Ana içeriğe geç

Yeni değil geri gelenler: Moda hep aynı yere mi dönüyor?

Kapri, korse, skinny jean… Dolaplarımıza dönen parçaların arkasında estetikten çok daha güçlü bir mekanizma var: Nostalji. Peki moda gerçekten tekrar mı ediyor, yoksa biz 'yeni'yi mi yanlış tanımlıyoruz?

Yeni değil geri gelenler: Moda hep aynı yere mi dönüyor?
Gazete Oksijen
16

Her birkaç yılda bir moda dünyasında tanıdık bir his belirir. Vitrinlere baktığınızda "bunu daha önce görmüştüm" dersiniz. Annenizin fotoğraf albümündeki o elbise, o pantolon, o aksesuar birden bire çok sevdiğiniz mağazanın raflarında yerini alır. Ve aklınıza şu soru gelir: Yeniden mi moda olmuş?

Cevap hem evet hem hayır.

2026, bu soruyu birden fazla kez sorduğumuz bir yıl oldu; zira askılarınızda bekleyen çok fazla parça yeniden sokağa çıkmaya hazır.

Kısaca bir göz atalım:

2000’lerin en sevilen parçalarından biri olan kapriler, yazın en sevilen parçalarından biri. Yalnızca yazı değil, sonbaharı da bizimle geçirecekler gibi duruyor ancak form konusunda büyük bir farklılıkla… 2000'lerin dar ve cilde yapışan versiyonu değil; bu sefer keten kumaş, geniş paça ve yüksek bel detaylarıyla bize farklı seçenekler sunuyor.

2010’larda iç çamaşırı olma görevini bırakıp daha görünür hale gelen korseler de bu yıl yeniden yükselişe geçti. Tişörtün üzerine, blazerin altına istediğiniz formda ve istediğiniz şekilde kombinleyebileceğiniz bu parça ise form değiştirmese bile seçenek olarak hiç olmadığı kadar zenginleşti.

Birçoğumuzun korkulu rüyası olan skinny jean’ler de sessiz sedasız geri gelişini sürdürüyor. Moda dünyası bu gelişe dirense de durdurabilmemiz pek de mümkün görünmüyor.

Sosyal medyanın clean girl akımına karşı çıkardığı messy ve mob gibi akımların son karşılığı da neon renklerin sahneye yeniden çıkması oldu. Önce spor kıyafetleriyle hayatımıza girmeye başlayan neonları gelecek sezonda da sıklıkla görmemiz hayli mümkün.

Puantiye desenler ve bandanalar da geri dönenler listesinde yerini aldı. Her biri bir dönemi hatırlatan; ancak bugüne ait bir dille konuşan parçalar. Eskiyi raflardan çıkarsalar da bir şeyler aynı değil…

Peki ne oluyor? Bu bir tekrar mı yoksa biz ‘yeni’yi yanlış mı tanımlıyoruz?

Aslında ikisi de, biraz. Çünkü bu geri dönüşlerin arkasında estetikten çok daha güçlü bir mekanizma var: nostalji.

Nostalji kelimesini duyduğumuzda aklımıza genelde hafif bir ‘eski güzel günler’ özlemi gelir ama moda söz konusu olduğunda bu tanım fazla yüzeysel kalıyor. Bir dönemin kıyafetini yeniden giymek, o dönemin duygusal haritasına geri dönmek demek. Belirli bir siluet, belirli bir renk ya da kesim; bizi sadece görsel olarak değil, hissettirdiği güven, özgürlük ya da isyan duygusuyla da o yıllara bağlıyor.

Yani bir kapri pantolon giydiğinizde aslında sadece bir kumaş parçası seçmiyorsunuz; o pantolonun size hatırlattığı bir düşünceyi, hissi de seçiyorsunuz. Belki de sorduğumuz "yeni mi, eski mi" sorusu yanlış soru; asıl mesele kıyafetin bize hangi duyguyu geri verdiği.

Moda tarihi bu mekanizmanın en çarpıcı örneklerinden biriyle dolu. Christian Dior,1947'de İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından "New Look" koleksiyonunu tanıttığında aslında hiçbir şeyi yeniden icat etmedi; 1860'lardan ilham alan dar belli, geniş etekli, son derece kadınsı bir silüeti geri getirdi. Ama bu geri dönüş rastgele değildi.

Savaş yılları kadınları kumaş kısıtlamaları yüzünden sade, kareli omuzlu, kısıtlı kesimlere mahkûm etmişti; hem estetik hem pratik bir yoksunluk dönemiydi bu. Dior'un tek bir eteği yapmak için metrelerce kumaş kullanması o dönemde neredeyse skandal sayıldı, çünkü savaş sonrası tasarruf zihniyetine açıkça meydan okuyordu.

Ama tam da bu cüret, koleksiyonu bir fenomene dönüştürdü. İnsanlar yıllarca kıtlık, korku ve kısıtlama içinde yaşamıştı; Dior onlara bolluğu ve zarafeti yeniden hatırlattı. "New Look" bir elbise koleksiyonundan çok, savaşın bitişini kutlayan bir manifestoydu.

Aynı kırılmayı 1990'ların başında da gördük, bu kez tam ters yönden bir tepkiyle. 1980'ler, omuz vatkalarının, parlak kumaşların ve ‘başarıyı giymek’ mantığının onyılıydı; power dressing diye adlandırılan bu akım, kadınları da erkekleri de adeta bir zırh gibi kesin hatlı, gösterişli siluetlere sokmuştu.

Ama 1990'ların başında Marc Jacobs, Perry Ellis için hazırladığı koleksiyonda flanel gömlekleri, bol kesimleri, özensiz görünen katmanları podyuma taşıdı; ilhamını Seattle'ın grunge müzik sahnesinden, sokak kültüründen alıyordu. Koleksiyon o dönem o kadar "ticari değil" bulundu ki Jacobs işinden kovuldu, ama moda tarihi açısından bir dönüm noktası oldu. Çünkü bu, bir neslin "artık başarıyı giymek istemiyoruz, gerçek olmak istiyoruz" dediği andı; 80'lerin parlak, kusursuz, gösterişçi kısıtlamasına karşı bilinçli bir çöküş estetiğiydi.

Bugün flanel gömleklerin, oversize blazerlerin, "derli toplu olmayan" katmanlı kombinlerin yeniden sahneye çıkması da aslında aynı dürtünün yankısı: Kusursuzluk baskısına karşı bir nefes alma isteği.

Yine benzeri bir kırılma çok yakın bir zamanda, pandemi sonrasında yaşandı. Aylarca, hatta yıllarca herkes bedenini saklayan, rahat, oversize parçalara sığındı; evden çıkamadığımız, insanlarla yüz yüze görüşmediğimiz bir dönemde görünür olmak zaten bir öncelik değildi. Sweatpant, geniş hoodie, forma yakın loungewear parçaları dolaplarımızın merkezine yerleşti; konfor, güvenlik demekti artık.

Ama kısıtlamalar kalkıp hayat yeniden sokağa, ofise, davetlere döndüğünde dolaplarda da sessiz bir devrim başladı. Beller yeniden ortaya çıkmaya, kuşaklar, korseler, bağcıklı detaylar podyumlara geri dönmeye başladı; Alaïa'nın, Valentino'nun, Chloé'nin koleksiyonları adeta bedeni yeniden "görünür" kılma çağrısı gibiydi. Bu sadece bir stil değişikliği değildi; uzun bir saklanma döneminin ardından "yeniden buradayım, yeniden görünür olmak istiyorum" diyen kolektif bir psikolojik tepkiydi.

Yani geri dönen her parçanın arkasında aslında bir ihtiyaç var. Bu bazen güvende hissetmek, bazen isyan etmek, bazen ise görünür olmak ya da bir döneme ait olmak. Kumaş sadece bu ihtiyacın taşıyıcısı; asıl mesele hep aynı.

Peki bu ihtiyaçlar neden hep aynı aralıklarla geri geliyor?

Sizi şaşırtabilir ancak cevap biraz da matematikte saklı.

Northwestern Üniversitesi'nden matematikçiler, 1869'dan bu yana yaklaşık 37 bin parça giysiyi inceleyip moda dünyasının uzun süredir bir "kentsel efsane" gibi anlattığı bir şeyi kanıtladı: Trendler gerçekten de yaklaşık 20 yılda bir geri dönüyor.

Etekler kısalıyor, uzuyor, yeniden kısalıyor. Beller belirginleşiyor, kayboluyor, yeniden çiziliyor. Bu rastgele bir tesadüf değil, iki ayrı mekanizmanın üst üste binmesinden doğuyor.

Birincisi, endüstrinin kendi hafızası. Bugün podyumda söz sahibi olan tasarımcılar, sanat yönetmenleri, stilistler genellikle 40'lı yaşlarında; yani çocukluklarını ya da ilk gençliklerini 20 yıl önce yaşadılar. Bir tasarımcı kendi arşivine, kendi ilham kaynağına döndüğünde aslında bilmeden o dönemin görsel hafızasını da geri getiriyor.

İkincisi ise daha genç kuşağın kendi tepkisi. Her yeni nesil, kendinden hemen önceki nesli reddederek kimlik kurar; anne-babasının modasını "eski" ve "sıkıcı" bulur, çünkü onunla arasına mesafe koymak ister. Ama bir kuşak öncesine, yani büyükanne-büyükbabanın ya da uzak çocukluk anılarının dönemine bakarken aynı savunma refleksi devreye girmez; o dönem yeterince uzak olduğu için tehdit değil, keşif ve nostalji nesnesi haline gelir. İşte tam bu yüzden trendler bir önceki nesli değil, genellikle bir öncekinin öncesini geri getirir.

Bu iki mekanizma birlikte çalıştığında ortaya yaklaşık 20 yıllık, oldukça tutarlı bir ritim çıkıyor.

Moda tarihçileri ve araştırmacıların uzun süredir söylediği şey de tam olarak bu: Bir trend geri döndüğünde asla aynı kalmıyor. Özü korunuyor, formu evriliyor. 70'lerin geniş paçası 90'larda boot-cut olarak döndü, 2000'lerde flare'e dönüştü, bugün karşımıza wide-leg olarak çıkıyor.

Ama bugün bu döngü eskisi kadar düzenli işlemiyor. Sosyal medya, özellikle TikTok ve Instagram, bu 20 yıllık ritmi sıkıştırmış durumda. Bir video viral olduğunda, o videodan doğan bir ‘micro-trend’ haftalar içinde yayılıyor ve birkaç ay içinde de ‘eskimiş’ ilan ediliyor.

Geçtiğimiz birkaç yılda bu hız daha da çarpıcı hale geldi. 2024'te belirli bir mikro-trendi neredeyse ay ay takip etmek mümkündü: Eylül ayına "Brat Summer" damgasını vururken, yılın başında "Mob Wife" estetiği gündemi ele geçirmişti. Kürk mont, hayvan deseni, iri altın takılar ve parlak deri pantolonlarla özetlenen mob wife estetiği o dönemde kürk endüstrisine bile yeni bir soluk getirmişti ama birkaç ay içinde yerini başka bir estetiğe bıraktı.

Tabii bu hızlanmanın bir bedeli var: Her şey aynı anda "trend" olduğunda, hiçbir şey gerçekten trend olmuyor. Her şey nostalji olduğunda, nostaljinin kendisi de anlamını yitirmeye başlıyor.

Moda tarihini geriye dönüş olarak okumak aslında eksik bir okuma. Olan şey şu: Her nesil, kendinden önceki dönemi bir referans noktası olarak kullanıyor ve oradan kendi dilini inşa ediyor. Ancak sosyal medyanın da etkisi yadsınamaz bir gerçek...

Yani bugün, o kapri pantolonunuzu ya da korsenizi giymek için doğru bir gün olabilir. Zira; yarın ‘demode’ olup olmayacağını uzmanlar dahi bilemiyor.

Kaynağa Git

İlgili Haberler