Gonca Kocabaş / Milliyet.com.tr - Uzun yıllar kurumsal eğitim, stratejik danışmanlık ve girişimcilik alanlarında çalışan Furkan Eyikul, kariyerinin zirvesindeyken radikal bir karar aldı. Şehir hayatının yoğun temposunu geride bırakan Eyikul, Muğla'nın kırsalında kurduğu kerpiç evde doğayla uyumlu bir yaşamı deneyimlemeye başladı. Bugün sosyal medya üzerinden sürdürülebilir yaşam pratiklerini paylaşan Eyikul'un en dikkat çekici uygulamalarından biri ise mutfaktan çıkan gri suyu yeniden değerlendirmesi. Furkan, dışarıdan bakıldığında başarılı görünen şehir yaşamının kendisinde ciddi bir özgürlük eksikliği yarattığını söylüyor. Yıllardır doğayla iç içe vakit geçirdiğini belirten girişimci, çalışma modelini tamamen uzaktan yürütmeye başladıktan sonra kırsal yaşama geçiş kararını hayata geçirdi.
Kurumsal hayatla ve onun getirdiği dinamiklerle üniversitede okurken Türkiye’nin en büyük tur operatöründe çalışarak tanıştı. Bu süreç ona organizasyon yapılarını gözlemleme şansı verdi. 2014 yılına gelindiğinde bu deneyimlerini bir adım öteye taşıyarak; kurumsal eğitimleri ve iş süreçlerini, çalışanı merkeze alarak oyunlaştırma odaklı hale getiren bir şirket kurdu. Dünyadaki modern organizasyonların kullandığı çevik ve topluluk odaklı yöntemleri bizzat sahada test etme ve uygulama fırsatı bulduğunu dile getiren Eyikul, 2019'da yönünü biraz daha kolektif yapılara çevirdi ve toplulukların yaratıcı, üretken ve barışçıl potansiyellerini hayata geçirmeyi hedefleyen bir inovasyon platformunun kurucu ortaklığını üstlendi. Bu yolculuk boyunca aynı zamanda Türkiye’nin önde gelen kurumlarına stratejik yönetim danışmanlığı yaptı. Eş zamanlı olarak da start-up ekosisteminin içinde yer alıp erken aşama girişimleri destekledi. Şuan Muğla’da kerpiç bir evde, su şebekesinden bağımsız ekolojik bir yaşamı deneyimliyor ve sosyal medyaya içerik üretiyor.
‘KIŞ BOYUNCA YAĞMUR SULARINI DEPOLUYORUZ’
‘Dışarıdan bakıldığında kendi sevdiği işi yapan, başarılı bir profil görünüyor olsa da bu yoğun temponun içinde beni derinden rahatsız eden büyük bir paradoks vardı. O da fiziksel özgürlüğümün olmaması’ diyen Furkan, “Hatta bazen ‘Bir şirkette sigortalı çalışan olsaydım, belki de bu girişimcilik stresini yaşamaz, kendime daha fazla zaman ayırırdım’ diye düşündüğüm anlar oluyordu. Öte yandan, 2014 yılından beri düzenli olarak kamp yapan, yeni coğrafyalar keşfetmeyi seven, doğada derin bir huzur ve anlam bulan biriydim. İçimdeki bu doğa sevgisi ile iş hayatımın yarattığı sıkışmışlık hissi, beni radikal bir dönüşüme zorladı. Geçtiğimiz yıllarda tüm çalışma modelimi tamamen uzaktan ortama taşıdım, müşterilerimi ve projelerimi bu özgürlüğe göre seçmeye başladım. Sonuç odaklı bir kültürün içerisinde yaşıyoruz ancak her sonuç için bir süreç yaşanıyor. Doğanın kendi döngülerinden hem ilham alıyorum hem de işimle ilgili anlamlı bir derinliğe ulaştığımı düşünüyorum” şeklinde konuştu.
Şu an yaşadığı bölgenin, oldukça kurak bir iklime sahip olduğunu dile getiren Furkan, “Aslında bu coğrafyanın geçmişine dönüp baktığımızda, suyun her dönem en hayati mesele olduğunu çok net görebiliyoruz. Çevredeki geçmiş dönem kalıntılarını incelediğinizde, karşınıza çok fazla sayıda sarnıç çıkar. Hatta günümüzde hala yapısı hiç bozulmamış, zamana meydan okuyan yüzlerce sarnıç bulunuyor. Bu tarihi doku, bize bu topraklarda suyun her damlasının geçmişte de ne kadar büyük bir titizlikle korunduğunu gösteren en büyük kanıt. Bugün bölgedeki yeraltı su kaynakları ortalama 150 metre derinlikte yer alıyor. Bu derinlikteki bir suyu yüzeye çıkarmak hem teknik ve enerjisel olarak çok maliyetli, hem de yeraltı kaynaklarını tüketmenin gelecek nesillerin yaşam hakkını gasp etmek ve bölgedeki ekolojik dengenin bozulmasına yol açmak gibi ciddi riskleri var. İşte bu sürdürülemez döngünün bir parçası olmamak adına, yeraltı suyunu kullanmayı tercih etmiyoruz. Bu gerçeklikle yüzleşince, su yönetimimizi planlamak için ilk olarak yağmur suyu hasadı yapmaya ve yağmur sularını biriktirmeye başladık” dedi ve ekledi:
‘EN AZ 50 LİTREYLE SULAMAM GEREKEN BOSTAN İÇİN EKSTRA SU HARCAMIYORUM’
‘Bu sistemi hayata geçirmek için herhangi bir eğitime katılmadım ancak arka planda derinlemesine bir araştırma süreci yürüttüm’diyen Furkan, “Benim için bu konudaki en kadim bilgi, aslında yüzyıllardır bu coğrafyada yaşayan bölge yerlilerinde saklıydı. Geçmişten günümüze bu topraklarda suyu nasıl yönettikleri, kıtlıkla nasıl baş ettikleri üzerine sohbet ettim. Onların ‘Büyüklerimiz hep böyle yaparmış’ diye başlayan o mütevazı cümlelerinin altında, aslında doğayla uyumlanmış altın değerinde pratik bilgiler yatıyor. İşin asıl büyüleyici kısmı şu ki; bu deneyimlerin, bu yerel bilgilerin çoğu internet dünyasında yok ya da varsa bile bulmak için çok derin ekolojik araştırmalar yapmak, doğru anahtar kelimeleri aramak gerekiyor. Gri su dönüşümü için uygulanan pek çok farklı teknik, makineleşmiş sistem ve endüstriyel yöntem var. Ancak karmaşık teknolojilere bağımlı olmak yerine doğanın kendi sadeliğini kullanmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden farklı yöntemlerin arasından, ‘en az eforla en yüksek faydayı’ sağlayabileceğim, doğaya ve bana en az yük olacak ekolojik yöntemleri seçip denemeye başladım. Kızılçam kabuğu, çakıl ve aktif kömür üçlüsüne ulaşmam tam olarak bu arayışın bir sonucu oldu. Şehir dışından endüstriyel filtre malzemesi getirtmek, kurmaya çalıştığım sürdürülebilir yaşamın karbon ayak izine tamamen ters düşerdi. Kızılçam kabuğu, çakıl ve aktif kömür benim için bu coğrafyada en ulaşılabilir, en yerel ve dolayısıyla en sürdürülebilir maddelerdi” ifadelerini kullandı.
‘Bizim buradaki ana bakış açımız, öncelikle su tüketimiyle ilgili kökleşmiş şehirli alışkanlıklarımızı kökten değiştirerek toplam tüketimi olabildiğince aşağı çekmek’diyen Furkan, “Evsel yaşamda duş, tuvalet, çamaşır, bulaşık yıkama, bahçe sulama ve genel temizlik gibi alanlar suyun en hoyratça ve en çok tüketildiği noktalar. Bu kritik noktalarda doğrudan tasarrufa gitmek, işin temel felsefesini oluşturuyor. Örneğin mutfak özelinde incelediğimizde, en çok suyun bulaşık yıkarken harcandığını görürsünüz. Biz bu döngüyü kırmak için çok basit ama etkili yöntemler uyguluyoruz; gün içinde her su içtiğimizde yeni bir bardak kirletip bulaşık yığınları yaratmak yerine, herkes kendi termosunu kullanıyor. Böylece hem yıkanacak bulaşık sayısı azalıyor hem de sadece bu küçük alışkanlıkla bile devasa bir su tasarruf kalemi yaratmış oluyoruz. Kısacası, suyu arıtmaya çalışmadan önce, o su döngüsünü mümkün olduğunca en baştan ‘az su kullanacak’ şekilde tasarlamak işin asıl sırrı. Devamında ise mutfaktan çıkan ve normal şartlarda kanalizasyona gidip ziyan olacak o ‘atık su’ devreye giriyor. Kurduğumuz filtreleme sisteminden süzülerek geçen bu gri suyu, bahçemizde kurduğumuz 3 metrekarelik ufak bir bostana yönlendiriyorum. Böylece evsel atık olarak görülen bir suyu, biyolojik olarak güvenli bir şekilde yeniden sisteme dahil etmiş oluyoruz. Bu pratik hamle sayesinde, normal şartlarda her gün en az 50 litre suyla sulamam gereken bir bostanı ekstra su harcamadan sulamış oluyoruz. Bu da yılda ortalama 18.250 litre su tasarrufu demek” dedi ve ekledi:
‘ÇAMAŞIR VE BULAŞIK MAKİNESİNİ SADECE GÜNEŞLİ HAVALARDA ÇALIŞTIRIYORUM’
Gri su kullanımında dikkat edilmesi gereken en önemli noktaları sorduğumuz Furkan, “Birincisi, mutfaktan çıkan suyun daha sisteme girmeden önce, yani kaynağında mümkün olan en az kimyasalla, en zehirsiz haliyle çıkmasını sağlamaktır; çünkü yoğun sülfat, fosfat ve paraben içeren endüstriyel bulaşık deterjanları kullanıldığında bu yoğun kimyasal yükü doğal filtreleme katmanlarıyla tamamen arıtmak neredeyse imkansız hale gelir, bu yüzden biz evimizde ya içeriğinin tamamen temiz ve doğayla uyumlu olduğunu bildiğimiz bitkisel deterjanları satın alıyoruz ya da fırsat buldukça kendi doğal temizleyicilerimizi üretiyoruz. Dikkat edilmesi gereken ikinci kritik konu ise filtre katmanlarını hızla tıkayarak sistemin oksijen almasını engelleyen atık yağlardır; bu nedenle lavabomuza kesinlikle tek bir damla bile atık yağ dökmüyor, bunları ayrı bir kapta biriktirip geri dönüşüm tesislerine ulaştırıyoruz ki aslında bu iki hassas yaklaşım, sadece bizim gibi kırsalda yaşayanların değil, şehirlerdeki apartman dairelerinde yaşayan herkesin uygulaması gereken evrensel bir sorumluluk olmalı. Lavabodan akıp giden deterjanlı, yağlı atık suların da merkezi arıtma tesislerinden geçerek nihayetinde denizlerimize gidiyor” ifadelerine yer verdi.
Şehirden kırsala göç ettiğinde hayatındaki en büyük değişimin zaman algısının saatlerden çıkıp tamamen ‘güneşe göre yaşamaya’ evrilmesi olduğuna değinen Furkan, “Burada şebekeden bağımsız yaşıyor ve elektriğimi güneş panellerinden üretiyorum. İlk başlarda temiz enerji kullanmanın rahatlığını yaşarken, zamanla geceleri enerji sağlayan akülerin performansının düştüğünü fark ettim. Sürekli yeni akü alıp değiştirmek pratik bir çözüm gibi görünse de bu durum doğaya son derece zehirli kimyasal atıklar bırakmak anlamına geliyor. Bu sorunu çözmek için teknolojiyi kendime uydurmak yerine, yaşamımı doğanın ritmine göre yeniden tasarladım. Artık çamaşır, bulaşık makinesi veya su ısıtıcısı gibi yüksek enerji tüketen tüm cihazları sadece gökyüzünde güneş varken çalıştırıyorum. Böylece üretilen elektrik akülere uğramadan doğrudan sisteme akıyor ve akülerin ömrü katbekat uzuyor. Şehirdeki 24 saat kesintisiz ve fütursuzca tüketim alışkanlığının yerini, burada bulutlu günlerde planlarını erteleyen ama doğaya en az yükü bırakan bir ritim aldı” şeklinde konuştu.
‘DUŞTA ISINMASINI BEKLERKEN BOŞA GİDEN SU BUGÜN İÇİMİ SIZLATIYOR’
‘Geriye dönüp baktığımda, şehir hayatının konforlu uyuşukluğu içinde en çok suyu fütursuzca harcadığımı görüyorum’ diyen Furkan, “Duşa girdiğimde suyun ısınmasını beklerken litrelerce tertemiz suyun lavabodan boşa akıp gitmesi ve bunu o zamanlar hiç fark etmemiş olmam bugün içimi sızlatıyor. Benzer şekilde, şehir dinamiklerinin bizi zorladığı kıyafet satın alma çılgınlığı ile mobil uygulamalardan hazır yemek siparişi vermek de büyük birer kaynak ve maliyet israfıymış. Şehirde sürekli 'yeni' görünmek bir zorunluluk gibi hissettirilirken, köyde eski kıyafetlerle rahatça dolaştığınızda kimse bunu garipsemiyor. Kırsalda üretim süreçlerine şahit olunca, ihtiyacın ötesindeki her harcamanın aslında dünyayı tüketen birer israf nesnesi olduğunu anladım. Kırsala geçince değerini çok daha iyi anladığım diğer kritik kaynak israflarını ise artık şu şekilde söyleyebiliyorum: Şehirdeyken trafikte harcanan saatlerin ne büyük bir zaman kaybı olduğunu fark ettiğim için, şimdi İstanbul'a gittiğimde tamamen toplu taşımayı tercih ediyorum. Şehirde buzdolabının arkasında bozulan her sebzeyle yaptığımız gıda israfına da burada son verdim; artık mutfağımızda çürüyen her şey komposta gidiyor, orada dönüşerek tekrar toprağa karışıyor ve toprağı zenginleştiriyor. Şebekeye bağlıyken gözümüze batmayan, cihazların prizdeki o sinsi kırmızı stand-by ışıklarının bile elektriği güneşten depoladığınız off-grid bir hayatta ne kadar büyük bir kaynak emdiğini fark ediyorsunuz. En önemlisi de şehirdeki 24 saatlik kesintisiz arka plan gürültüsünü baskılamak için aslında kendi zihinsel enerjimizi ve iç huzurumuzu, yani sessizliğimizi ne kadar çok israf ettiğimizi buradaki mutlak sessizlikte keşfettim” dedi ve sözlerini şöyle sonlandırdı: