Meral DANYILDIZ
TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, Ekolojik Yıkımla Mücadele Haftası kapsamında Sazlıdere’de basın açıklaması gerçekleştirdi. İstanbul’un çevre sorunlarına dikkat çekmek amacıyla düzenlenen etkinlikte, kentin kuzeyinde artan yapılaşma baskısı, su havzalarının durumu ve Kanal İstanbul projesinin olası etkileri gündeme getirildi.
Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi tarafından hazırlanan 2026 İstanbul Çevre Durum Raporu da etkinlik kapsamında kamuoyuyla paylaşıldı. Açıklamada, İstanbul’un su kaynakları, hava kirliliği, atıksu yönetimi ve doğal alanlarının karşı karşıya olduğu tehditlere ilişkin değerlendirmelerde bulunuldu.
Sazlıdere’de bir araya gelen çevre örgütleri, meslek odaları ve yurttaşlar, İstanbul’un kuzeyindeki ekolojik tahribata dikkat çekerek doğal varlıkların korunması çağrısında bulundu. Katılımcılar, özellikle su havzaları ve orman alanlarının yapılaşma baskısından korunmasının yaşamsal önemde olduğunu vurguladı.
Basın açıklamasında yapılacak konuşmalarda, İstanbul’un çevresel durumu ile Kanal İstanbul güzergâhında yaşanan dönüşümün etkilerine ilişkin değerlendirmelerin paylaşılması bekleniyor.
Basın açıklamasının tamamı şöyle:
"TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Genel Kurulu 2014 yılında aldığı kararla 31 Mayıs-5
Haziran tarihleri arasını, ülkenin dört bir yanında süren çevre kirliliği ve ekolojik yıkımlara
dikkat çekmek için Ekolojik Yıkımla Mücadele Haftası olarak ilan etmiştir. Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi olarak her yıl bu amaçla 5 Haziran tarihinde İstanbul’un Çevre Durum Raporunu halkımızın bilgisine sunuyoruz.
Resmi verilerle 16 milyona yaklaşan nüfusu, geçmişten bu yana gelen plansız kentleşme ve
altyapı sorunları ile İstanbul, deprem tehlikesi ve iklim değişikliği karşısında son derece
kırılgan durumdadır. 1980’li yıllardan bu yana piyasacı politikalar doğrultusunda dönüşüme
uğratılan kentimiz; su havzalarını, kuzey ormanlarını ve kıyı alanlarını hızla kaybetmeye devam etmektedir. İstanbul'un kuzeyini hedef alan 3. Köprü, Kuzey Marmara Otoyolu ve İstanbul Havalimanı gibi entegre mega projeler, kentin ekolojik bütünlüğünü tahrip etmiş; yalnızca Kuzey Marmara Otoyolu sebebiyle dahi 1.465,1 hektarlık orman alanı yok edilmiştir.
Su Havzalarımız Ranta Kurban Ediliyor Bir “su yolu” projesinden ziyade bir “gayrimenkul geliştirme” projesi olarak başlatılan Kanal İstanbul ve Yenişehir Rezerv Yapı Alanı projesi kapsamında, su havzalarımız geri dönüşsüz bir tahribata uğramıştır. Rant uğruna, İstanbul’un su ihtiyacını karşılayan, yıllık verimi 55 milyon m³ olan Sazlıdere Barajı'nın içme suyu maksatlı kullanımı Cumhurbaşkanlığı kararı ile iptal edilmiş, bölgede TOKİ ve Emlak Konut eliyle toplu konut inşaatlarına başlanmıştır. Bu yapılaşma baskısının bir benzeri, İstanbul’a verilen suyun yaklaşık yarısını tek başına karşılayan Anadolu Yakası'ndaki Ömerli Havzası üzerinde de yaşanmaktadır. Tarım ve mera vasfındaki 250 hektarlık alan üzerine, 20.000 insanın çalışacağı Tuzla Biyoteknoloji İhtisas Organize Sanayi Bölgesi kurulmak istenmektedir. Üretim prosesleri sonucunda kompleks ve toksik kirleticiler yaratacak olan bu projenin Ömerli Barajı'na vereceği zarar ortadadır. Çevre Mühendisleri Odası tarafından açılan davada hazırlanan bilirkişi raporları, Ömerli İçmesuyu Havzasının korunması yönündeki kamu yararının, ekonomik amaçlı kamu yararından üstün olduğunu teyit etmiştir.
Kuzey Ormanları ve İstanbul’un Su Havzaları Yeni Bir Yıkım Dalgasıyla Karşı Karşıya Kamuoyuna bir ulaşım yatırımı olarak sunulan yaklaşık 127 kilometrelik Kuzey Demiryolu Geçişi (INRAIL) projesi; Kuzey Ormanları'nı parçalayacak, yaban hayatı koridorlarını kesintiye uğratacak, Ömerli, Büyükçekmece, Sazlıdere ve Alibey gibi kentin kritik su havzaları üzerinde ciddi baskılar yaratacak bir hat üzerinde tasarlanmıştır. Proje, İstanbul'un kuzeye doğru büyümesini sınırlandıran üst ölçekli planlarda yer almamasına rağmen hayata geçirilmek istenmekte; milyonlarca metreküplük hafriyat, yeni şantiye alanları, tünel ve köprü inşaatlarıyla ekosistem üzerinde geri dönüşü olmayan etkiler yaratma riski taşımaktadır. Dahası, "yeşil dönüşüm" ve "iklim dostu ulaşım" söylemleriyle uluslararası finans kuruluşlarının desteğine sunulan bu proje, gerçekte İstanbul'un son doğal varlıklarını yeni bir yapılaşma ve lojistik koridoruna dönüştürme girişimidir. Oysa Kuzey Ormanları İstanbul'un en önemli yaşam güvencesidir. Bu nedenle kentin geleceğini tehdit eden tüm projeler bilimsel, katılımcı ve kamu yararını esas alan bir anlayışla yeniden değerlendirilmelidir.
AFETLERE KARŞI DİRENÇLİ İSTANBUL İÇİN ALTYAPI YETERSİZ
İstanbul’u bekleyen olası bir deprem felaketinde en hayati konulardan biri su arzının ve atıksu yönetiminin güvenliğidir. İSKİ tarafından içme suyu isale hatlarında esnek boru bağlantı uygulamalarına başlanması olumlu bir adım olsa da kentin en yoğun nüfusuna hizmet veren Ömerli ve Kağıthane İçme Suyu Arıtma Tesislerinin deprem güçlendirme uygulama projelerine henüz başlanmamış olması büyük bir zafiyettir. Ayrıca, deprem sonrası oluşacak devasa miktardaki enkaz ve inşaat yıkıntı atıklarının, yeraltı ve yüzeysel su varlıklarını kirletmeyecek şekilde depolanması için gerekli alanların ivedilikle planlanarak kamuoyuyla paylaşılması gerekmektedir.
ÇED SÜREÇLERİNİN EKOSİSTEM ALEYHİNDE ZAYIFLATILMASI EKOLOJİK YIKIMI DERİNLEŞTİRİYOR
Bu kronikleşen mekânsal ve altyapısal sorunların yanı sıra, 2026 yılı içerisinde karşı karşıya
kaldığımız yeni yasal ve çevresel tehditler, yıkımın boyutunu daha da derinleştirmiştir. Son
dönemde ÇED Yönetmeliği’nde yapılan değişiklikler ve ilgili genelgelerle birlikte çevresel
denetim mekanizmaları daha da zayıflatılmış, halkın karar alma süreçlerine katılımı
sınırlandırılmış ve yatırım projelerinin önünde engel olabilen çevresel güvenceler önemli
ölçüde aşındırılmıştır. ÇED süreçleri tamamlanmadan izin ve ruhsat mekanizmalarının
işletilebilmesinin önü açılırken, birçok proje için kapsamlı çevresel değerlendirme zorunluluğu
fiilen ortadan kaldırılmıştır. Bilimsel ve teknik çevre politikalarının yatırım baskısı karşısında
geri plana itilmesi; Anayasa’nın güvence altına aldığı sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama
hakkını da tartışmalı hâle getirmekte, süreçler kamusal denetimin, hukuk devletinin ve
toplumun geleceğini doğrudan ilgilendiren bir demokrasi meselesine dönüşmektedir.
MARMARA DENİZİ ALARM VERİYOR
Diğer yandan, Marmara Denizi’nin ekolojik çöküşü ve müsilaj krizi, yüzeysel tedbirlerle
çözülemeyecek bir noktadadır. Kentin devasa atıksu yükünü çeken arıtma tesislerinin işletme
zorlukları, kapasite aşımları ve tesislerin tamamının ileri biyolojik arıtma (azot ve fosfor
giderimli) seviyesine henüz ulaştırılamamış olması, Marmara'yı kirliliğe boğmaya devam
etmektedir. Kıyı şeridimizdeki arıtma tesislerinin optimizasyonu ve denetimi eksik bırakıldıkça,
müsilaj sadece dönemsel bir doğa olayı değil, kalıcı bir çevre felaketi olarak karşımızda
durmaktadır.
Marmara Denizi'ne sadece İstanbul'dan değil, çevre illerden ve çeşitli sektörlerden de kirlilik
geliyor. Örneğin Bursa, Kocaeli, Sakarya gibi illerdeki fabrikalar ve sanayi tesisleri atıklarını
Marmara'ya dökülen nehirlere ve kanallara boşaltıyor. Ayrıca tarım arazilerinden gelen gübre
ve kimyasal kalıntılar da suya karışıyor. Bu nedenle Marmara Denizi’nde havza bütünlüklü bir
yönetim ile kirliliğin engellenmesi gerekmektedir. Bunların yanısıra İstanbul’a düşen
sorumluluk evsel nitelikli atık suların ileri biyolojik düzeyde arıtılmasıdır.
Türkiye’nin İklim Zirvesi Ev Sahipliği Çelişkisi: Liderlik Söylemi ile Ekolojik Yıkım Politikaları ArasındaTürkiye, 2026 yılı Kasım ayında uluslararası iklim diplomasisinin en önemli buluşmalarından biri olan COP31 İklim Zirvesi’ne ev sahipliği yapmaya hazırlanırken, aynı anda ülkenin dört bir yanında yaşam alanlarını tahrip eden politikaların sürdürülmesi ciddi bir çelişkiyi ortaya koymaktadır. Bir yanda iklim kriziyle mücadele, uyum politikaları, yeşil dönüşüm söylemleri dile getirilirken; diğer yanda ormanlar, su havzaları, tarım alanları ve ekosistemler madencilik, enerji ve mega proje yatırımları uğruna geri dönüşsüz biçimde tahrip edilmektedir. Termik santraller nedeniyle hava, su ve toprak kirliliği derinleşirken; acele kamulaştırma kararlarıyla köylüler yerlerinden edilmekte, bölgesel geçim kaynakları daralmaktadır. Maden sahalarında yaşanan iş cinayetleri, güvencesiz çalışma koşulları ve ücretlerini alamayan emekçilerin yaşadığı mağduriyetler ise bu yıkımın aynı zamanda sosyal ve ekonomik bir adaletsizlik meselesi olduğunu da göstermektedir.
Tüm bu yıkım politikalarının en güncel ve çarpıcı örneklerinden biri ise İstanbul'da karşımıza
çıkmaktadır. Kentin iklim krizine karşı en önemli güvenceleri olan su havzaları, tarım alanları
ve Kuzey Ormanları; Kanal İstanbul güzergahındaki ve Sazlıdere ve Ömerli Havzası'ndaki
yapılaşma baskısı ve INRAIL Kuzey Demiryolu Projesi gibi girişimlerle yeni tehditlerle karşı
karşıya bırakılmaktadır.
Soruyoruz: Ekolojik yıkımın derinleştiği bir tabloda Türkiye iklim liderliğine hangi bağlamda soyunacaktır?
Ekolojik Yıkımla Mücadele Haftası vasıtasıyla bir kez daha vurgulamak isteriz ki: İstanbul'un yaşam kaynakları rant projelerine feda edilemez!
İstanbul’un geleceği için:
Kanal İstanbul ve Yenişehir Rezerv Yapı Alanı projesi derhal iptal edilmeli, Sazlıdere
Barajı’nın içme suyu havzası niteliği yeniden tesis edilmelidir.
Ömerli Barajı Havzasını tehdit eden Organize Sanayi Bölgesi projeleri durdurulmalı,
Ömerli Barajı Taslak Havza Koruma Planı acilen onaylanarak yürürlüğe sokulmalıdır.
Olası büyük Marmara depremine hazırlık kapsamında kentin tüm su ve atıksu altyapısı
hızla dayanıklı hale getirilmeli, enkaz yönetimi için çevre sağlığını temel alan eylem
planları uygulamaya konulmalıdır.
İstanbul’da bulunan tüm atık su arıtma tesisleri ivedilikle İleri Biyojik seviyesine revize
edilmelidir. Bu tesislerin çıkış sularından, yeniden kullanılmak üzere optimum düzeyde
geri kazanım sağlanmalıdır.
Kuzey Ormanlarının tamamı "Muhafaza Ormanı" ilan edilerek sıkı koruma altına
alınmalı, İstanbul’u kuzeye doğru genişleten tüm projelerden vazgeçilmelidir.
Kentimizin sağlıklı, dirençli ve ekolojik bütünlüğünü koruyan bir yaşam alanı haline gelmesi
için mücadeleye devam edeceğiz.