Demokratlar Platformu
Genel Sekreteri Av. Yurdal Kılıçer
Şerif Mardin’in meşhur “merkez-çevre” paradigması kavramı ile Türkiye’deki siyasi kutuplaşmanın, modernleşmeci, Batıcı ve laik “merkez” ile geleneksel, dindar ve yerel “çevre” arasındaki çekişmeden kaynaklandığını söyler.
Tanzimat sonrası “Batılılaşıyoruz” diye yola çıkanların en büyük yanılgısı, Batı’yı o sömürgeci, kapitalist ve jeopolitik dinamikleriyle analiz etmek yerine, onu “kapıyı çalınca açılacak bir cennet” gibi görmeleriydi. Sonuç ne oldu? Batılılaşma bir kalkınma stratejisi değil, bürokratik elitlerin öncülüğünde yürütülen bir “kara düzen” toplumsal mühendislik projesine dönüştü. Devlet ile toplum arasına o devasa uçurumu kazıyan, işte bu zihin istilasıdır.
Şerif Mardin de, Niyazi Berkes de bu çarpık modernleş(tir)menin toplumda yaptığı “doku uyuşmazlığına” dikkat çekerek, “Batılılaşma paradoksunu” vurgusu ile modernleşmenin aslında devlet-toplum gerilimini daha da derinleştirdiğini ortaya koyarlar.
“Bu Ülke”nin değerli Mütefekkiri Rahmetli Cemil Meriç eserlerinde, Türk aydınının Batı’yı referans alarak kendi toplumuna yabancılaştığını ve “halka rağmen halk için” bir tutum sergilediğini yıllar önce dile getirmişti. Bu manada Türkiye’de kendine “aydın” diyen bir kesim var ki, bunlar toplumu anlamaya çalışmak yerine onu adeta bir laboratuvar faresi gibi yeniden tasarlamaya kalktılar. Halkla organik bir bağ kurmak yerine, bürokratik vesayetin çarklarına eklemlenmeyi tercih ettiler. Bu yüzden bizim siyasi tarihimiz, sınıfların kavgası değil; “halka rağmen halk için” diyen o kibirli jakoben zihniyet ile bu milletin öz taleplerinin kavgasıdır.
Türk solu, vesayetin ve bürokrasinin gayrimeşru çocuğudur. Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan sol, öyle işçi sınıfından, emekten falan doğmadı. Bu sol, Tanzimat’tan beri şekillenen o bürokrat-aydın elitizminin oluşturduğu bir ürünüdür ve Batı’daki gibi işçi sınıfı hareketlerinden beslenen bir toplumsal zeminde değil, devlet merkezli modernleşme projesinin entelektüel bir uzantısı olarak ortaya çıkmıştır.
Kendisini solcu, ilerici, aydın olarak pazarlayanların çoğunun aile geçmişine bakın; ya bürokratik elit, ya yüksek devlet görevlisi ya da o vesayetçi çarkın bir parçası olduklarını görürsünüz. Yani Türkiye’de kendini SOL olarak tanımlayan kamuoyu önünde solculuk oynayan çoğu kişi aslında Avrupa’daki gibi işçinin teriyle değil, devletin imkanlarıyla, “gardırop solculuğu” konforuyla semirmiştir.
Devleti bir modernleştirme ve Batılılaştırma kırbacı olarak kullanmayı hedefleyen elitist bürokratik/aydın kesim, milletin tarihsel, dini ve kültürel birikimini “yok edilmesi gereken bir engel” olarak gördü. Elbette araya sınıfsal soslar da eklediler ama asıl mesele her zaman bu milletin kültürel ve siyasal kimliğini kimin belirleyeceği meselesi olmuştur.
Türkiye’deki askerî darbeler de, öyle basit bir iktidar kavgası falan değildir. Bu darbeler, devletin ideolojik omurgasını belirleyen, kendini devletin sahibi sanan o jakoben ve elitist kesimin, kendi vesayet alanlarını koruma refleksidir. Darbeleri “rejim koruma” masallarıyla süsleyenler, aslında belirli bir siyasal hattın devlet üzerindeki hegemonyasını sürdürme derdindeydiler. Hele o kendilerine “solcu” diyenlerin darbeler karşısındaki o iştahlı ve destekleyici tutumu yok mu!! İşte Türk solu ile gerçek demokrasi arasındaki o aşılmaz uçurumun en büyük kanıtı olarak başlı başına Avrupa solu ile Türk solu arasındaki demokrasi ve çoğulculuk anlayışı arasındaki farkı net olarak ortaya koyar, zaten.
Tek parti döneminde şekillenen bürokratik-modernleşmeci elit anlayışı, çok partili hayata geçiş sonrasında da farklı biçimlerde etkisini sürdürmüştür. Tek parti döneminin o bürokratik-modernleşmeci elit anlayışı, bugün CHP’nin kurumsal kimliğinde yaşamaya devam ediyor. CHP’nin “ortanın solu” masalı aslında o eski vesayetçi geleneğin yeni döneme uydurulmuş halidir. CHP, tarihsel olarak devlet merkezli modernleşme geleneğinin kalesidir ve bu milletin öz değerleriyle kavgası hiç bitmemiştir. Bugün “gardırop solculuğundan” “müteahhit solculuğuna” evrilen bu yapı, hâlâ o eski vesayet günlerinin özlemiyle yanıp tutuşmaktadır. Bu manada CHP, adeta siyasi tarihimiz boyunca zaman makinesinde gezen vesayet odağı gibidir.
Velhasıl...
Türkiye’deki siyasal ayrışmaları anlamak için Avrupa’nın o eskimiş sağ-sol şablonlarını bir kenara bırakın. CHP’nin “sol” kimliği, bir sınıf siyaseti değil, Cumhuriyet’in devlet merkezli modernleşme geleneğinin bir maskesidir. “Sol” kavramını anlamak istiyorsanız, ideolojik süslere değil; o süslerin altındaki o karanlık, vesayetçi ve halka düşman köklere bakın.