Güney Afrika'da haftalardır süren şiddet olaylarında en az 4 kişinin hayatını kaybetmesi ve yükselen gerilim nedeniyle, yasal statüye sahip olanlar dahil on binlerce göçmen güvenlik endişesiyle ülkeden kaçıyor.
Kıyı kenti Durban’da Salı günü askeri helikopterler eşliğinde yoğun güvenlik önlemleri alınırken, dükkanlar yağma korkusuyle kepenk kapattı. Geleneksel Zulu kıyafetleri giymiş binlerce protestocu, ellerinde sopa ve kalkanlarla sokaklara dökülerek isiZulu dilinde "Gitmeliler!" anlamına gelen "Abahambe!" sloganlarıyla yürüyüş gerçekleştirdi. Yürüyüşün geçtiği caddelerdeki apartman pencerelerinden kendilerini izleyen yabancı ailelere boğaz kesme işareti yapan bazı eylemciler, "Yabancıların kokusunu alabiliyorum. Bugüne kadar tatlı dille konuştuk, yarın artık eyleme geçeceğiz" diyerek açıkça gözdağı verdi. Eylemleri organize eden "March and March" hareketinin lideri Jacinta Ngobese ise önümüzdeki altı ay boyunca ulusal kaynakların bu kaçak göçmenleri ülkeden temizlemek için kullanılmasını istediklerini belirterek, yetkililerin binadan binaya arama yaparak herkesi göndermesi gerektiğini savundu.
25 bin kişi tahliye edildi
Şiddet sarmalı nedeniyle son günlerde evlerini terk etmek zorunda kalan binlerce insan; kaldırımlarda, açık arazilerde ve derme çatma kamplarda sabahlıyor. Malavi ve Zimbabve gibi komşu Afrika ülkelerinin hükümetleri vatandaşı olan sivilleri tahliye etmek için otobüs ve uçak seferleri düzenlerken, emniyet kaynakları şimdiye kadar en az 25 bin kişinin ülkeden tahliye edildiğini bildiriyor.
Güney Afrika'yı bir zamanlar "umut ülkesi" olarak gören ve 10 yıldır burada yaşayan 29 yaşındaki Malavili Jackson Makungwa, yanına alabildiği iki küçük çanta ile sınıra giden otobüs kuyruğunda bekleyenlerden sadece biri. Yıllardır çalışma iznini yenilemeye çalıştığını ancak bürokrasiye takıldığını söyleyen Makungwa, uğradığı bir saldırı sonrası Güney Afrikalı eşini ve henüz iki aylık olan bebeğini arkasında bırakarak ülkeden kaçmak zorunda kaldığını anlatırken, sistemin yasal olarak kalmasına izin vermediğini ve kalırsa saldırıya uğrayacağını dile getiriyor.
Bir diğer mülteci kampında ise 17 yıldır bu ülkede temizlikçi olarak çalışan Zimbabveli Lydia Mpingashato, binalarının zarar görmesinden korkan ev sahibi tarafından yasa dışı şekilde sokağa atıldığını belirtiyor. Mpingashato'nun 17 yaşındaki oğlu ise doğup büyüdüğü tek yeri terk ederken büyük bir kırgınlık yaşadığını ifade ederek, mülteci kampını gördüğünde annesine "Demek ki bizi aslında hiç sevmemişler" dediğini aktarıyor. Sığınmacıların yaşadığı bu derin kırılma ve dram, aslında ülkenin köklü ve sancılı toplumsal geçmişiyle de doğrudan paralellik gösteriyor.
Apartheid rejiminin etkileri sürüyor
Güney Afrika'da tırmanan bu şiddet dalgasının kökenleri, ülkenin yakın tarihindeki trajik Apartheid rejimine dayanıyor. 1948-1994 yılları arasında ülkeyi yöneten beyaz azınlık rejimi, siyah çoğunluğu insani ve siyasi haklarından mahrum bırakarak gettolara sıkıştırmış ve kurumsal bir ırk ayrımcılığı uygulamıştı. Nelson Mandela önderliğinde 1994'te demokrasiye geçilse de, beyaz azınlığın elindeki ekonomik zenginlik siyah halk tabanına tam anlamıyla yayılamadı. Bu durum, ülkeyi bugün dünyada gelir adaletsizliğinin, yoksulluğun ve genç işsizliğinin en yüksek olduğu yerlerin başına yerleştirdi.
The Guardian'da yer alan analize göre sosyo-ekonomik vaatlerin havada kalması, konut yetersizliği ve temel hizmetlere ulaşılamaması siyah nüfusta büyük bir hayal kırıklığı yaratırken, popülist siyasetçiler ve radikal gruplar bu sistemik başarısızlığın faturasını Apartheid düzeni yerine işsizliğin ve suç oranlarının suçlusu ilan ettikleri yoksul siyah göçmenlere kesiyor.
Bu durum büyük bir tarihsel ironiyi de beraberinde getiriyor; zira Apartheid dönemi boyunca Nelson Mandela’nın partisi ANC ve binlerce özgürlük savaşçısı, ırkçı rejimden kaçarak Zambiya, Zimbabve, Malavi ve Tanzanya gibi diğer Afrika ülkelerine sığınmış, buralardan hem lojistik hem de insani destek görmüştü. Bugün aynı ülkelerin vatandaşlarının Güney Afrika sokaklarında hedef tahtasına oturtulması, ülkenin tarihsel hafızasındaki en büyük çelişkilerden biri olarak öne çıkıyor.
Güney Afrika'da ırkçı şiddet ilk kez yaşanmıyor
Üstelik Güney Afrika bu trajediyi ilk kez yaşamıyor; 2008 yılındaki göçmen karşıtı büyük ayaklanmalarda 62 kişi hayatını kaybetmiş, 150 binden fazla insan yerinden edilmişti. 2015 yılında yaşanan bir diğer dalgada ise en az 5 göçmen öldürülmüştü. Günümüzde de yaklaşan yerel seçimler öncesinde bazı politikacıların oylarını artırmak için göçmen karşıtı koroya katılması, şiddeti daha da körüklüyor.
Güney Afrika nüfusunun yalnızca yüzde 4’ünü yabancılar oluşturmasına rağmen, yapılan anketler her 10 Güney Afrikalıdan 7'sinin göçmenlerin ekonomik etkisini tamamen "olumsuz" gördüğünü ortaya koyuyor. Hükümet ise yükselen toplumsal öfkeyi dindirmek adına ocak ayından bu yana 50 binden fazla belgesiz göçmeni tutuklayarak baskı politikasını artırdı.
Devlet Başkanı Cyril Ramaphosa, protesto liderleriyle görüşerek yasaların çiğnememesi ve halkın kendi kendine adalet aramaya kalkışmaması konusunda uyarılarda bulunup protesto hakkının kimseye vandalizm yapma özgürlüğü vermediğini söylese de sahadaki sığınmacılar devletin kendilerini korumadığını düşünüyor. Güney Afrika Mülteci Örgütleri Forumu'ndan Mukandjwa Shomri, hükümetin nefret suçlularını cezalandırmadığını, aksine karakola giden göçmenlere polisin ilk olarak "kağıtlarını" sorduğunu aktararak bu ülkeye gelirken sahip oldukları demokratik ve insan haklarına saygılı Güney Afrika umudunun artık tamamen yok olduğunu vurguluyor.