Ana içeriğe geç

İstanbul’un UNESCO belleği: Süleymaniye ve Zeyrek’in saklı hafızası Metrohan’da

İBB ve Alman Arkeoloji Enstitüsü ortaklığında Metrohan’da açılan ‘Bir Yaka, İki Hikâye’ sergisi Süleymaniye ve Zeyrek’in 50 yıllık arşivini, rölövelerini ve toplumsal hafızasını ilk kez kapsamlı bir şekilde sunuyor.

İstanbul’un UNESCO belleği: Süleymaniye ve Zeyrek’in saklı hafızası Metrohan’da
Birgün
16

Deniz Burak BAYRAK

İstanbul’un Tarihî Yarımada’sına yolumuz düşünce, dikkatimizi ilk çeken şey genellikle ihtişamlı mimari olur. Ahşap evler ve dar sokaklar biraz geri planda kalır; çoğu da yıkılmaya, yok olmaya yüz tutmuştur zaten. Beyoğlu Metrohan’da, buralara insani bir gözle bakan, ‘Bir Yaka, İki Hikâye: Süleymaniye ve Zeyrek, Dünya Mirası Alanlarında Yaşam’ adlı çok derin bir arşiv sergisi açıldı.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) ve Alman Arkeoloji Enstitüsü (DAI) iş birliğiyle hazırlanan sergi, hem iki semtin mimari dökümünü sunuyor hem de İstanbul’un 1985 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girmesini sağlayan o devrimsel belgeleme sürecinin 50 yıllık serüvenini ve ardındaki insan emeğini gün yüzüne çıkarıyor.

Bugün kentsel değişimler yüzünden iki ayrı bölge gibi görülen Süleymaniye ve Zeyrek, sergide tek bir bütün olarak görünüyor. Sergi; titiz rölöveler, maketler, 1:1 ölçekli ahşap mimari detaylar, ses ve video kayıtlarıyla ziyaretçiyi çok katmanlı bir kurgu sunuyor.

Çeşitli bölümler var: Kimlik ve Belgeleme, Sokaklar, Evler, Pencereler, Süslemeler, Kilitler, Konsollar, Tavan Çıtaları ve Kapılar… Her bir bölüm, âdeta bir kentin anatomisini çıkarır gibi fotoğraflar üzerinden işlenmiş. Mekânlarda da Çinili Hamam, Beyazıt Kulesi, Valens Kemeri, Süleymaniye Külliyesi ve Eski İmaret Camii gibi anıtsal mekânların fotoğraflarını görüyoruz. Anıtlar ve konutlar, sergide tıpkı yüzyıllar öncesindeki gibi yeniden yan yana.

UNESCO YOLUNU AÇAN BİLİMSEL İNAT

Serginin asıl gücü, bizce ardındaki tarihsel derinlikte ve akademik inatta gizli. Hikâye, 1968 yılında İTÜ Mimarlık Fakültesi’nden Prof. Nezih Eldem önderliğindeki bir çalışma grubunun ilk tespitleriyle başlamış. Bu çalışmalar öyle bir vizyonun temelini atmış ki, 1975’te İstanbul Nâzım İmar Planı oluşturulurken tüm ahşap yapılar anıt koruma listesine alınmış.

Avrupa’da koruma farkındalığının yükseldiği bu dönemde, DAI İstanbul Şubesi’nin o dönemki müdürü Wolfgang Müller-Wiener, 1977-1981 arasında Molla Zeyrek Camii ve çevresini belgeleyen büyük bir proje başlatmış. Darmstadt, Karlsruhe, Tübingen ve İTÜ öğrencilerinin kalemleriyle, haritalarıyla şekillenen bu saha çalışmaları, 1979 tarihli İstanbul ve Göreme kampanyası ile birleşerek İstanbul’un 1985’te UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne kabul edilmesinin asıl omurgasını oluşturmuş. Yani bugün gururla taşıdığımız ‘Dünya Mirası’ unvanı, aslında bu sergideki rölövelerde, o zorlu şartlarda tutulan kayıtlarda gizli.

MİRAS SADECE YAPI DEĞİL, İNSANDIR

Açılışta konuşan İBB Kütüphaneler ve Müzeler Şube Müdürü Ali Şafak Özdemir, projenin felsefesini şöyle özetledi: “Bizim için miras; yalnızca yapıların korunması değil, insanın, emeğin ve yaşanmışlığın da korunmasıdır. Bir şehre kıymet vermek, onun yalnızca görkemli yapılarını değil, sessiz sokaklarını, yorgun ahşap evlerini fark etmekten geçer.”

Alman Arkeoloji Enstitüsü İstanbul Şube Müdür Vekili Moritz Kinzel ise kentsel dönüşümün yarattığı tehlikeye karşı geçmişin bilgisinin altını çizdi. Kinzel, bu elli yıllık iş birliğinin Türk ve Alman mimarlık tarihi için verimli bir okul olduğunu belirtirken, “İstanbul’daki ahşap evlerin hikâyesi henüz tamamlanmış değildir, anlatacak daha çok şey vardır. Biz onları hatırladığımız sürece bu miras kaybolmaz” dedi.

En samimi saptama, Almanya Federal Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolos Vekili Martin Graf’tan geldi. Graf, bu evleri belgeleyenlerin sadece teknik bir iş yapmadığını, ‘zaman ve sevgiyle, sakinlerle sohbet ederek’ bunu başardıklarını vurguladı. Semtlerin sosyo-ekonomik kırılganlığına dikkat çeken Graf, “Bir zamanlar varlıklı kesimlerin olan bu yapılar, zorlu dönemlerde yoksul sınıfların barınma çözümü oldu. Bu insanlar zorunluluktan burada yaşadı. Onlar, turistler gibi romantik bir otel hayali kurmuyordu, başlarının üstünde bir çatı olduğu için minnettardılar” dedi.

‘Bir Yaka, İki Hikâye’, bizi sürekli dönüşen, dönüşürken de kimliğini kaybetme tehlikesiyle yüz yüze kalan bir kente nasıl yaklaşmamız gerektiğinin dersini veriyor. Yakın zamanda Almanya’ya da taşınarak uluslararası kitlelerle buluşması hedeflenen arşiv, kentin kırılgan ahşap konutlarına, yaşayan birer organizma ve toplumsal hafıza mekânı olarak bakmamızı sağlıyor. İstanbul’un yorgun ahşap evlerine, onların kapı kilitlerine, pencere pervazlarına ve o evleri yuva bilmiş insanların seslerine kulak vermek isterseniz, bu sergiyi kaçırmayın. 20 Eylül’e kadar, pazartesi hariç her gün açık.

Kaynağa Git

İlgili Haberler