Ana içeriğe geç

Saray kafesindeki özgür ruh: İmparatoriçe Sisi

Viyana’nın Hofburg Sarayı’nda yürürken kristal avizeler ve altın aynalar arasında bir hikâye sizi izler. Bu, Avrupa tarihinin en ünlü imparatoriçesi Elisabeth’in, herkesin bildiği adıyla Sisi’nin hikâyesidir.

Saray kafesindeki özgür ruh: İmparatoriçe Sisi
Yeniçağ
16

Müzede sergilenen elbiselerin ve takıların arkasında aslında tek bir şey vardır:

Özgürlük arayışı ve saray hayatına karşı duyulan derin bir isyan. Hofburg’un uzun koridorlarında her adım attığınızda, bu kadının burada ne kadar yabancı hissettiğini sezinliyorsunuz. Evet, gerçekten bunu o kadar hissettim ki sarayın içinde adımlarımı yavaş yavaş atarken. Duvarlar resmen konuşabilseydi, size altın çerçeveli tablolar ve kadife perdeler ardında saklanan bir yalnızlığı anlatırlardı… Sisi, Bavyera’nın kırlarında büyümüş, doğayı seven bir genç kızken Habsburg Sarayı’nın katı protokolüne henüz 16 yaşında adım attı. Sabahın erken saatlerinden geceye kadar her hareketi belirlenmiş, her sözü denetlenmiş bir hayat onu bekliyordu. Kimlerle konuşacağı, nasıl oturacağı, ne giyeceği; bunların hepsi önceden kararlaştırılmıştı. Viyana hiçbir zaman onun yeri olmadı. Saray ondan mükemmel bir eş ve temsil figürü olmasını beklerken, o at binmeye, şiir yazmaya ve yalnız kalmaya sığındı. Müzede bir cam kapının üzerindeki yazıt bu isyanı çarpıcı biçimde özetler:

“Endlich kann Titania fliehen” — “Sonunda Titania kaçabilir.”

Shakespeare’in Yaz Gecesi Rüyası’ndaki peri kraliçesine yapılan bu gönderme tesadüf değildir. Sisi de tıpkı Titania gibi kendine dayatılan dünyaya ait hissetmiyordu; özgür, evcilleştirilemeyen ve hep biraz ulaşılamaz biriydi.

Sisi'nin oval çerçeveli gençlik portresi — dantel duvak ve taçla

Müzede cam fanusun içindeki büyük dantel elbise ile duvardaki oval gençlik portresi bu kaçışın görsel kanıtıdır. Dantel duvak, taç ve açık omuzlarla resmedilen bu portre, dünyaya sunulan Sisi’dir: kusursuz ve ulaşılamaz. Resme baktığınızda önce güzelliği görürsünüz; ardından o bakışı fark edersiniz. Ne mutlu ne de mutsuz, tam olarak orada değil gibi bir bakış. Fakat elbiseye eşlik eden kendi şiirinden alınan dize gerçeği ele verir: “Keşke beni özgürlüğe götürecek o yoldan hiç ayrılmasaydım, keşke kibrin geniş caddelerinde hiç kaybolmasaydım.” Bu dizeler bir imparatoriçenin değil, sıkışıp kalmış bir insanın sözleridir.

Sisi'nin dantel balo elbisesi

Bu güzellik tutkusu yalnızca bir kibir meselesi değildi. Kontrol edemediği bir imparatorlukta, kontrol edebildiği tek şey kendi bedeniydi. Beli 50 santimetrenin altında tutmak için yıllarca sıkı korse giyen, her sabah saatlerce saçlarını tararken tartılan, saçından dökülen her teli saydıran bir kadından söz ediyoruz. Sisi, döneminin kadınları için alışılmadık bir biçimde düzenli spora ve ağırlık antrenmanına da fazlasıyla düşkündü; Hofburg’daki dairesinde kurdurduğu özel spor odasında halka ve ağırlıklarla çalışırdı. Bu bir güzellik ritüeli değil, neredeyse bir ceza protokolüydü. Son nedimesi Kontess Irma Sztáray’ın aktardığına göre Sisi’nin yemek alışkanlıkları da bir o kadar sıra dışıydı. Saat dokuzda yediği kahvaltısı çay veya süt, tereyağı, yumurta ve soğuk etten oluşurdu. Akşam yemeğinde kızartma, sebze ve dondurma yerdi; bu tatlıya özellikle düşkündü. Sağlık amaçlı kaplıcalara gittiğinde sıkı diyetler uygular, kimi zaman yalnızca meyve ya da sütle geçirdiği günler olurdu. Bugün bu alışkanlıklara bakıldığında, bir imparatoriçenin değil; saray hayatının baskısı altında kendi üzerinde tam kontrol arayışına girmiş yorgun bir insanın tablosu çıkıyor karşımıza.

Oğlu Veliaht Prens Rudolf’un 1889’daki trajik ölümünün ardından Sisi, ömrünün sonuna kadar siyah giymekten vazgeçmedi. Bu yas yalnızca bir oğul kaybının acısı değildi; aynı zamanda saraydan, toplumdan ve dünyanın beklentilerinden çekilişinin de simgesiydi. Yüzünü dünyadan gizlediği siyah yelpazesi ise sadece bir aksesuar değil, sarayın meraklı bakışlarına karşı çekilmiş bir perdeydi. Yaşlandıkça yüzünü tüllerle örttü; dünyanın onu hep genç ve özgür haliyle hatırlamasını istiyordu sanki. Müzede bu döneme ayrılmış köşede durup o siyah eşyalara bakarken, şunu düşünmeden edemiyorsunuz: Bu kadın, hayatının büyük bölümünü görünmez olmaya çalışarak geçirdi. Bitmek bilmeyen seyahatleri de bu huzursuzluğun bir yansımasıydı. Sürekli hareket halindeydi; Viyana’dan, saraydan ve belki de kendinden kaçıyordu.

Bu kaçışın entelektüel bir boyutu da vardı. Yunan dili, kültürü ve mitolojisine derin bir hayranlık duyan Sisi, hem Antik hem de Modern Yunanca öğrendi. O dönemde bir kadının, üstelik bir imparatoriçenin iki farklı Yunanca lehçesinde okuyup yazabilmesi son derece sıra dışıydı. 1888’de Korfu Adası’nda Achilleion adını verdiği bir köşk yaptırdı. Antik üslupta döşenmiş bu mekân, saray protokolünden uzaklaşabildiği nadir sığınaklardan biriydi. Achilleion’u yalnızca bir tatil köşkü olarak değil, onun kendi elleriyle yarattığı tek dünya olarak okumak gerekir. Mobilyalarını kendisi seçti, sanat eserlerini kendisi belirledi, bahçesini kendisi tasarladı. Belki de hayatında gerçekten söz sahibi olabildiği tek yerdi orası.

Hofburg'un görkemli yemek salonu — Murano avizesi ve kırmızı kadife sandalyelerHofburg'un kırmızı salonu — altın varaklı koltuklar ve beyaz mermer heykel

Bugün Hofburg’da korunan kırmızı kadife sandalyeli yemek salonu, altın kenarlı çalışma masası, kristal mürekkep hokkası ve pencereden görünen avlu; Sisi’nin bu odalarda gerçekten yaşadığını, bu masada şiirler yazdığını, bu pencereden dışarıya özlemle baktığını hatırlatıyor. O görkemli yemek salonunda kristal kadehlerin ve altın şamdanların arasında uzanan sofraya bakıyorsunuz; onlarca kişilik bu masada Sisi’nin ne kadar yalnız hissetmiş olduğunu düşünüyorsunuz. Çalışma odasındaki masanın üzerindeki mürekkep hokkası ve mum şamdanları ise başka bir Sisi’yi anlatıyor: Gece saatlerinde, saray uyurken, tek başına kalemini eline alan ve kâğıda döktüğü dizelerle nefes alan birini. Tüm bu ihtişam, onun ruhundaki boşluğu doldurmaya yetmemişti.

Sisi'nin çalışma odası — şiirlerini yazdığı altın kenarlı masaÇalışma odasının penceresinden Hofburg avlusu

Sisi’nin hayatı, seyahatlerle geçen bir kaçış hikâyesidir. Viyana’dan, saraydan, beklentilerden kaçış… Bu huzursuz arayış, trajik bir şekilde Cenevre Gölü kıyısında, bir suikastçının eliyle son buldu. Bugün Viyana’da onun anısını gezerken anlıyoruz ki Sisi, tacıyla değil, o taca karşı verdiği mücadeleyle ölümsüzleşti. O, ait olmadığı bir yüzyıla doğmuş, kendi yalnızlığının kraliçesi olmayı seçmiş modern bir kadındı. Ve arkasında, saray duvarlarında hâlâ yankılanan hüzünlü bir iz bıraktı.

Hofburg Sarayı, Viyana — Sisi Müzesi

Kaynağa Git

İlgili Haberler