Ana içeriğe geç

Prof. Dr. Cengiz Gül yazdı: SREBRENİTSA’DAN GAZZE’YE DÜZENİNİ ARAYAN DÜNYA

Prof. Dr. Cengiz Gül bugünkü köşesinde 'SREBRENİTSA’DAN GAZZE’YE DÜZENİNİ ARAYAN DÜNYA' başlıklı yazısını kaleme aldı. İşte Prof. Dr. Gül'ün yazısı...

Prof. Dr. Cengiz Gül yazdı: SREBRENİTSA’DAN GAZZE’YE DÜZENİNİ ARAYAN DÜNYA
Turktime
16

Sırpların Srebrenitsa Soykırımının, Kurulu Dünya Düzenini Sarsması
21. yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarına doğru, İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırım, savaş ve insanlığa karşı suçlar, Batılı ülkelerin kurallara dayalı olarak kurmakla övündükleri tek yanlı uluslararası sistemin, hem fiilen hem de resmen bir çöküş süreci yaşamakta olduğunu göstermesi bakımından net bir fotoğraf ortaya koymuştur. II. Dünya Savaşı sonrasında ABD öncülüğü altında, savaş galiplerinin de hegemonyasıyla kurulan uluslararası hukuk ve kurumlar eksenindeki Atlantik sistemi, iki dünya savaşıyla sebep oldukları katliamların bir daha yaşanmamasını hedeflemişse de, bunda hiç başarılı olamadığı gibi, yeni katliam ve soykırımların gerçekleşmesine de adeta zemin hazırlamıştır. Bunların başında ise, 1992-1995 yılları arasında Avrupa’nın ortasında, Sırpların Müslüman Boşnaklara karşı Bosna-Hersek’in Srebrenitsa şehrinde yaptığı soykırım gelmektedir. Srebrenitsa soykırımı, II. Dünya Savaşı'ndan bu yana Avrupa'da gerçekleşmiş en büyük etnik kıyım olması ve Avrupa'da hukuken ilk kez belgeleriyle tescillenmiş bir soykırım olarak kabul edilmesi bakımından hayli önem taşmaktadır. Yugoslavya'nın dağılıp çökmesi üzerine başlayan iç savaşta, ağır silahlarla donatılmış Sırp Ordusu'nun, Temmuz 1995'te iyice yoğunlaştırdığı saldırılar sonucunda gerçekleşen bu soykırımda, Srebrenitsa kasabası ve çevresinde en az 8.372 Boşnak Müslüman, sistematik ve organize biçimde katledilmiş ve ardında da izlerini tümüyle silmek için onlarca toplu mezara gömülmüştür. Bu soykırım suçu ve vahşetinin gerçekleşmesinde Sırp ordusu ve hükümetinin doğrudan ve asli bir sorumluluğu varken, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından güvenli bölge ilan edilen Srebrenitsa’da BM adına güvenliği sağlamakla görevli Hollandalı askerlerden oluşan Barış Gücü’nün de, bu Sırp vahşetini engellememenin de ötesinde, göz yummak ve hatta bu katliamları kolaylaştırmaya kadar varan ölçekte müşterek bir sorumluluğu bulunmaktadır.
Sırp ordusunun, Bosna-Hersek’e karşı Temmuz 1995’e kadar 3,5 yıl süren saldırılarının, Cumhurbaşkanı Radovan Karadziç’in emirleriyle General Ratko Mladiç komutasında iyice yoğunlaşması karşısında, Müslüman Boşnaklar, BM Barış Gücünün ellerinden topladığı silahları, kendilerini savunmak için geri almaya ne kadar uğraşsalar da, bu çabaları, Barış Gücü’nün başındaki Hollandalı komutan Thom Karremans tarafından sonuçsuz bırakılmıştır. Üstelik Thom Karremans komutasındaki sözde Barış Gücü askerlerinin, güvenli bölge olduğuna inanarak kendilerine sığınan ve tümüyle silahsız hale getirilen ve güvenliğinden doğrudan sorumlu oldukları 25 bin civarındaki Boşnak Müslümanı, aldıkları emirle Sırp ordusunun insafına bilerek ve isteyerek, teslim etmiş oldukları da tarihi bir vakıa olarak kayıtlara geçmiştir. Hatta BM’nin güvenli bölge ilan ettiği Srebrenitsa’yı boşaltıp savunmasız hale getirerek Sırp ordusuna, katliam yapacağını bile bile teslim eden Barış Gücü komutanı Thom Karremans’ın, soykırımcı Sırp General Ratko Mladiç’ten, bu yaptıklarına mükâfaten hediye aldığı görüntüler de, üstlendiği göreve ve insanlığa karşı ihanetini resmen tescillemiş olmaktadır. 1995 Temmuz’unda bir hafta süren ve Lahey Adalet Divanı tarafından da resmen soykırım olarak kabul edilen Srebrenitsa’daki katliamlar, II. Dünya Savaşı'ndan sonra insanlığa karşı işlenen en büyük suçlar arasında sayılmaktadır. 20. yüzyılın bitimine doğru, Avrupa’nın ortasında Müslüman Boşnaklara yönelik bu soykırımdan yıllar sonra, 27 Haziran 2017 tarihinde Hollanda Mahkemesi, Srebrenitsa soykırımıyla ilgili olarak Hollandalı askerlerin yasa dışı hareket ettiğine karar vererek onları suçlu bulmuş ve buradaki ölümlerin % 30'undan Hollanda hükûmetinin sorumlu olduğu yönünde hüküm vermiştir. Lahey Adalet Divanı ve Hollanda Mahkemesi’nin bu kararları, mazilerinde onlarca örneğini gerçekleştirmiş emperyal Batı medeniyetinin gerçek yüzünü bir daha göstermiş olan bu soykırım ve katliamlardan bir günah çıkartma çabası gibi görünse de, Batılı güçlerin timsah gözyaşı dökmesinden ve sergilediği adalet tiyatrosuyla kamuoyu algısını yönetmesinden öteye pek bir anlam taşımamaktadır.
İsrail’in Gazze Soykırımının, Sarsılan Dünya Düzenini Çöküşe Götürmesi
Batılı ülkelerin dünya barış ve güvenliğini sağlayıp korumak iddiasıyla kural ve örgütlenmeler temelinde kurduğu uluslararası hukuk sistemi, 1995’te Boşnak Müslümanlara yönelik Sırp soykırımını önleyememek bir yana, BM Barış Gücü’nün, kendisine sığınan Boşnakları güvenli bölgeyi boşaltmak suretiyle Sırp ordusunun insafına terk edip, kesin bir soykırıma zemin hazırlamasıyla ciddi biçimde sarsılmış idi. Aslına bakılırsa, dünya toplumlarından ziyade salt Batılı ülkelerin barış ve güvenliği için kurulmuş olan bu uluslararası sistem, İsrail’in 1948’den beri Filistin üzerindeki işgal, zulüm ve katliamlarına da, sembolik tepkilerin dışında seyirci kalmış ve etkin bir hukuki yaptırım ise asla uygulamamıştır. Hukukun gücüne değil de güçlünün hukukuna dayandığı için zulüm ve zorbalığın borusunun öttüğü mevcut dünya düzeninde, özellikle Ekim 2023’ten itibaren Gazze’de yürütülen siyonazist soykırımı önlemek ve İsrail terörizmini cezalandırmak için etkili hiçbir adım atılmadığından hareketle tam bir çöküş sürecinin yaşandığını da belirtmek gerekir. Batılı ülkelerin siyasal ve hukuki ittifakı konumundaki Avrupa Birliği (AB)’nin yanında, savunma ve askeri ittifakı hükmündeki NATO bünyesinde yaşanan ciddi ihtilaf ve sarsıntıların da, Atlantik sisteminde yol açtığı onarılmaz çatlaklar, yalnızca Batı’nın emrine ve faydasına tahsis edilmiş olan bu uluslararası sistemin, kendi düzen ve huzurlarını bile sağlamaktan derin bir acze düştüğünü göstermektedir. Siyonist terörizmin, 1948’den 2023’e kadar Filistin genelinde tedricen, 2023’ten itibaren de Gazze özelinde en barbar ve vahşi yöntemlerle gerçekleştirdiği soykırım ve zulümlerini önlemeye yanaşmayan uluslararası sistemin sömürge diktatörlükleri, soykırımcı İsrail’e sundukları askeri, mali, hukuki ve manevi her türlü sınırsız desteğin elbette bir bedeli olduğunu da görmeye başlamışlardır. Çökmekte olan bu uluslararası sistemin her şeye rağmen ayakta kalmaya çalışan kurumlarından Uluslararası Adalet Divanı (UAD) ve özellikle de Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), İsrail’in Gazze’de işlediği soykırım ve savaş suçları nedeniyle, başbakanı dâhil üst yönetimini yargılamaya ve tutuklamaya çalışınca, başta ABD olmak üzere Almanya, Fransa ve İngiltere’nin de başını çektiği birçok ülke yönetiminin tepki ve tehditlerine maruz kalmıştı. Zira bu ülke yönetimleri de, İsrail’in Gazze’deki soykırım ve savaş suçlarına doğrudan veya dolaylı biçimde yardım ettikleri gerekçesiyle, kendi kurdukları uluslararası mahkemelerde, Srebrenitsa’nın Sırp soykırımcıları General Ratko Mladiç ve Cumhurbaşkanı Radovan Karadziç gibi, geç de olsa (21 yıl sonra) yargılanıp ceza alma riskiyle karşı karşıya kalabilecektir. Hâlbuki Batılı sömürgeci güçler, bu türden cezalandırıcı hukuk mekanizmalarını Afrika’daki gibi üçüncü dünya ülke yönetimleri için getirmiş olduklarını açıkça beyan edip durmaktaydı. Dolayısıyla her yaptıkları yanlarına kar kalan bu zalim güruh, insan hakları ve hukukun üstünlüğü kılıfına büründürerek, aslında sopa niyetiyle kullanmayı planladıkları bu uluslararası yargı mercilerinde gün gelip hesap verebileceklerine asla ihtimal vermedikleri için, UCM savcı ve hâkimlerine karşı tehdit ve sindirmeye varan barbarlıkları sergilemekten de geri durmamışlardır. Gazze soykırımcısı Siyonist terörizmin başbakan, bakan ve ordu komutanları hakkında UAD ve UCM’de devam eden yargılamaları, yavaş gidiyor ve engelleniyor olsa da, bu yargılamaların başlaması ve çıkarılan tutuklama kararlarına UCM üyesi devletlerin uyacağını söylemesi ise, işgalci ve soykırımcı İsrail’i panikletmenin yanında küresel hareket alanlarını da bir hayli kısıtlamıştır.
Dönüşüm Sürecindeki Dünya Düzeni
Soğuk savaş döneminin sona erme sürecindeki kadar hızlı bir geçiş yaşanmayacak olsa da, Batılı sömürgeci güçlerin, kurallara dayalı algısını oluşturaraktan kurdukları mevcut dünya düzeninin hızla çöküş sürecine girmesiyle, kibirli ve at gözlüklü bir bakışı yansıtan ‘tarihin sonu’ tezlerinin de hepten bir ütopya olduğu iyice anlaşılmış olmaktadır. Sadece ve mutlak biçimde Batılı ülke ve toplumların menfaatlerini önceleyip yücelten böylesi bir dünya düzeninin sürdürülebilir olmamasında ise, soğuk savaş dönemindeki siyasal ve ideolojik açıdan bölünmüş iki kutuplu bir dünyadan çok kutuplu ve merkezli bir dünyaya geçişin büyük bir etkisi bulunmaktadır. Bunun yanı sıra, ekonomide devlet dışı güç odaklarının nicelik ve nitelik bakımından daha etkin hale gelmelerinden başka, hızla girilen dijital devrimler çağının, devletlerin klasik ve hatta modern egemenlik uygulamalarındaki dönüştürücü etkisiyle birlikte, hayatın her alanında görülmeye başlanan yapay zekânın çok merkezli bir gelişim seyri izlemesinin de katkıları dikkate alınmalıdır. Bu sayılan faktörlerin katalizör, yani hızlandırıcı etkisinin de ötesinde, 1995’te Sırpların Müslüman Boşnaklara karşı ve 2023’ten bu yana İsrail’in de Gazze’deki Müslüman Filistinlilere karşı yürüttüğü soykırımların itici gücüyle, doğrudan veya dolaylı biçimde bu soykırımcıları destekleyerek tarihin yanlış tarafına demir atan emperyal Batılı güçlerin ve yancılarının kurduğu ve sürdürmeye çalıştıkları mevcut dünya düzensizliği, artık yeni bir düzene doğru dönüşümün sancılarını çekmeye başlamıştır..

Kaynağa Git

İlgili Haberler