Amsterdam Schiphol Havalimanı’nda yapılan minik ama heyecanlı bir kahvaltının ardından, Belçika’nın tarihi moda ve sanat limanı Anvers’e (Antwerp) doğru trenle yola çıktım. Hatların yoğunluğundan ötürü yolculuğu ayakta tamamlamak durumunda kalsam da bu durum neşemi kaçırmaya yetmedi; büyük valizler geçici birer koltuk görevini üstlendi. Yol boyunca pencerelerin ardından hızla akan, zaman zaman flulaşan muazzam Avrupa düzlüklerini seyrettim. Keyifli ezgiler eşliğinde su gibi akan yolculuk, beni dünyanın en görkemli istasyonlarından birine ulaştırdı.


KÜLTÜR NOTU: ANVERS MERKEZ İSTASYONU
1905 yılında açılan Antwerpen-Centraal, taş, cam ve devasa demir kubbelerin harmanlandığı eklektik mimarisi nedeniyle halk arasında “Demiryolu Katedrali” olarak anılır. Dünyanın en güzel tren istasyonları listesinde her zaman ilk üçtedir. İstasyondan çağrılan araçla nehir kenarındaki daireye ulaştım. Tarihi binanın dört katlı daracık merdivenlerini ağır bavullarla tırmanmak tam bir mukavemet testiydi. Daireye ulaştığımda yapılan kısa bir siesta yorgunluğumu aldı ve hemen kendimi dışarıya, Anvers sokaklarına bıraktım. Şehir ilk andan itibaren muazzam nehir kenarı parkları, huzurlu atmosferi ve yüksek refah seviyesiyle beni sarmaladı. Vers Zuid isimli mekanda detoks smoothiemi yudumlarken buranın ne kadar nezih bir semt olduğunu hissettim. Ancak akşam saatlerinde sakin bir şeyler içecek bir yer ararken yolumu kaybedip kendimi meşhur Yahudi Mahallesi’nde buldum. Hava karardıkça ıssızlaşan sokaklarda yalnızca geleneksel siyah kıyafetleri ve lüleli saçlarıyla yürüyen Hasidik Yahudi erkeklerin olması, aşina olmadığım bu mistik ortamla birleşince üzerimde hafif bir anksiyete yarattı ve hızlıca bir araç çağırıp eve döndüm.

TARİH KÖŞESİ: ELMAS VE HASİDİK YAHUDİLER
Anvers, dünya ham elmas ticaretinin %80’inden fazlasını yönetir. Şehirdeki Yahudi Mahallesi, İsrail dışındaki en büyük Ultra-Ortodoks (Hasidik) Yahudi topluluklarından birine ev sahipliği yapar ve adeta zamanın durduğu kapalı bir kültürel dünya sunar.
VEGAN GASTRONOMİ VE ENTELEKTÜEL SOHBETLER
Adeta bir gastronomi aydınlanmasıyla başladığım bir gün, Funk isimli harika bir pastaneye gittim ve menüdeki her şeyin tamamen vegan olduğunu gördüm. Hayvansal içerik olmadan da bu denli kusursuz ve leziz kruvasanlar, çörekler yapılabiliyor olması büyüleyiciydi. Ağaçlı güzel bir caddeye bakan masamda temiz havanın tadını çıkarırken, etrafımdaki insanların ve özellikle genç kızların çabasız, estetik ve özgün giyim tarzlarına hayran kaldım. Kahvaltı sonrası mahalle parkındaki kısa yürüyüşü bir üst seviyeye taşıyarak bisiklet kiraladım. Şehri pedallayarak Scheldt Nehri kıyısında yükselen tarihi Het Steen kalesine ulaştım. Kalenin panoramik terasından şehri izledikten sonra müze mağazasından bisiklet figürlü küçük bir hatıra dekor aldım.


SANAT NOTU: BAROK DÖNEMİN DEHASI RUBENS
Anvers, Barok dönem resminin en büyük ustası Peter Paul Rubens’in evidir. Nehir kenarında dinlenirken tanıştığım entelektüel bir çiftle yapılan uzun sohbette; Rubens’in dramatik ışık tekniğini, resim tarihindeki ünlü “Rubens Kırmızısı” tonunu ve İtalyan usta Caravaggio’nun realizmini konuştuk. Şehirdeki insanların bu denli kültürlü ve kibar olması Avrupa’nın o gıpta edilen entelektüel yaşam tarzını sonuna kadar hissettirdi.
Akşam gittiğim restoranda ise hoş bir tesadüfle bize hizmet eden garsonun Türk olduğunu öğrendim. Restoran oldukça otantik; loş ışığı, mumları ve sıcak atmosferiyle içimi ısıttı. Hafif kokteyller eşliğinde geçen bu güzel akşamın ardından geceye doğru eve dönüp valizimi toparlamaya başladım.


YAĞMURLU BİR SABAHTA NOTALARIN PEŞİNDE
Bir başka sabah tipik bir Kuzey Avrupa yağmuruyla başladı. Artık buradaki yerel evim gibi hissettiğim Funk’ta kahvemi içtikten sonra, seyahat planımda en çok sabırsızlandığım yere, meşhur müzik market Crescendo’ya gittim. İçerideki kasiyer kadının o kadar içten, kibar ve ilgili bir karşılaması vardı ki dışarıdaki kapalı havayı unuttum. Beni üst kattaki flüt ve piyano notalarının, partisyonların olduğu bölüme yönlendirdiğinde gözlerime inanamadım; burası tam anlamıyla bir müzikal hazineydi. Kendimi kaybederek notaların arasında saatler geçirdim ve seçeceğim kitapların sayısı zaman geçtikçe çığ gibi büyüdü. Ortam inanılmaz huzurluydu. Kasaya yöneldiğimde, yaptığım bu muazzam arşiv alışverişinin her saniyesine değdiğini hissettim. Satın alımdan sonra nezaketle sorduğum hediye not kağıtları talebime, kadının gülümseyerek “Tabii ki, iyi ki sorduni” diyerek içtenlikle hediyeler vermesi ise bu alışverişi hayatımın en naif seyahat anısına dönüştürdü. Teşekkürler Crescendo!


Anvers’ten ayrılırken geride bıraktığım şey sadece bir şehir değil, üç günde biriktirdiğim küçük anların toplamıydı sanki. Elmasların ışıltısı, Rubens’in kızıl tonları, vegan bir kruvasanın kokusu ve Crescendo’daki o samimi gülümseme…
Hepsi birbirinden bağımsız görünse de, aslında bu şehrin ruhunu oluşturan parçalardı. Kuzeyin bu sakin ve zarif limanı, fark ettirmeden ruhuma sızmış ve beni kendine ait küçük bir hikayeyle uğurlamıştı.