Yeni Şafak'ın haberinde gördüm.
Bir restoran, NATO Zirvesi'ne katılacak ABD Başkanı Trump için masa rezerve etmiş.
“Kendisi Türkiye'den ayrılana kadar o masayı bozmayacağız” dedi işletmeci.
Ürünler sürekli taze tutulacak, patron gelene kadar beklenecek.
Bu küçük haber, Ankara'da son hafta yaşananların özeti aslında.
Büyük patronu bekleyen bir masa, her şeyi taze tutmaya özenli bir ev sahibi ve aylardır o masaya oturmak için yapılan hazırlıklar…
Trump ise bu hafta sonu farklı bir masadaydı.
Güney Dakota'daki Rushmore Dağı önünde dünyaya bir tercih sundu: "Ya Karl Marx'a sadık olabilirsiniz ya da Amerika'ya... İkisi birden olamazsınız."
ABD'nin 250. kuruluş yıldönümü kutlamalarında söylenen bu söz, Ankara zirvesinin ideolojik havasını da özetliyordu.
Dünyanın en büyük savaş aygıtı, kuruluşunun 250. yılını kutlayan devletin başkentinde değil, o devletin "ileri karakolu" ilan edilmiş şehirde toplanıyordu.
Evet böyle işte; tarihin bazen ironi duygusu vardır.
Ankara'da kurulan masanın meselesi, Trump'ın Marx'a karşı açtığı savaşın ötesindedir.
Masada, Amerikan hegemonyasının gerilemesiyle kapitalist dünyanın nasıl yeniden örgütleneceği, ekonomik üstünlüğü aşınan ABD'nin askeri ve teknolojik üstünlüğünü nasıl koruyacağı, Avrupa'nın savaş ekonomisine nasıl geçirileceği ve Türkiye'nin bu yeni uluslararası iş bölümünde hangi rolü üstleneceği vardır.
Adına "NATO 3.0" deniyor şimdilik.
Amerikan gerilemesinin askerileştirilmesi
NATO'nun Genel Sekreteri Rutte, zirvenin gündemini üç başlıkta özetledi: Savunma harcamalarının artırılması, Ukrayna'ya desteğin sürdürülmesi ve "NATO 3.0"ın inşası.
Birinci NATO, Sovyetler Birliği'ni çevrelemek ve komünizmi bastırmak için kuruldu.
İkinci NATO, Sovyetler Birliği'nin çözülmesinden sonra Balkanlardan Afganistan'a, Libya'dan Irak'a uzanan müdahalelerde genişledi.
Üçüncü NATO ise farklı bir tarihsel çelişkinin ürünü.
ABD hala dünyanın en büyük askeri gücü.
Teknolojik üstünlüğünü, küresel üs ağını, doların rezerv para niteliğini ve savaş kapasitesini koruyor.
Ancak dünya ekonomisindeki göreli ağırlığı geriliyor, Çin üretimde ve teknolojide tarihsel bir rakip olarak yükseliyor.
Amerikan toplumunun geniş kesimleri ise yarım yüzyıllık neoliberal birikim rejiminin yarattığı eşitsizlik, güvencesizlik ve sınıfsal çözülmenin sonuçlarını yaşıyor.
İşte Trumpçılık bu çelişkinin siyasal biçimlerinden biri...
Ekonomik hegemonyası aşınan bir güç, elinde kalan üstünlük alanlarına daha fazla yaslanıyor; yani teknoloji, dolar, yaptırımlar ve silaha…
Bu nedenle NATO 3.0, Amerikan gerilemesinin, kapitalizmin krizinin askerileştirilmesidir.
Washington Avrupa'ya artık sizi korurum demiyor.
Silaha daha fazla harcayın, daha fazla asker bulun; fakat yüksek teknoloji, nükleer kapasite, yapay zeka, uydu sistemleri ve stratejik komuta üstünlüğü bende kalsın, diyor.
Rutte de söylüyor bunu “daha güçlü bir Avrupa” ekiyle…
Peki bu gücün kime hizmet edeceğini sormak gerekmiyor mu?
Gerektiği için de soruldu Rutte’ye…
"Libya ve Irak'taki rejim değişikliği savaşları savunma savaşı mıydı?" diye soran gazeteciye; "Böyle sorulara yanıt veremem." demişti.
Yani savunma örgütünün başı, örgütün savunma amaçlı olmadığını itiraf edip örgütünü savunmakta aciz kaldı.
Evet yanıt veremezdi Rutte; çünkü yanıt bir yapıyı ifşa ederdi.
Yapı şu: ABD, küresel ekonomideki ağırlığını kaybettikçe askeri üstünlüğüne daha fazla yaslanıyor. 250 yılda 500 askeri müdahale gerçekleştirmiş bir devletten söz ediyoruz.
Bugün Venezuela'dan İran'a uzanan operasyonları hiçbir uluslararası hukuku dikkate almadan yapıyor.
Diplomasiyi tercih etmiyor.
Varsa yoksa saldırı, savaş...
Trump bu tercihi kişiselleştirdi üstelik; örtülmüş olanı açık etti.
"NATO 3.0" denen şeyin özü de bir pazarlama stratejisi.
Rutte’nin, Kallas’ın övgüleri bunu teyit ediyor.
Bu konseptin tek gerçek amacı, NATO'yu Çin'e karşı yeniden organize etmek.
Bunun için Avrupa'nın konvansiyonel savaş yükünü üstlenmesi, ABD'nin ise nükleer kapasite ve yapay zeka tekelini elinde tutması gerekiyor.
Sağlığa, eğitime, sosyal harcamalara gelince bütçe disiplini isteyen devletler, silahlanma söz konusu olduğunda mali kuralları askıya alıyor.
Avrupa'nın durgunluk içindeki sanayi kapasitesi askeri üretimle yeniden canlandırılmaya çalışılıyor.
Otomotiv şirketleri savunma sanayii şirketleriyle ortaklıklar kuruyor;
Mühimmat fabrikaları büyüyor, yapay zeka şirketleri savaş teknolojilerinin parçasına dönüşüyor.
Marx'ın 200 yıl önce gösterdiği sermayenin temel eğilimi değişmiyor; birikim krize girdiğinde yeni değerlenme alanları arıyor.
Bugün o alanlardan biri savaş...
Avrupa'nın artan askeri harcamaları yalnızca Rusya'ya karşı hazırlanmak anlamına da gelmiyor. Aynı zamanda Atlantik sermayesinin Çin karşısındaki teknolojik ve ekonomik bloklaşmasının altyapısını oluşturuyor.
Ortak hava savunma sistemi kuruyorsanız Çin teknolojisini dışlayacaksınız.
Ortak yapay zeka altyapısı kuruyorsanız Huawei'yi kullanamayacaksınız.
Ortak silah üretiyorsanız tedarik zincirlerinizi Atlantik sistemine bağlayacaksınız.
NATO artık yalnızca toprakları değil, piyasaları, teknolojileri, veri ağlarını ve tedarik zincirlerini de "savunuyor".
Üçüncü NATO’nun bekçisi
Ve tam burada Türkiye sahneye çıkıyor.
AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas'ın Erdoğan'la görüşmesinden sonra yaptığı açıklamadaki sıralama rastlantı değil.
Güvenlik, göç, enerji ve NATO'nun Doğu Kanadı Kallas’ın öncelikleri.
Esas olan Türkiye'nin işlevi...
İlhan Uzgel'in "Üçüncü NATO'nun bekçisi Türkiye" sözü tam da burada anlam kazanıyor.
İncirlik'ten Baltık Denizi'ne, oradan Adana'da kurulması planlanan çok uluslu karargaha uzanan Kuzey Hattı'nda Türkiye'ye özel bir görev biçildi, diyor.
Türkiye artık yalnızca Soğuk Savaş'ın ileri karakolu değil, yeni savaş ekonomisinin üretim üssü, Avrupa'nın göç bekçisi, Karadeniz'in askeri düğümü, Ortadoğu'nun operasyonel platformu ve Çin'i çevrelemeye yönelik ekonomik koridorların geçiş ülkesi...
Bu nedenle Türkiye'deki otoriterleşmeyi "Batı'dan uzaklaşma" ile açıklayan ezberler çöküyor.
Tam tersine, Türkiye Batı'nın askeri ve güvenlik mimarisine daha fazla eklemlenirken içeride devlet daha fazla otoriterleşiyor, siyasal alan daralıyor, toplumsal muhalefet kriminalize ediliyor.
Bu tam da Almancada "gewalt" kelimesinin taşıdığı çift anlama karşılık geliyor.
Hem güç hem zor...
Türkiye'nin bölgede "güçlü" tutulması, içeride "zor" kullanmasını meşrulaştırıyor.
Bu iki anlam birbirini dışlamıyor; aksine besliyor.
Erdoğan'ın otoriterleşmesini Batı'dan uzaklaşmaya bağlayan tüm analizler bu nedenle boşta kalıyor.
Kallas'ın açıklamasının tek bir cümlesinin bile demokratik gerileme, hukuk devleti erozyonu, tutuklu gazeteciler, insan hakları içermemesi bir eksiklikten çok, bilinçli bir tercihe denk düşüyor.
Rutte ise, Ankara Zirvesi öncesinde gözaltına alınan gazeteciler ve komedyen Deniz Göktaş sorulduğunda; “Demokrasi seçimden fazlasıdır, özgür medya, soru sorabilme ve protesto hakkıdır” diyerek bir hakikati tarif etti; ama aynı Rutte’nin aynı hakikatin NATO masası için nasıl askıya alındığını görmemeyi, 13 günlük eylem yasağı altındaki bir şehirde zirve masasına oturmasının bedelini kimlerin ödediğini bildiğini de hatırlatmak gerek.
Özgür Özel'in Financial Times'a yazdığı mektubun temel yanılgısı da burada ortaya çıkıyor.
Özel, Batılı müttefiklere Erdoğan'ın otoriterliğine "kısa vadeli jeopolitik kolaylıklar" uğruna meşruiyet sağlamamaları çağrısı yapıyor.
Oysa ortada kısa vadeli bir kolaylık yok.
Karadeniz, Doğu Avrupa, Kafkasya, Orta Asya, Ortadoğu; enerji koridorları, savunma sanayii ve Çin'in çevrelenmesi üzerinden kurulmaya çalışılan uzun vadeli bir bölgesel mimari var.
Batı, demokrasi ile jeopolitik arasında yanlış bir tercih yapmıyor.
Kendi maddi çıkarlarına uygun davranıyor.
Türkiye'de, otoriterleşmiş devlet, bastırılmış emek hareketi, kısıtlanan siyasal alan yeni güvenlik mimarisi açısından bir arıza değil, giderek daha fazla işlevsel bir yönetim biçimi...
NATO Zirvesi'nden önce Ankara'da yaşananlar bu nedenle zirvenin dışındaki olaylar değil.
Zirvenin siyasal hakikatiyle yüzleşiyoruz.
Fatih Yaşlı bu dinamiği geçtiğimiz gün soL'daki yazısında çok net ifade etti: "NATO Zirvesi önlemleri; hem emperyalizme iç cephenin sağlamlığı konusunda güvence veriliyor hem de seçimsiz Türkiye sürecinin daha da derinleşeceği bir evreye doğru girilirken çıt çıkmaması adına bir fiili sıkıyönetim propagandası yapılıyor."
Bu yüzden yüzlerce insanın evleri basıldı.
Gazeteciler, akademisyenler, hukukçular; sosyalistler gözaltına alındı, tutuklandı.
Toplantılar, gösteriler, yürüyüşler yasaklandı.
RTÜK yayın kuruluşlarına NATO Zirvesi'nin "milli güvenlik" meselesi olduğunu hatırlatarak yayınları izlediğini duyurdu.
Küresel güvenlik mimarisiyle içerideki güvenlik devleti aynı şehirde buluştu.
Dışarıda NATO 3.0 kurulurken içeride onun ihtiyaç duyduğu ortam üretildi.
Bu nedenle NATO'ya karşı mücadeleyi yalnızca dış politika meselesi olarak görmek büyük bir teorik hata olur.
Somut tablo gösteriyor, her gözaltı dalgası aynı yerden oluşturuluyor; sol, sosyalist, devrimcilerden...
Bir tek ülkücü, tek bir siyasal İslamcının sesi yükselmiyor.
Çünkü iktidar da Batı da biliyor, bu topraklarda gerçek muhalefet hep aynı yerden doğuyor.
Barbarlığa karşı duranların tamamı hep sosyalistlerden çıkıyor.
Birileri NATO için kol kola girerken, düzen siyasetinde NATO konusunda mutlak mutabakat varken bu ülkenin geleceğini gerçekten dert edinenlerin kim olduğu bir kez daha tescilleniyor.
Kimin güvenliği, kimin güvencesizliği?
Gebze'de işçilerin "NATO'ya değil, emekçiye bütçe" diyerek yürümesi bu yüzden Ankara'daki bütün diplomatik konuşmalardan daha fazla hakikat taşıyor.
Çünkü onlar savaş ekonomisinin sınıfsal tercümesini yapıyor.
Silahlanmaya ayrılan kaynak, hastaneden eksilen yatak çünkü.
Savunma bütçesindeki artış, emeklinin alamadığı maaş.
Mühimmat fabrikasına verilen teşvik, halkın ödediği vergi.
NATO'nun güvenliği, emekçinin güvencesizliği çünkü.
Bu yüzden Türkiye'nin egemen sınıflarının geldiği yeri anlatmak için Ankara'da bir restoranda Trump için hazırlanan masadan daha iyi bir politik karikatür bulmak zor.
Bir tarafta Marx'a karşı savaş ilan eden Amerikan Başkanı, diğer tarafta onun oturacağı sandalyeyi günler öncesinden hazırlayanlar…
Ve sokakta NATO'ya karşı çıktığı için gözaltına alınan sosyalistler.
Trump en azından tarihsel karşıtlığın farkında.
"Ya Marx ya Amerika" diyor.
Mesele çok yalın.
NATO Ankara'ya Türkiye'ye demokrasi getirmek için gelmedi.
Yeni savaş ekonomisinin sözleşmelerini yapmak, Atlantik kapitalizminin krizini askerileştirmek ve Türkiye'nin bu düzende üstleneceği rolü tahkim etmek için geldi.
Bu nedenle Ankara Zirvesi'nin asıl sorusu Türkiye'nin NATO için ne kadar önemli olduğu değildir.
Asıl soru şudur:
Türkiye kimin güvenliğini koruyacak, kimin savaşında cephe olacak ve bunun bedelini hangi sınıf ödeyecek?
Cevap, zirve salonlarından çıkmaz bu yüzden, Gebze'de yürüyen işçilerin sloganından çıkar.
Dedim ya; Batı'nın Türkiye için önceliği demokratikleşme değil, işlevsellik.
Biri sorsun; zirveye harcanan 12 milyar TL'nin üzerindeki kaynak nereye gidiyor? Gecekondular neden paneller arkasına gizleniyor?
Köprüler Amerikan bayrağı renklerinde neden ışıklandırılıyor, silah şirketi reklamları başkentin her köşe başına neden asılıyor?
Sağlığa, eğitime, işçi ve emekli maaşına bütçe disiplini, silaha sınırsız kaynak neden?
Tüm bunlar, NATO üyeliğinin faturası…
Rutte'nin Trump'a "baba" diye seslenmesi ve tırmanan harcama grafiğini ona sunarken duyduğu sevinç, bu ilişkinin gerçek hiyerarşisini özetliyor.
Batı merkezli emperyalist hegemonyanın savunma bütçelerini artırırken cepheye sürecek asker bulamadığı bu yapısal kriz çağında, "Türkiye'nin en iyi ihraç ürünü ordusudur" itirafı, bugün daha somut bir anlam kazanıyor, ülkeyi küresel savaş makinesinin ucuz askeri deposu haline getiren bağımlılık ilişkilerini tüm çıplaklığıyla ifşa ediyor.
Türkiye bir boşluğu(!) dolduruyor; hem asker, hem üs, hem de bölgesel operasyon kapasitesiyle...
AKP Sözcüsü Ömer Çelik'in Rusya-Ukrayna savaşının başında gururla ilan ettiği "Türkiye'yi çıkardığınızda NATO güvenlik mimarisi çöker" tezi ile Nisan 2025'te dile getirdiği "Döndüler dolaştılar yine Türkiye'nin vazgeçilmezliği noktasına geldiler" söylemi, egemen siyasetin bu tarihsel bağımlılığı bir jeopolitik maharet gibi sunma çabasından ibaret.
Gerçekte ise bu yaklaşım, Boğaz’da çok uluslu güçle, Adana'da kurulacak yeni NATO karargahıyla tescillenen misyonuna ve coğrafyanın emperyalizme teslim edilmesine biçilen ideolojik bir kılıf...
Gebze'de vardiyadan çıkan işçi bunu biliyor.
Vergilerimizden milyarlarca lira harcadılar NATO gelecek diye.
Bize gelince kaynak yok diyorlar. Bunların hepsi birbiriyle bağlantılı derken haklı.
Teori kitaplarına gerek yok, yaşanan birbiriyle bağlantılı.
Savaş bütçeleri, düşük ücretler, itilip kakılan emekliler, abluka altındaki şehirler... bunlar ayrı politikalar değil, aynı sistemin farklı yüzleri…
O halde geriye şu soru kalıyor:
Bu ziyafet masası kimin için kuruldu?
Bu masanın faturasını kimlerin ödediği de belli.
Belli ki Trump Türkiye'deki masadan kalktıktan sonra da masa bozulmayacak, ürünler hep taze tutulacak.
Çünkü patron her an geri dönebilir ya da daha doğrusu, hiç gitmemiştir zaten.