Türkiye’de sermayenin ucuz iş gücü ihtiyacı bugün “esnek çalışma modelleri” ve “aileyi güçlendirme” projeleri adı altında devlet tarafından uyum içinde ilerliyor. Kadın istihdamını artırma söylemiyle pazarlanan bu modeller, kadınları sendikasız ve güvencesiz bir yedek iş gücü ordusuna dönüştürüyor. Ücretlerdeki erimenin doğal bir ekonomik süreç değil, sermayenin bilinçli tercihi olduğunun altını çizen Prof. Dr. Gamze Yücesan ile kadınların satın alma gücü erirken ücretlere ara zam talebinin neden hem ekonomik hem de siyasal bir mücadele başlığı olduğunu konuştuk.
Asgari ücretliler ülkesinde kadın olmak
Son yıllarda ücretlerin sürekli eridiği gerçeğiyle karşı karşıyayız. Özellikle kadınların asgari ücret ve altında ücretlerle çalışmasına dair nasıl bir tablo ile karşı karşıyayız? Bu sene ücretlere ara zam yapılmayacağı da açıklandı. Sizce ücretler açısından kadın işçiler için ara zam neden hayati bir yerde duruyor?
Ücretler, kadın işçiler için emek sömürüsünün en çıplak göründüğü alan hiç kuşkusuz. Hep vurguluyoruz: Bugün ücretlerde yaşanan erime, enflasyonun doğal sonucu değildir. Sermayenin tercih ettiği bölüşüm rejiminin sonucudur. Hükümet enflasyonla mücadele adı altında ücretleri baskılıyor, bunun bedelini ise işçi sınıfı ödüyor.
DİSK-AR’ın hafta başında yayımlanan ‘işçi sınıfının geçim krizi raporu’nun ortaya koyduğu gibi Türkiye artık bir asgari ücretliler ülkesidir. Asgari ücret, istisnai bir taban ücret olmaktan çıkmış, milyonlarca işçi için fiili ücret düzeyine dönüşmüştür. Daha da vahimi, 2026 yılı asgari ücreti belirlendiği gün açlık sınırının altında kalmış, bugün ise yoksulluk sınırının yalnızca dörtte biri düzeyindedir.
Kadınlar ise bu sürecin en ağır sonuçlarını yaşıyorlar. Çünkü onlar daha ucuz ve daha güvencesiz koşullarda çalışıyorlar. Kadınlar düşük ücretli sektörlerde yoğunlaşırken aynı zamanda yeniden üretimi de gerçekleştiriyorlar. Dolayısıyla ücretlerdeki her erime, kadın işçiler için hem satın alma gücünün azalması hem de yeniden üretiminin krize girmesi anlamına geliyor.
Bu koşullarda ara zam kadın işçiler için ekonomik ve siyasal bir taleptir. Kadın emekçilerin satın alma gücü her ay erirken ücretin yılda bir kez belirlenmesi, ücretlerin enflasyon karşısında bilinçli biçimde eritilmesidir. Yüksek enflasyon dönemlerinde ücretlerin yılda birden fazla güncellenmesi, emekçilerin yaşamını sürdürebilmesi için zorunludur.
Bu koşullarda ara zam kadın işçiler için hayati bir taleptir. Çünkü ara zam yapılmadığında enflasyon kadın işçinin sofrasından, çocuğunun beslenmesinden, kirasından, ulaşımından, sağlık hakkından çalıyor. Ara zammın yapılmaması, kadınların yaşam hakkına, bağımsız yaşama olanağına ve şiddetten uzaklaşma gücüne de saldırıdır.
Esnek çalışma sermayenin kâr oranını artırır
Özellikle belirli alanlarda, devlet kadın işçi ve emekçilere esnek çalışma modellerinin propagandasını yapıyor. Bu formatlar ve projeler geçtiğimiz yazdan bu yana Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı eliyle çok daha yaygınlaşmış durumda. Sizce bu programlar ve bu çalışma biçiminin kadınlara ve öte taraftan patronlara nasıl etkisi oluyor?
Esnek çalışma yıllardır “Kadın istihdamını artırıyoruz”, “kadın dostu istihdam” söylemleriyle meşrulaştırılıyor. Burada esas soru kadınların nasıl çalıştığıdır. Esnek çalışma modeli, kadın emeğini gerektiğinde işe çağrılan, gerektiğinde eve gönderilen, sendikal örgütlenme olanakları sınırlandırılmış, kıdem hakları aşındırılmış ve düşük ücretlerle istihdam edilen güvencesiz emek rejimine mahkum ediyor.
Son dönemde Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının “aileyi güçlendirme”, “iş-aile yaşamı dengesi” ve “esnek çalışma” adları altında yürüttüğü politikalar da bu yaklaşımın önemli bir parçası. Bu programlar, bakım hizmetlerini kamusal bir hak olarak yaygınlaştırmak yerine çocuk, yaşlı ve hasta bakımını yeniden kadınların doğal sorumluluğu olarak tanımlıyor. Kadınlardan ücretli emek ile ücretsiz bakım emeğini aynı anda yürütmeleri bekleniyor.
Esnek çalışmayla sermaye iş gücü maliyetini düşürürken, devlet de bakım krizini kamusal kreşler, yaşlı bakım hizmetleri ve sosyal politikalarla çözmek yerine kadınların omuzlarına yüklüyor. Esnek çalışma modeliyle yaygınlaşan güvencesiz, parçalı ve örgütsüz çalışma kadınların özgürleşmesini sağlamaz, sermayenin kâr oranlarını yükseltir.
Enflasyonun bedelini emeğe ödetiyorlar
Mehmet Şimşek’in ekonomi programı ve “kemer sıkma” politikalarıyla önlerine koydukları enflasyon hedefinde iddia ettiklerinden çok uzakta kaldılar. Buna göre, önümüzdeki süreç için işçi kadınlar açısından nasıl bir tablo öngörüyorsunuz?
Mehmet Şimşek programı özünde bir ücret baskılama programıdır. Programın temel mantığı enflasyonun bedelini emeğe ödetmek. Bu program kadın işçiler için ise derinleşen yoksulluk, artan işsizlik ve yaygınlaşan güvencesizlik anlamına geliyor. Ama şunu bir kere daha yüksek sesle söylemek gerekiyor: Enflasyonun nedeni ücretler değildir. Türkiye’de yaşanan süreç, ücret artışlarının fiyatları yükselttiği bir “ücret-fiyat sarmalı” değildir. Sermayenin fiyatları sürekli artırırken ücretleri geride bıraktığı, emek gelirlerinin satın alma gücünün sistematik olarak aşındırıldığı bir “fiyat-ücret sarmalıdır.” Kadın işçinin ücreti enflasyonu yaratmıyor, enflasyon kadın işçinin ücretini ve geleceğini gasbediyor.
Önümüzdeki dönemde programın kadın işçiler açısından ne gibi sonuçları olabilir? Ücretler daha da baskılanabilir. Esnek ve güvencesiz çalışma hızlı yaygınlaşabilir. İşten atmalar artabilir. Yan hakların aşındırılması olabilir. Kreş, servis, yemek, ikramiye, prim gibi haklar patronlar tarafından “maliyet” olarak görülerek azaltılabilir. Ve tabii ki sendikal haklar üzerindeki fiili baskılar artabilir.
Ekmek de gül de örgütlü mücadeleyle kazanılır
Ülke genelinde yoksullaşma ve hakların günden güne budanması ile karşı karşıyayız. Çeşitli iş yerlerinde direnişler, grevler de gündem oluyor. Sizce kadın işçiler açısından örgütlenme- eylemlilik bahsettiğiniz çalışma koşullarıyla ne kadar mümkün?
İşçi sınıfı tarih boyunca hiçbir hakkını lütufla kazanmadı. Sekiz saatlik iş günü de, sendikal haklar da, toplu sözleşme hakkı da mücadeleyle kazanıldı. Bugün de ücretleri, çalışma koşullarını ve yaşamı savunmanın tek yolu örgütlü mücadeledir.
DİSK-AR raporunun en önemli bulgularından biri de bu aslında. Toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçilerin ortalama ücretleri, kapsam dışındaki işçilerden yaklaşık yüzde 92 daha yüksektir. Bu örgütlü olmanın sınıfsal sonucudur.
“Bu koşullarda kadınlar örgütlenebilir mi?” sorusu önemli ama daha da önemli bir soru var: “Örgütlenmeden bu saldırıları nasıl durduracağız?” Kadın işçilerin örgütlenmesinin önünde bakım yükü, işten atılma endişesi, eş-aile baskısı ve güvencesizlik gibi büyük engeller var. Ama kadın işçiler tekstilde, metalde, belediyelerde, depolarda, marketlerde, fabrikalarda bugün direniyorlar. Kadın işçinin öfkesi fabrika kapısında, grev çadırında, sendika toplantısında, vardiya çıkışında birikiyor. Bütün baskılara rağmen kadın işçiler, haklarını ancak örgütlü mücadeleyle kazanabileceklerini yaşayarak deneyimliyor ve öğreniyorlar.
Bu karanlık günlerde kadın işçiler için ışık güçlü sendikalar, yaygın toplu sözleşmeler ve üretimden gelen gücünü kullanan örgütlü bir işçi sınıfıdır. Çünkü ekmek de gül de sermayeden istenmez, örgütlü mücadeleyle kazanılır.