Tel Aviv’de yaşanan gelişme, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin siyasi dayanışmanın ötesine geçtiğini ve iki ülkenin birbirlerinin diplomatik erişim alanını genişleten gerçek bir müttefiklik kurduğunu gösterdi.
Prof.Dr. Aygün Attar bu gelişmeleri yazdı.
İşte o yazı:
"İsrail’in 1915 olaylarını “soykırım” olarak tanıyan kabine kararını Knesset onayına taşıma sürecinin Azerbaycan’ın girişimlerinin ardından durdurulduğuna ilişkin haber, Bakü’nün stratejik ortaklıklarını kardeşlik sorumluluğu, ulusal çıkar ve bölgesel barış hedefiyle yönetebilen etkili devlet aklını ortaya koyuyor.
Ortadoğu’da yüksek ses çoğu zaman güç sanılır. Oysa gerçek güç bazen kapalı kapılar ardındaki bir temas zincirinde, doğru zamanda kurulan bir telefon hattında ve karşı tarafın maliyet hesabını birkaç saat içinde yeniden düzenleyen diplomatik ağırlıkta görünür. Azerbaycan tam da bunu yaptı: Tel Aviv’in tarih üzerinden Ankara’ya yöneltmeye hazırlandığı siyasi hamlenin parlamenter aşamaya geçmesini durdurdu.
Habere göre Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in yardımcısı Hikmet Hacıyev, Netanyahu’nun ofisiyle temas kurdu; ardından İsrail tarafı, konunun Knesset gündeminden çıkarıldığı bilgisini Bakü’ye iletti. Aynı haberde Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar’ın ofisinin, oylamanın Netanyahu müdahalesiyle durdurulduğu iddiasını kabul etmediği, buna karşılık kabinenin 28 Haziran tarihli kararının geçerliliğini koruduğunu vurguladığı aktarılıyor. Bu nedenle süreci, sonucu görülen fakat bütün ayrıntıları resmî kanallardan teyit edilmeyen güçlü bir diplomatik müdahale iddiası olarak okumak gerekir.
İsrail kabinesi 28 Haziran’da 1915 olaylarını “soykırım” olarak tanıyan öneriyi oybirliğiyle kabul etmişti. Kararın resmî ve bağlayıcı bir devlet tutumuna dönüşmesi için Knesset onayı gerekiyordu. Ankara söz konusu adımı siyasi amaçlı bir girişim olarak nitelendirmiş, İsrail yönetiminin Gazze’deki eylemlerine ilişkin uluslararası baskıyı perdeleme arayışına dikkat çekmişti.
Bu dosyanın özü, Knesset takvimindeki bir değişiklikten çok daha geniştir. Burada tarih, hafıza, güncel savaşlar, Türkiye-İsrail gerilimi, Azerbaycan-İsrail stratejik ortaklığı, Türkiye-Azerbaycan müttefikliği ve Güney Kafkasya’daki barış süreci aynı noktada kesişmektedir.
İsrail hükümetinin girişimi tarihsel bir vicdan muhasebesi görüntüsü taşısa da zamanlaması siyasi hesapları ele veriyordu. Türkiye ile ilişkilerin sert biçimde gerildiği, Gazze dosyasının uluslararası hukuk ve kamuoyu baskısı ürettiği, Ankara’nın bölgesel nüfuzunun genişlediği bir dönemde 1915 meselesinin kabine gündemine alınması, tarihin güncel rekabette baskı aracına çevrildiği izlenimini güçlendirdi.
Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan’ın dahi konunun “silah olarak kullanılmasına” mesafeli yaklaşması, bu girişimin Erivan’ın uzun vadeli çıkarlarından ziyade İsrail-Türkiye geriliminin ihtiyaçlarına hizmet ettiği yönündeki değerlendirmeyi besledi.
Azerbaycan bu noktada iki ayrı sorumluluğu aynı anda üstlendi. İlki, Türkiye’nin tarihsel ve siyasi hassasiyetlerinin yanında durmaktı. İkincisi, Güney Kafkasya’da kurulmaya çalışılan barış mimarisini dış aktörlerin sembolik hamleleriyle zehirlenmekten korumaktı.
Bakü’nün 29 Haziran tarihli resmî açıklaması, 1915 olaylarının karmaşık tarihsel bağlamının siyasi karara indirgenmesinin uzlaşmayı zayıflatacağını ve bölgesel barış çabalarına zarar vereceğini açıkça ortaya koydu.
Bu yaklaşımın stratejik değeri burada beliriyor. Azerbaycan, Türkiye’ye duyduğu kardeşliği duygusal bir refleksle sergilemedi; devletler arası ilişkilerin en etkili araçlarını kullanarak somut sonuç üretmeye yöneldi. Sert açıklama yaptı, diplomatik kanalları işletti, en üst siyasi merkeze ulaştı ve İsrail açısından kararın maliyetini görünür hâle getirdi.
Diplomasi tam olarak budur: bağırmadan ağırlık koymak, tehdit savurmadan seçenekleri daraltmak, dostluğu teslimiyet biçiminde yorumlayanlara sınırı hatırlatmak.
Türkiye-Azerbaycan kardeşliği uzun yıllar boyunca “Bir millet, iki devlet” sözüyle anlatıldı. Şuşa Beyannamesi bu tarihsel ve manevi bağı hukuki, siyasi ve stratejik bir mimariye dönüştürdü.
Beyanname ortak çıkarları ilgilendiren bölgesel ve uluslararası meselelerde koordinasyon, karşılıklı dayanışma, dış politika istişareleri ve tarihsel gerçeklerin siyasi amaçlarla çarpıtılmasına karşı ortak tutum öngörüyor. Metinde 1915 olaylarının siyasallaştırılmasının bölgesel barışa zarar verdiği ayrıca vurgulanıyor.
Tel Aviv’de yaşandığı ileri sürülen bu süreç, Şuşa Beyannamesi’nin diplomatik hayattaki canlı örneklerinden biri sayılabilir. Azerbaycan, İsrail ile sahip olduğu güçlü ilişki kanalını Türkiye’nin hassasiyetlerini koruyan bir nüfuz aracına çevirdi. Böylece kardeşlik söylemi, etkili diplomatik kapasiteye dönüştü.
Nisan 2026’da Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in Türkiye Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’la görüşmesinde karşılıklı dayanışma açık bir formülle ifade edilmişti: “Türkiye daima Azerbaycan’ın yanında durdu; Azerbaycan da daima Türkiye’nin yanında durdu.” Bu yaklaşım, iki ülkenin ilişkisinin anlık siyasi yakınlıktan daha derin bir müttefiklik anlayışına dayandığını gösteriyor.
Türkiye, Karabağ meselesinde Azerbaycan’ın haklı mücadelesine siyasi ve manevi destek verdi. Azerbaycan ise Türkiye’nin tarihine, güvenliğine ve uluslararası itibarına yönelen siyasi hamleleri kendi meselesi olarak görüyor. Bu karşılıklılık, Türk dünyasında yeni bir ittifak modelinin temelidir.
Bir tarafın imkânı, öteki tarafın stratejik kapasitesine ekleniyor. Ankara’nın erişemediği bir başkentte Bakü konuşuyor; Bakü’nün baskıyla karşılaştığı bir platformda Ankara ağırlık koyuyor. İttifak, ortak fotoğrafın ötesine böyle geçer.
Azerbaycan-İsrail ilişkileri geçici yakınlıklar üzerine kurulmuş dar bir temas ağı taşımıyor. Enerji, güvenlik, savunma, inovasyon, ticaret, siber alan ve siyasi diyalog gibi başlıklara yayılan çok katmanlı bir ortaklık söz konusu.
İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, Azerbaycan’la stratejik ortaklığı bölgesel istikrar açısından bir dayanak olarak tanımlamış; Azerbaycan’ın diyalog ve diplomasi merkezi hâline geldiğini vurgulamıştı. İki ülke liderlerinin 2023’teki açıklamalarında da enerji tedariki, ticaret, siber güvenlik ve stratejik vizyon öne çıkmıştı.
Bu tablo Tel Aviv açısından basit bir tercih bırakmıyor. İsrail, Türkiye ile gerilim yaşarken Azerbaycan’ı da karşısına alırsa Kafkasya’daki en değerli ortaklarından birini gereksiz bir tarih siyaseti uğruna yıpratmış olur. Dahası, Müslüman çoğunluklu bir ülkeyle kurduğu başarılı ortaklık anlatısına kendi eliyle zarar verir.
Azerbaycan’ın dini hoşgörü, Yahudi toplumu ile tarihsel bağlar ve bölgesel arabuluculuk kapasitesi üzerinden İsrail’e sunduğu diplomatik meşruiyet alanı da daralır.
Bakü’nün gücü, İsrail’le ilişkilerini koparma tehdidinden kaynaklanmıyor. Asıl güç, bu ilişkinin Tel Aviv için kaybedilmesi pahalı bir stratejik varlık hâline gelmesinden doğuyor. Etkili diplomasi, karşı tarafa yüksek maliyetli bağımlılık yaratırken kendi hareket alanını geniş tutabilme sanatıdır.
Azerbaycan son yıllarda tam da böyle bir dış politika inşa etti: Türkiye ile müttefik, İsrail ile stratejik ortak, İslam dünyasıyla etkin, Batı başkentleriyle konuşabilen, Türk dünyasında merkezî ağırlık taşıyan ve Güney Kafkasya’nın yeni düzenini şekillendiren bir devlet.
Bu çok yönlülük zaman zaman yüzeysel gözlemciler tarafından çelişki gibi sunuluyor. Oysa Bakü modeli, kutuplar arasında savrulma yerine her ilişkiyi ulusal çıkarın ayrı bir sütunu hâline getiriyor. İsrail’le ortaklık Türkiye’ye karşı kullanılabilecek sınırsız bir kredi sunmuyor. Türkiye ile müttefiklik de Azerbaycan’ın bağımsız diplomatik kanallar kurmasını engellemiyor.
Devlet aklı, dostlukların hiyerarşisini ve kırmızı çizgilerin yerini doğru belirleyebildiği ölçüde sonuç üretir.
Ankara bakımından bu gelişmenin sembolik ve somut değeri bulunuyor. Sembolik değer açıktır: Türkiye’ye karşı tarih üzerinden açılmak istenen yeni bir siyasi cephede Azerbaycan sessiz kalmadı. Somut değer ise daha önemlidir: Bakü, Ankara’nın Tel Aviv’le doğrudan iletişiminin daraldığı bir dönemde kendi güvenilir kanalını kullanarak sürece etki etti.
Bu, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin klasik ikili ortaklık çerçevesini aştığını gösteriyor. İki ülke artık birbirlerinin diplomatik erişim alanlarını genişleten stratejik çarpanlar hâline geliyor.
Türkiye’nin NATO, Avrupa, Orta Doğu, Balkanlar ve Afrika’daki kapasitesi Azerbaycan’a alan açarken, Azerbaycan’ın İsrail, Güney Kafkasya, Orta Asya, Hazar havzası ve enerji diplomasisindeki ağırlığı Türkiye’nin manevra alanını büyütüyor. Türkiye Dışişleri Bakanlığı da ilişkilerin Şuşa Beyannamesi ile müttefiklik seviyesine yükseldiğini ve çok boyutlu stratejik nitelik taşıdığını resmî olarak kayda geçiriyor.
Buradaki en kıymetli unsur, Azerbaycan’ın girişimini Ankara’dan talimat alan bir ülke görüntüsü içinde yürütmemesidir. Bakü kendi tarih okuması, kendi barış vizyonu, kendi ulusal çıkarları ve müttefiklik sorumluluğu doğrultusunda hareket etti.
Bu bağımsız irade, atılan adımın değerini büyütüyor. Kardeşlik, iki başkentten birinin ötekini takip etmesi anlamına gelmez; iki egemen devletin aynı stratejik ufukta buluşması anlamına gelir.
İsrail açısından çıkarılması gereken ders nettir: Azerbaycan’la stratejik ortaklık tek yönlü bir ilişki olarak yönetilemez. Enerji, güvenlik ve bölgesel erişim alanlarında Bakü’nün sunduğu katkılardan yararlanırken Azerbaycan’ın temel hassasiyetlerini görmezden gelmek sürdürülebilir bir yaklaşım üretmez.
Azerbaycan, İsrail’e dostluğun sınırsız siyasi serbestlik anlamına gelmediğini hatırlattı. Ortaklık karşılıklı saygı, hassasiyet ve öngörü gerektirir. Türkiye’yi hedef alan tarih siyaseti, aynı zamanda Azerbaycan’ın ulusal hafızasına, müttefiklik hukukuna ve Güney Kafkasya barış vizyonuna temas eder.
Tel Aviv bu gerçeği hesaba katmadan attığı her adımda Bakü ile kurduğu stratejik sermayeyi riske sokar.
İsrail yönetiminin Azerbaycan tarafını sonuç hakkında bilgilendirdiğine ilişkin iddia ayrıca önem taşıyor. Bu, Bakü’nün itirazının kayda alındığını ve Tel Aviv’in ilişkiyi onarmaya ihtiyaç duyduğunu düşündürüyor.
Diplomatik dilde bazen geri adım ilan edilmez; gündem değişir, takvim ertelenir, dosya komisyona iner veya sessizce rafa kaldırılır. Büyük devletler çoğu kez yenilgiyi cümlelerle kabul etmez, prosedürle gösterir.
Biraz temkinli olmak gerekir. Sa’ar’ın ofisi kabine kararının geçerliliğini koruduğunu bildiriyor. Knesset yaz tatili sonrasında konu yeniden gündeme getirilebilir. İç siyasetteki dengeler, Türkiye-İsrail ilişkilerinin seyri ve Netanyahu-Sa’ar rekabeti dosyanın geleceğini etkileyebilir.
Bu nedenle Bakü’nün başarısını nihai kapanıştan çok, karar sürecini durduran ve siyasi maliyet hesabını değiştiren güçlü bir müdahale olarak değerlendirmek daha isabetlidir.
Bununla birlikte, diplomatik sonuç küçümsenemez. Bir kabine kararı parlamenter onaya ulaşamadı. Azerbaycan’ın itirazı İsrail iç siyasetindeki karar mekanizmasına girdi. Tel Aviv, Bakü’nün hassasiyetlerini hesaba katmak zorunda kaldı. Türkiye karşıtı bir siyasi hamlenin bedelsiz ilerleyemeyeceği görüldü.
Önümüzdeki dönemde İsrail aynı dosyayı yeniden açarsa artık başlangıç noktasına dönemeyecek. Azerbaycan kırmızı çizgisini ilan etti, diplomatik kapasitesini gösterdi ve ortaklığın sınırlarını çizdi.
Yeni bir girişim, bilinçli biçimde Azerbaycan’la gerilimi göze almak anlamına gelecektir. Bu da Knesset’teki sembolik bir oylamanın maliyetini enerji, güvenlik, bölgesel diyalog ve İsrail’in Müslüman dünyasındaki ilişkileri açısından çok daha ağır hâle getirir.
Bu olay Türkiye-Azerbaycan kardeşliğinin duygusal bir sloganın çok ötesine geçtiğini gösteren güçlü bir örnektir. Şuşa Beyannamesi’nin ruhu Tel Aviv’de diplomatik etkiye dönüşmüş; Bakü, sahip olduğu siyasi sermayeyi Türkiye’nin hassasiyetleri ve bölgesel barış adına kullanmıştır.
Azerbaycan bu süreçte İsrail’le köprüleri yakmadı, sesini etkisiz bir öfkeye teslim etmedi, kendi çıkarlarını da arka plana itmedi. Tam tersine, bütün diplomatik araçlarını ölçülü, soğukkanlı ve hedefe dönük biçimde seferber etti. Gücün en olgun hâli budur.
Bakü, Tel Aviv’e stratejik ortaklığın karşılıklı sorumluluk taşıdığını; Ankara’ya Şuşa Beyannamesi’nin canlı bir güvence sunduğunu; bölgeye ise tarihin siyasi silaha çevrilmesine izin vermeyeceğini gösterdi.
Kısacası, Azerbaycan Türkiye adına konuşmadı. Kendi devlet aklıyla, ortak tarih bilinciyle ve müttefiklik sorumluluğuyla hareket etti. Tam da bu nedenle sözü etkili oldu, müdahalesi sonuç üretti ve Tel Aviv’in hesabı değişti.
Prof.Dr. Aygün Attar"