Her yıl 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nde ormanlardan, derelerden, iklim krizinden ve biyolojik çeşitlilikten söz edilir. Kuşkusuz bunların her biri yaşamsal önemdedir. Ancak çevre sorunu çoğu zaman doğanın insanlardan ayrı bir alanıymış gibi ele alınır. Oysa çevre yalnızca ağaçlardan, dağlardan ve su kaynaklarından ibaret değildir. İşçinin, halkın soluduğu hava, çalıştığı ortam ve akciğerleri de çevrenin ayrılmaz bir parçasıdır. Aydın’ın Çine ilçesi bu gerçeği bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. Dünyanın en önemli feldspat üretim merkezlerinden biri haline gelen Çine’de milyonlarca ton cevher çıkarılıyor, öğütülüyor ve dünyanın dört bir yanına gönderiliyor. Ancak üretimin ardından geriye yalnızca açılan ocaklar ve değişen peyzaj kalmıyor. Tozun içine gömülen işçiler, yıllar sonra ortaya çıkan meslek hastalıkları ve giderek daralan yaşam alanları da kalıyor.
Türkiye’nin feldspat üssü
Türkiye bugün dünya feldspat üretiminde ilk sıralarda yer alıyor. Akademik çalışmalar Türkiye’nin son yıllarda dünya feldspat üretiminde lider ülke konumuna yükseldiğini ortaya koyuyor. Üretimin kalbi ise Aydın ve Muğla havzasında atıyor. İstanbul Maden İhracatçıları Birliğinin 2024 sektör raporuna göre Türkiye’nin feldspat ihracatı 5.2 milyon tona ulaştı. İhracat değeri ise 260 milyon doları aştı. Başlıca pazarlar İspanya, İtalya, Rusya, Mısır ve Hollanda oldu. Bu rakamlar ilk bakışta bir başarı hikayesi gibi görünüyor. Ancak rakamların ardındaki tabloya bakıldığında farklı bir gerçeklik ortaya çıkıyor. Çünkü Avrupa’nın seramik ve cam sanayisini besleyen ham maddeler Çine’den çıkarken, üretimin çevresel ve sağlık maliyetleri de büyük ölçüde bu bölgede birikiyor.
Açık ocaktan Avrupa’ya uzanan zincir
Çine’deki üretim yalnızca cevher çıkarmaktan ibaret değil. Delme ve patlatmayla başlayan süreç, yükleme, nakliye, kırma-eleme, öğütme, flotasyon ve paketleme aşamalarından geçerek limanlara ulaşıyor. Buradan da başta Avrupa olmak üzere dünya pazarlarına sevk ediliyor. Bölgede Kaltun, Esan, Mikroman ve diğer büyük üreticiler faaliyet gösteriyor. Bu şirketler yalnızca madencilik yapmıyor; aynı zamanda cevher işleme ve zenginleştirme tesisleri de işletiyor. İşte işçi sağlığı açısından en kritik nokta da burada ortaya çıkıyor. Çünkü en yoğun toz maruziyeti çoğu zaman ocaktan çok kırma-eleme ve öğütme tesislerinde yaşanıyor.
Beyaz tozun görünmeyen tehlikesi
Feldspat ve kuvars üretiminde ortaya çıkan en büyük sağlık riski solunabilir kristalin silika maruziyeti. Delme, patlatma, kırma, eleme ve öğütme sırasında ortaya çıkan ince toz parçacıkları havaya karışıyor. İşçiler bu parçacıkları gün boyunca soluyor. Özellikle kuvars içeriği yüksek cevherlerde risk daha da büyüyor. Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC), kristalin silikayı insanlarda kansere yol açtığı kesin olarak bilinen maddeler arasında sınıflandırıyor. Dünya Sağlık Örgütü, Uluslararası Çalışma Örgütü, OSHA ve NIOSH tarafından yayımlanan çalışmalar da silika maruziyetinin silikozis, KOAH ve akciğer kanseriyle ilişkisini ortaya koyuyor. Türk Toraks Derneğinin silikozis ve mesleki akciğer hastalıklarıyla ilgili yayınlarında da özellikle kristalin silika maruziyetinin geri dönüşü olmayan akciğer hasarlarına yol açtığı vurgulanıyor.
Yaşayan ölüler
Silikozisli işçiler arasında sık kullanılan bir ifade var: “Yaşayan ölüler.” Bu ifade ilk bakışta sert gelebilir. Ancak hastalığın yarattığı tablo düşünüldüğünde neden kullanıldığı daha iyi anlaşılıyor. Silikozisin bilinen bir tedavisi yok. Hastalık ortaya çıktıktan sonra akciğerde oluşan fibrozis geri döndürülemiyor. İşçi her yıl biraz daha az nefes alıyor. Her yıl biraz daha az yürüyebiliyor. Merdiven çıkmak, birkaç yüz metre yürümek, hatta bazı vakalarda ev içinde dolaşmak bile ciddi bir efor gerektiriyor. Hastalığın en ağır taraflarından biri de belirsizlik. Birçok silikozis hastası ne zaman öleceğini bilmiyor. Hastalık bazı kişilerde yavaş ilerlerken bazı kişilerde çok daha hızlı seyrediyor. Bugün kendi işini görebilen bir işçi birkaç yıl içinde oksijen tüpüne bağımlı hale gelebiliyor. Bu nedenle silikozis yalnızca bir meslek hastalığı değil, aynı zamanda sürekli ölüm beklentisiyle yaşamak anlamına geliyor.
Meslek hastalığı tanısı almak bile mücadele
Türkiye’de meslek hastalıkları alanındaki en büyük sorunlardan biri görünmezlik. Ünal Akel ve arkadaşlarının yayımladığı “İş yerinde sağlık gözetimi sorunu” başlıklı olgu sunumu bu durumu çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Seramik sektöründe yaklaşık on yıl çalışan bir işçi, değirmenler ve açık bantların bulunduğu bölümde görev yapıyor. Vardiya sonunda saçlarının, yüzünün ve kıyafetlerinin tamamen tozla kaplandığını anlatıyor. Buna rağmen düzenli sağlık gözetimi yapılmıyor. Meslek hastalığı ise ancak yıllar sonra tanı alabiliyor. Bugün birçok işçi için sorun yalnızca hastalanmak değil, hastalığını kanıtlayabilmek. Meslek hastalığı tanısı almak uzun ve yorucu bir süreç. Hastalık ile çalışma yaşamı arasındaki ilişkinin ispat edilmesi gerekiyor. Bu süreçte birçok işçi yıllarca beklemek zorunda kalıyor.
Hastalıkla birlikte yoksulluk başlıyor
Silikozis yalnızca akciğeri değil yaşamı da tüketiyor. Çalışma gücünü kaybeden işçiler çoğu zaman düşük gelirlerle yaşam mücadelesi vermek zorunda kalıyor. Meslek hastalığı veya iş göremezlik nedeniyle bağlanan gelirler birçok vakada insanca yaşamaya yetmiyor. Bir yanda ilerleyici ve ölümcül bir hastalık, diğer yanda artan yaşam maliyetleri... Çalışamaz hale gelen işçiler ve aileleri için hastalık çoğu zaman yoksulluk anlamına da geliyor. Bu nedenle silikozis yalnızca bir sağlık sorunu değil; aynı zamanda bir sınıf sorunu. Çünkü üretim sürecinde kullanılan emek gücü tükendiğinde, işçiler çoğu zaman hastalıklarıyla baş başa bırakılıyor.
Çevre sorunu ile işçi sağlığı aynı sorundur
Aynı toz hem işçinin akciğerine hem çevrede yaşayan yurttaşın solunum sistemine ulaşıyor. Aynı kamyon trafiği hem çalışma ortamını hem köy yollarını etkiliyor. Aynı üretim modeli hem tarım alanlarını hem işçilerin sağlığını dönüştürüyor. Bu nedenle çevre mücadelesi ile işçi sağlığı mücadelesi aslında aynı mücadelenin iki parçasıdır. 5 Haziran Dünya Çevre Günü vesilesiyle Çine’ye bakarken yalnızca uydu görüntülerindeki ocakları görmek yetmez. O ocaklarda çalışan işçilerin akciğerlerine de bakmak gerekir. Avrupa’nın seramiklerine dönüşen feldspatın ardında nefes almakta zorlanan işçiler, yıllarca tanı alamayan meslek hastaları ve giderek daralan yaşam alanları bulunuyor. Çine’den yükselen beyaz toz yalnızca bir madenin değil, aynı zamanda görünmez bırakılan bir sağlık, çevre ve emek sorununun da işaretidir.