İnsan Hakları Derneği kuruluşunun 40. yılını kutladı
40. kuruluşunu kutlayan İnsan Hakları Derneği (İHD), kırk yıl önce, insan haklarının ağır biçimde ihlal edildiği, korkunun ve suskunluğun egemen kılınmaya çalışıldığı bir dönemde kurulan derneğin, hakikatın peşinde ve barışta ısrarcı olacaklarını belirtti.
Kanal 6
16
Kuruluş yıldönümü nedeniyle yaptıkları basın toplantısında konuşan İHD İskenderun Şubesi Eşbaşkanı Ayten Kılınç derneğin kuruluş amacını ve sürecini anlattı.
Konuşmasında, "12 Eylül askeri darbesinin yarattığı baskı ortamında; hukukun askıya alındığı, işkencenin sistematik bir uygulama olarak sürdüğü, ifade özgürlüğünün yok sayıldığı ve cezaevlerinin ağır hak ihlallerinin yaşandığı mekânlara dönüştüğü bir dönemde 98 cesur kadın ve erkek insan hakları savunucusu bir araya geldi. Mahpus yakınları, aydınlar, yazarlar, gazeteciler, akademisyenler, avukatlar, hekimler, mimar ve mühendisler ile öğretmenlerden oluşan bu insanlar, 17 Temmuz 1986 tarihinde İnsan Hakları Derneği'ni kurdu. Bu yalnızca bir derneğin kuruluşu değildi. Aynı zamanda korkuya karşı cesaretin, inkâra karşı hakikatin, cuntaya karşı demokratik hukuk devletinin, tekçiliğe karşı çoğulculuğun ve şiddete karşı barışın örgütlü bir ifadesiydi" dedi. "Kuruluş yıllarında askeri darbenin toplum üzerindeki ağır sonuçlarıyla mücadele eden İHD, özellikle cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerini görünür kılmak için büyük bir çaba göstermiş, mahpusların insan onuruna uygun koşullarda yaşaması, işkence ve kötü muamelenin sona ermesi, hukukun üstünlüğünün sağlanması için faaliyet göstermiştir" ifadelerini kullanan Kılınç hak ihlalleri konusu ile ilgili de tespitlerini paylaştı.
Konuşmasında hak ihlalleri konusuna geniş yer ayıran Ayten Kılınç Türkiye'nin insan hakları sorunlarına da dikkat çekerek "Hak ihlallerindeki bu çeşitlilik insan hakları savunucularının da zamanla mücadele alanlarını genişletmesine sebep olmuştur. İHD bu nedenle yalnızca hak ihlallerinin sonuçlarıyla değil, bu ihlalleri ortaya çıkaran siyasal ve toplumsal anlayışlarla da mücadele etmiştir. Cumhuriyet tarihi boyunca tartışılması engellenen konuların demokratik biçimde konuşulmasını savundu. Resmi ideolojinin 'kırmızı çizgi' olarak belirlediği alanlarda dahi hakikatin ortaya çıkması gerektiğini dile getirmiştir. Çünkü geçmişle yüzleşmeden, ayrımcılıkla mücadele etmeden ve farklılıkları eşit yurttaşlık temelinde kabul etmeden gerçek bir demokrasi kurulamayacağına inanmaktadır. Bu demokratik ve insancıl tutum, İHD'yi de sistematik bir baskının ve şiddetin hedefi haline getirmiştir..." cümlelerini kurdu.
Hakikat ve adalet arayışı sürecinde yaşadıkları zorlukların da altını çizen Kılınç, "Üyelerimiz ve yöneticilerimiz tehdit edildi, gözaltına alındı, yargılandı. 23 insan hakları savunucusu arkadaşımız faili meçhul cinayetlerde yaşamını yitirdi. Şubelerimiz bombalandı, kapatıldı ve çalışmalarımız engellenmeye çalışıldı. Ancak bütün bu baskılar karşısında değişmeyen bir şey vardı: İnsan hakları mücadelesinden vazgeçmeme kararlılığı. Aradan geçen kırk yıla rağmen, insan hakları mücadelesini zorunlu kılan temel sorunların önemli bir bölümü hâlâ varlığını korumaktadır. Hukukun üstünlüğü ve temel hakların güvence altına alınması, demokratik bir toplumun vazgeçilmez koşuludur. Ancak bugün Türkiye'de hukuk devleti ilkesinin ortadan kalktığı, temel hak ve özgürlüklerin korunmasında ciddi sorunların yaşandığı bir dönemden geçiyoruz. Uygulamada hakları koruması gereken mekanizmalar, çoğu zaman hak ihlallerinin bizzat faili olduğunu görüyoruz ve biliyoruz. Erkler ayrılığı ilkesi terk edilmiş, yargı başta olmak üzere tüm denge-denetleme mekanizmaları ortadan kalkmıştır. Yaşam hakkı, işkence yasağı, ifade özgürlüğü, protesto hakkı, örgütlenme özgürlüğü, yargılanma hakkı, kişi özgürlüğü ve güvenliği ve ayrımcılık yasağı başta olmak üzere birçok temel hak ve özgürlük ihlal edilmeye devam etmektedir. Devlet, insan haklarını korumak ve güvence altına alma yükümlülüğünü terk etmiştir. İfade ve örgütlenme özgürlüğü üzerindeki baskılar, demokratik toplumun temel unsurlarından biri olan çoğulculuğu zedelemektedir. Eleştirel düşünceler, farklı siyasal görüşler ve toplumsal talepler çoğu zaman güvenlik gerekçeleriyle sınırlandırılmakta; gazeteciler, siyasetçiler, akademisyenler, insan hakları savunucuları ve sivil toplum temsilcileri yargısal baskılarla karşı karşıya kalmaktadır. Yargı mercileri bu konuda “seçici” davranmakta, söylemin ve eylemin içeriğinden ziyade kimin söylediğine göre aksiyon almakta, tutum belirlemektedir. Oysa demokratik bir toplumda şiddet ve nefret içermeyen düşünceler suç değildir. Farklılıklar tehdit değil, toplumun zenginliğidir. Eleştiri ise bastırılması gereken bir davranış değil, demokratik yaşamın temel unsurlarından biridir." değerlendirmesini yaptı.
Kaynağa Git