Türkiye’de siyasetin önemli gündemleri arasında 20 ayı aşkın süredir devam edan ‘süreç’ var, Taraflar arasında sağlandığı söylenen mutabakata rağmen adımların tek taraflı atılması ve iktidarın yasal düzenlemelerde ayak diremesi, ‘resmi’ yanı olmayan ‘fiili’ bir düzleme kapatması, özellikle Kürt siyasal hareketi çevrelerinde ‘güven kaybı’ gibi kavramlarla değerlendiriliyor. Devlet Bahçeli’nin “umut hakkı” söylemini terk etmesi ve “mutlak butlan” kararı ile CHP genel merkezinin polis zoruyla boşaltılması, sürecin geleceğine yönelik soru işaretlerini de artırdı.
Tüm bu yaşananları DEM Parti Eş Genel Başkan Yardımcısı Tayip Temel ile konuştuk. Temel, “Barış sürecini anlamlı kılan tek şey, demokratik siyaset zemininin güçlenmesidir. Muhalefet partilerine dışarıdan yapılan her müdahale bu zemini çürütmeye dönüktür. Halkların barış umudu, iktidar hesaplarına ve seçim konjonktürüne feda edilemez. CHP, bütün yaşananlara rağmen bu sürecin sahiplerinden biri olmayı sürdürmelidir” dedi.Tüm bu gelişmeleri gazetemize değerlendiren DEM Parti Eş Genel Başkan Yardımcısı Tayip Temel, iktidarın yasal adım atmakta gecikmesini ve CHP’ye yönelik operasyonları eleştirirken, “Barış sürecini anlamlı kılan tek şey, demokratik siyaset zemininin güçlenmesidir. Muhalefet partilerine dışarıdan yapılan her müdahale bu zemini çürütmeye dönüktür. Halkların barış umudu, iktidar hesaplarına ve seçim konjonktürüne feda edilemez. CHP, bütün yaşananlara rağmen bu sürecin sahiplerinden biri olmayı sürdürmelidir” dedi.
"Süreçte donma yok, yeni bir takvim hazırlığı var"
Kamuoyunda iktidarın taahhüt ettiği yasal adımları atmaması üzerine yapılan “süreç dondu” yorumlarını ve sürecin mevcut aşamasını değerlendirerek sözlerine başlayan DEM Parti Eş Genel Başkan Yardımcısı Tayip Temel, tıkanıklık iddialarına karşı şunları dile getirdi: “Daha önce de parti olarak ifade ettik: Sürecin temposu zaman zaman düşebilir, zaman zaman artabilir. Ama günün sonunda şunu söyledik, bugün temponun düşeceği bir eşikte değiliz. Bölgesel gelişmeler, içerideki demokratik ihtiyaçlar ve toplumun barış beklentisi, durmayı değil hızlanmayı dayatıyor. DEM Parti penceresinden bakıldığında bu bir kopuş ya da donma hali değildir. Evet, aşılması gereken noktalar var. Ama gelinen aşamada şunu söyleyebilirim: Yeni bir takvim hazırlığı var. Gelişen tıkanıklıkları aşmaya dönük Sayın Öcalan’ın büyük gayret ve çabaları var.”
"Pratikte silahların bırakılması siyasi ve hukuki boyutun tanınmasını gerektirir"
Yaklaşık 1,5 yıl önce başlayan ve PKK’nin silah yakma dahil tek taraflı pek çok adım attığı sürecin kritik bir eşikte olduğunu belirten Temel, sürecin ısrarla yasasız ve resmiyetsiz fiili bir düzende yürütülmek istenmesinin barındırdığı riskleri ve 2013-2015 deneyimlerinin yarattığı hafızayı hatırlatarak hukuki güvencenin altını çizdi: “Bu sürecin en kritik eksikliği, henüz hukuki bir çerçeveye kavuşmamış olmasıdır. Bir sürecin gücü ve geleceği taşıdığı niyet veya söylemlerden çok, dayandığı hukuki zeminle belirlenir. Bunu en iyi Sayın Öcalan gördü. 27 Şubat çağrısının tam sonuna şu cümleyi ekledi: ‘Pratikte silahların bırakılması ve PKK’nin kendini feshi, siyasi ve hukuki boyutun tanınmasını gerektirir.’ Bu bir tesadüf değil, stratejik bir uyarıydı. Silahları bırakmak yetmez, bu adımın siyasi ve hukuki karşılığı olmalıdır. Hukuki zemini olmayan bir süreçte faaliyet yürütmek, kum üstüne ev inşa etmektir. Muhatap belirsizse sorumluluk da belirsizleşir, sorumluluk belirsizleşince süreç sahipsiz kalır. Sahipsiz kalan süreç ise siyasi ve jeopolitik krizde sarsılır. İstediğimiz şey basit: Hukukun güvencesi altında, muhatabı tanımlanmış, yol haritası belirlenmiş bir süreç. Bu formül barışa kapıları aralar.”
"Adım atmayanlar çözümün önüne bariyer koyuyor"
Nisan ayında Meclise gelmesi beklenen yasal çerçevenin hayata geçirilmemesini ve iki aya yakın süren İmralı tecridinin ardından bayram öncesi gerçekleştirilen son İmralı görüşmesini aktaran Temel, Abdullah Öcalan’ın bu gecikmelere ve yol haritasının uygulanmamasına yönelik eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi: “Sayın Abdullah Öcalan bugüne kadar yürüyen müzakereler neticesinde mutabık olunan noktalarda adım atılmamasını eleştiriyor. Bu durumun oluşmasında hem dış hem iç konjonktürel gelişmelerin ilgisinin olduğunu ifade ediyor. Bu konjonktürel gerekçeleri adım atmamanın gerekçesi yapanların esasında çözümün önüne bariyerler koyduğu tespitini yapıyor. Aslında İran başta olmak üzere bölgesel gelişmeler ve içerideki gelişmeler sürecin hızlanmasını ortaya koyan siyasal gerçeklikler olarak görülmelidir. Nitekim Sayın Öcalan’ın adım atılmamasıyla ilgili eleştirileri özelde iktidara ve Meclise genelde ise siyaset kurumunadır. Sadece iktidara bakan değil, siyasal alanın tüm dinamiklerine rol biçen ve siyaseti bu şekilde okuyan bir yaklaşımı söz konusu olduğu için genel siyaset kurumuna ve Meclise büyük önem atfetmektedir.”
"İmralı’da yeni bir formül ortaya kondu"
İmralı’da yapılan son görüşmede Öcalan’ın “Kaybedecek zamanımız yok, acele ediyoruz” çıkışına ve sunulan 1,5-2 aylık pratik adımları içeren taslak takvime dair ayrıntıları paylaşan Temel, bu süreçte Meclisin ve partilerinin üstleneceği rolü şu şekilde açıkladı: “Son İmralı görüşmesinde Sayın Öcalan’ın mevcut tıkanıklıkları ve gecikmeleri aşmaya dönük yeni bir formül ve yol haritası ortaya koyduğu doğrudur. Bu, sadece bir temenni değil; pratik adımları, sorumlulukları ve zaman hassasiyetini içeren bir yaklaşım olarak görülmelidir. Bu anlamda devlet cephesinin ilgilenmesi ve yerine getirmesi gereken hususlar var. Meclisin ve demokratik siyasetin kanuni çerçeve bakımından üstlenmesi gereken sorumluluklar var. Aynı şekilde Kürt siyasi hareketinin de tavır ve tutum belirlemesi gereken başlıklar bulunuyor. DEM Parti bu sürecin demokratik siyaset zeminindeki taşıyıcı gücüdür. Meclis ise yasal ve siyasal meşruiyetin ana adresidir. Yol haritasının detayları kamuoyuyla zamanı geldiğinde paylaşılacaktır. Ama şunu net ifade edebiliriz. Evet; zaman dar, sorumluluk büyüktür. Gerçekten de kaybedecek zaman yoktur.”
"Statüsüz bir çerçeve toplumu ikna etmez"
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Öcalan için statüsüzlüğü dayatan, süreci ise yalnızca tasfiyeyle sınırlandıran yeni yol haritasını da değerlendiren Temel, bu savrulmanın yarattığı risklere dikkat çekti: “Bahçeli’nin sürecin başından bu yana değerlendirmelerinde doğru ve önemli tespitler var. Bu hakkı teslim ediyoruz. 22 Ekim çıkışı, yıllardır kapalı duran bir kapıyı aralayan cesur bir hamleydi. Sayın Öcalan’a çağrı yapılması, siyasi bir açılım yapılması ve umut hakkının tanınmasını içeren çerçeve, çözüme giden yolun doğru yönlere işaret ediyordu. Ancak Türkgün gazetesindeki açıklamasına bakıyoruz: Türk-Kürt tarihsel ilişkilerinden söz edilmemesi, ‘umut hakkı’ yerini ‘tutukluluk halinin saklı kalması’na bırakması ciddi kaygı ve kuşkulara neden olmuştur. Sayın Öcalan’ın özgür çalışma ve iletişim koşullarına kavuşturulması ile sürecin başarıya ulaşması arasında doğrudan bir ilişki vardır. Bunu öznel bir kanaat olarak değil, dünya barış deneyimlerini ve saha gerçeklerini bilerek söylüyoruz. Umarım bu sözler kamuoyu hassasiyetini ölçmeye yönelik geçici bir duruştur. Çünkü eğer gerçekten öngörülen çözüm buysa kimliği yok sayılmış, statüsü belirsiz, muhatabı kısıtlanmış bir çerçeve ne Kürt kamuoyunu ne de demokratik çözüm isteyen geniş toplum kesimlerini ikna eder. Çözümü çevreleyen, sınırlayan, uzaklaştıran her adım eninde sonunda sürecin önünde engele dönüşür.”
"Halk toplantılarında barışa destek muazzam ancak soru işaretleri artıyor"
Sürecin başından beri birçok kentte düzenledikleri halk toplantılarından edindikleri izlenimleri ve sokaktaki halkın sürece yönelik beklentilerini de aktaran Temel, toplumsal mutabakatın gücüne vurgu yaptı: “27 Şubat Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ndan beri binlerce toplantı yaptık. Abartısız ifade ediyorum yüz binlerce insanla parti yetkililerimiz yüz yüze görüşme zemini örgütledi. Öncelikle bu tabloyu doğru okumak gerekiyor. DEM Parti tüm bileşenleri, dostları ve yol yürüdüğü yoldaşlarıyla, tüm emekçileriyle barışın ve demokratik bir Türkiye’nin inşasında büyük emekler vermektedir. Halkın barışa desteği muazzam derecede yüksektir. Ama iktidarın gerekli adımları atmadığı her gün destek erimese de güvenle ilgili soru işaretleri artıyor. İlkesel düzeyde barış toplumun içinde kök salmış, filizlenmiş durumda. Bunun pratik politikaya dönüşmesi siyasetin, fiili adımlarla ilerlemesi de öncelikle iktidarın sorumluluğundadır.”
"Biz günlük siyasetin güç ve seçim hesaplarına sıkışarak yol alamayız"
Kayyımların geri çekilmemesi, siyasi tutsakların bırakılmaması ve ana dilinde eğitim gibi adımların ertelenmesi nedeniyle sürecin iktidar tarafından seçime kadar araçsallaştırıldığı yönündeki yaygın eleştirileri de değerlendiren Temel, meseleye taktiksel değil tarihsel yaklaştıklarını söyledi: “Biz bu sürece iktidarın niyeti ya da olası taktik hesabı üzerinden bakmıyoruz. Çünkü ‘siyasal olan’ ile ‘siyaset’ aynı şey değildir. Günlük siyaset seçim takvimine, güç hesabına, taktiğe bakar. Siyasal olan ise stratejik momente, toplumun büyük tarihsel sorunlarına, barış ihtiyacına, halkların ortak geleceğine bakar. Biz tam da bu ayrımı gören bir yerden hareket ediyoruz. Elbette atılması gereken adımların gecikmesi toplumda kaygı yaratıyor. Ama biz karşı tarafın ajandası nedir, ne değildir tartışmasına sıkışarak yol alamayız. Kendi gücümüze, sahanın gerçekliğine ve Türkiye tarihinin en büyük siyasal meselesinin çözüm imkanına odaklanıyoruz. Bu süreçten beklentimiz de ona verdiğimiz anlam da nettir. Bu da demokratik çözüm, onurlu barış ve hukuki güvencedir. İktidarın ya da herhangi bir aktörün birçok hesabı olabilir. Fakat esas mesele, bu hesaplar toplumun barış beklentisiyle, demokrasinin doğasıyla ve Kürt meselesinin tarihsel ağırlığıyla uyuşacak mı, uyuşmayacak mı? Biz bu uyumu zorlamak için mücadele ediyoruz.”
"Balyozlu müdahaleler siyaset zeminini çürütmeye dönüktür, CHP sürecin sahibi olmalıdır"
Sözü Meclis komisyonu konusunda olumlu bir yerde duran Özgür Özel yönetimindeki CHP’ye yönelik “mutlak butlan” kararına ve genel merkezin kapısının balyozla kırılarak polis zoruyla boşaltılmasına getiren Temel, bu müdahalenin barış zeminini baltalamaya yönelik olduğunu ifade etti: “CHP’ye yönelik bu yargı kıskacını başından beri reddediyoruz, reddetmeye devam edeceğiz. Bir partinin genel merkezine balyozla girilmesinin, seçilmiş iradenin kapısına polis dayanmasının hiçbir hukuki kılıf ve siyasi gerekçesi olamaz. Şunu açıkça söyleyeyim: Barış sürecini anlamlı kılan tek şey, demokratik siyaset zemininin güçlenmesidir. Muhalefet partilerine dışarıdan yapılan her müdahale bu zemini çürütmeye dönüktür. Halkların barış umudu, iktidar hesaplarına ve seçim konjonktürüne feda edilemez. İktidarın bu süreçten siyasi kazanım elde etme isteği anlaşılır olabilir ama süreci bu hesapların gölgesinde şekillendirme eğilimine girmesi doğru olmaz. CHP, bütün yaşananlara rağmen bu sürecin sahiplerinden biri olmayı sürdürmelidir. Çünkü demokratik dönüşüm olmadan barış da olmaz, kalıcı barış olmadan da kimsenin siyaset yapma hakkı güvende olmaz. Türkiye’nin yüz yıllık meselesini çözerken herkesi aynı hat üzerinde tutmak zorundayız: Barışın, demokrasinin ve halk iradesinin arkasında.”
"Otoriter yönelimlerin panzehiri barışı daha fazla sahiplenmektir"
Ana muhalefete yönelik yargı operasyonları ile barış sürecinin eş zamanlı yürümesinin yarattığı paradoksa değinen ve bu baskıların aşılmasında sürecin üstlenebileceği rolü tarif eden Temel, muhalefete çağrısını yineledi: “Barış ve Demokratik Toplum Süreci devam ederken ana muhalefete yargı üzerinden müdahale ve siyasal alanın yeniden dizayn edilmek istenmesinin bir paradoks yarattığını görüyor ve bunu dillendiriyoruz. Barışın nihai hedefi demokratik bir rejim ve demokratik toplum inşa etmektir. Dolayısıyla muhalefete dönük her türlü basınç bizim nihai hedefe ulaşmamızı geciktirmektedir. Muhalefete ve CHP’ye çağrımız şudur: Otoriter yönelimlerin panzehiri demokrasiye daha fazla sahip çıkmak, barışı daha fazla sahiplenmektir. Bu sebeple demokrasi ve barış mücadelesi ve müzakeresi birlikte yürüyebilmelidir. Bizler de demokrasi ve barış için toplumsal destek ve demokratik meşruiyeti her gün daha fazla büyütebilmeliyiz.”
"İşçiler, kadınlar ve sosyalistler sürecin merkezindedir"
Son olarak, sürecin kapalı kapılar ardında yürütüldüğüne dair sosyalistlerden ve kitle örgütlerinden gelen eleştirilere değinen Tayip Temel, müzakere mahremiyeti ile toplumsal şeffaflık arasındaki hassas dengeye vurgu yaparak işçi, emekçi ve kadınların bu barışın kurucu öznesi olduğunu belirterek sözlerini tamamladı: “Barış süreçlerinde iki şey aynı anda gerekir. Bunlar nedir? Toplumsal meşruiyet ve müzakere ciddiyetidir. Taraflar arasındaki iletişim kanalları doğru kurulursa toplumun güveni büyür; yanlış ya da zayıf kurulursa belirsizlik artar, siyaset daralır, kutuplaştırma güçlenir. 1 Ekim 2024’ten bu yana süreç çok zorlu eşiklerden geçti. Kamuoyunun bildiği ve bilmediği birçok badire sabırla aşıldı. Bugün hâlâ bu zeminin korunuyor olması, Türkiye için büyük bir imkan olduğu kanısındayım. Elbette bilgi eksikliği hem samimi kaygıları hem de kötü niyetli manipülasyonları büyütebilir. Ama geçmiş deneyimler ve dünya örnekleri bize şunu gösteriyor: Barış, her başlığın aynı anda kamuoyuna açıldığı bir süreç değildir. Zamanı, zemini ve muhatabı doğru kurulmak zorundadır. Birçok çatışma ve çözüm deneyiminde de benzer biçimde, ‘bütün üzerinde uzlaşılmadan parçalar kesinleşmiş sayılmaz’ ilkesi masayı koruyan temel kurallardan biriydi. Biz ilkelerde şeffafız; fakat görüşme mahremiyeti ile toplumsal şeffaflık arasındaki hassas dengeyi de gözetmek gerekiyor. Elbette bu süreç yalnızca siyasi aktörlerin süreci değildir. İşçinin, emekçinin, kadının, gencin, sosyalistlerin, demokratik kitle örgütlerinin sürecidir. Çünkü bugün barışı konuşabiliyorsak, bu halkların, kadınların, emekçilerin ve demokrasi güçlerinin yıllara yayılan kolektif mücadelesi ve ödediği bedeller sayesindedir. Dolayısıyla medya, akademi, yapılar ve sosyalistler bu sürecin dışında değil, tam merkezindedir. Barışın toplumsallaşması, ancak onların kendi talepleriyle, kendi dilleriyle bu sürece omuz vermesiyle mümkündür. Çünkü masada imzalanan barışı sokakta, fabrikada, üniversitede ve evde yaşatacak olan onlardır.”