler ters mi tepti?
'OYUNCULARIN HATA YAPMA LÜKSÜ TAMAMEN ORTADAN KALKTI'
“Kesinlikle ters tepti” diye başlayan Uzm. Spor Psikoloğu Arda Coşkun, “Yüksek beklenti, elit sporcularda çift taraflı keskin bir kılıç gibidir. Doğru yönetilirse motivasyonu besler; ancak sporcunun öz-yeterlilik algısını aştığı an yıkıcı bir baskıya dönüşür. Biz turnuva öncesinde kadromuzu 'tarihin en iyisi', 'en değerli jenerasyon' olarak etiketleyerek oyuncuların omuzlarına taşıyabileceklerinden çok daha ağır bir yük yükledik” şeklinde konuşuyor. Hatta hatırlanacağı üzere TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu, Türkiye'nin Romanya’yı 1-0 mağlup ederek Dünya Kupası play-off turunda finale yükselmesinin ardından, “Tarihin en karakterli ve kaliteli kadrosu” demiş ardından “Hocayı tebrik ederim. Gidip üçüncü olduk, bir bakarsın kupanın sapından tutup geri dönüyoruz” ifadeleriyle gündeme oturmuştu. Coşkun bu bağlamda “taşıyabileceklerinden çok daha ağır bir yük” yorumunu şöyle detaylandırıyor:
Kupa öncesindeki gündemi ve yayınları hatırlarsak Türkiye'nin yüksek beklentiler kadar biraz da doğası gereği çok yüksek duygular ve söylemlerde buluştuğunu hatırlayabiliriz. Aynı yüksek duygular ve söylemlerin işler kötü gidince aynı büyüklükte tepkilere dönüşmesi defalarca tanıklık ettiğimiz güçlü bir ihtimal. Peki sporcular ve takımlar bununla nasıl mücadele eder? Bu bağlamda bizim için yanlış giden ne olabilir?
'YANLIŞ GİDEN ŞEY, 'GÜRÜLTÜNÜN' TAKIMIN İÇİNE SIZMASIYDI'
Arda Coşkun, Akdeniz ve Doğu kültürlerinin harmanlandığı bizim gibi toplumlarda duyguların çok yüksek perdeden yaşandığını ifade ediyor. “Turnuvaya giderken sporcuları 'kahramanlar' olarak uğurlamak ne kadar yanlışsa, elendiklerinde aynı büyüklükte bir öfke dalgasıyla yüklenmek de o kadar yanlış” diyen Coşkun, “Elit sporda başarıya giden yol duygusal dengeden geçer. Duygusal dalgalanmaların bu kadar radikal yaşandığı bir futbol ikliminde, sporcular 'dışarıdaki gürültüyü' kapatmakta zorlanır” tespitinde bulunarak “Yanlış giden şey, bu dışsal gürültünün takımın iç dinamiklerine sızmasına izin verilmesiydi” yorumunu yapıyor ve argümanını şöyle genişletiyor:
“İşler kötüye gittiğinde bu durum bir 'suçluluk duygusuna' dönüştü. Sporcular bununla ancak profesyonel bir zihinsel izolasyonla, yani sosyal medyadan uzaklaşarak ve sadece 'saha içine' odaklanarak mücadele edebilir. Ne yazık ki bu kriz anında o kolektif direnci ve koruma kalkanını oluşturamadık. Hatta tam aksine antrenör grubu ve federasyon yetkilileri bu krizi daha da büyütecek bir yol izlemeyi tercih etti. Böyle devasa turnuvalarda baskıyı, stresi ve dış uyaranları yönetmek en az fiziksel idman kadar önemlidir. Milyon Euro'luk futbolcuları, saha dışındaki bu devasa kaos ortamında mental olarak ayakta tutacak profesyonel bir spor psikolojisi departmanının olmaması, turnuvaya baştan yenik başlamaktır. Kriz anında sakin kalamayan takım, elenmeye mahkumdur.”
Aslında bu “gürültü engelleme” meselesinin ne kadar kritik olduğunu Samet Akaydın'ın Avustralya mağlubiyetinden sonra Paraguay maçının hazırlık sürecinde Arizona, Mesa'daki kampta düzenlenen basın toplantısında sarf ettiği sözlerle anlaşılmıştı. Akaydın, “Bazı şeyler yazılıyor. Kendi aramızda da konuşuyoruz. Gerçekten üzülüyoruz böyle şeylerin yazılmasına... kaptanımıza farklı imalarda bulunuyorlar. Kaptanımızın da morali çok düşüyor. O, bu takım için neler yapıyor... Hakan; biraz duygusal bir insan, böyle şeylere takılıyor. Takılması da çok normal çünkü çok saçma şeyler yazılıyor. Korkudan bir şey yapmaya çekiniyoruz. Dışarıda basın olduğu zaman, yanlış bir şey yaparız korkusuyla antrenmanlarda sadece duruyoruz” ifadelerini kullanarak aslında TFF'nin profesyonel bir ekiple sosyal medyaya karşı oyuncuları koruyacak bir bariyer oluşturmadığını ve oyuncuların kendileri hakkında yazılanları okuyup bunlardan etkilendiklerini bir nevi itiraf etmişti.
Biraz uçta bir örnek olsa da böyle anlarda elit seviyede akıllara ilk olarak Kobe Bryant geliyor. “Rezilyans”, kararlılık ve odaklanma dendiğinde tarihin en özel sporcuları arasında gösterilen Bryant, “Mamba Mentality” dediği felsefesiyle en zorlu anlarda dahi odağını kaybetmemenin önemini vurguluyordu. Örneğin 2-0'lık Avustralya maçından sonra Paraguay karşılaşmasına mutlak galibiyet hedefiyle çıkıp 64. saniyede 1-0 geri düşmek çok sarsıcı olmalı. Zihinsel olarak hazır olmadığınızda buradan dönmek mucizelere kalıyor. Arda Coşkun şöyle değerlendiriyor:
“Biz Paraguay maçında rakip eksildikten sonra o katı defans bloğunu delecek soğukkanlılığı gösteremedik” diyen Coşkun, “Duygusal panik ve acelecilik, taktiğin ve aklın önüne geçti. Yani zihinsel odaklanmayı süreklilik arz eden bir kararlılığa dönüştüremedik” ifadelerini kullanıyor. Peki şimdi ne olacak? Başta Arda Güler ve Kenan Yıldız gibi global süperstarlığın eşiğindeki oyuncularımız olmak üzere bu jenerasyon yıllar boyu Ay-Yıldızlı formayı giyecek.
'BAŞARISIZLIĞI BİR 'KİMLİK' OLARAK DEĞİL BİR 'VERİ' OLARAK KABUL ETMEYİ ÖĞRENMELİLER'
Bu erken vedanın “jenerasyonun sonu” olarak değil “elit seviyede bir öğrenme laboratuvarı” olarak ele alınması gerektiğini söyleyen Coşkun, “Arda Güler ve Kenan Yıldız gibi dünya çapında potansiyel barındıran gençlerimizi bu zihinsel enkazdan çıkarmak için acil adımlar atılmalı. Bireysel düzeyde genç oyunculara 'gürültüyü kapatma' becerisi kazandırılmalı. Sosyal medya yönetimi ve medya profesyonelleriyle çalışma süreçleri sıkılaştırılmalı. Başarısızlığı bir 'kimlik' olarak değil, bir 'veri' olarak kabul etmeyi öğrenmeliler” diyor ve “Milli takımlar düzeyinde spor psikolojisi departmanı kurulmalı ve bu yapı kalıcı olmalıdır. Spor psikologları turnuvadan turnuvaya çağrılan 'akut müdahale ekipleri' değildir. Tıpkı atletik performans antrenörleri gibi, spor psikologları da teknik heyetin ana bir parçası haline getirilmelidir. Genç milli takımlardan itibaren sporcularımızı psikolojik olarak geliştirmeliyiz. Alt yaş gruplarında bu bilinç seviyesine ve zihinsel sağlamlığa ulaşan sporcularımız için elit seviyedeki turnuvalarda performans göstermek çok daha rahat olacaktır” tavsiyesinde bulunuyor.
TOPLUM OLARAK DUYGULARI DENGELEYEBİLMEK...
Son olarak toplumsal yaklaşımın da değişmesi ve dönüşmesi gerektiğinin altını çizen Coşkun, “Toplum olarak futbolu bir spor branşı olmaktan çıkarıp, kolektif başarı veya başarısızlık hissimizin, hatta ulusal gururumuzun tek ölçütü haline getiriyoruz. Bu durum, sporcuların omuzlarına bir sporcunun taşıyabileceğinden çok daha ağır bir sosyolojik ve psikolojik yük bindiriyor” şeklinde konuşuyor ve “Toplumun bu turnuvaları bir 'ölüm-kalım savaşı' olarak değil, dünyanın en elit sahnesinde sergilenen bir performans süreci olarak görmeyi öğrenmesi gerekiyor. Biz sahaya yansıyan duyguyu dengelemedikçe, saha içindeki sporcuların da zihinsel olarak dengede kalmasını bekleyemeyiz. Skor odaklı bir fanatizmden, süreç ve gelişim odaklı bir spor kültürüne evrilmek zorundayız” vurgusunu yapıyor.