Ana içeriğe geç

'Following'den 'The Odyssey'e: Nolan filmleri sıralandı

Christopher Nolan’ın merakla beklenen dönüşü sinemaseverleri sevindirdi; “The Odyssey” eleştirmenlerden övgü toplarken gişede başarı yakaladı. Euronews Culture, usta yönetmenin 13 filmini kesin olarak sıralıyor. #Cinema

'Following'den 'The Odyssey'e: Nolan filmleri sıralandı
Euronews Türkçe
16

Bilimkurgu gerilimlerinden tarihsel dramalara, katmanlı gizemlerden üç çok başarılı Batman filmine uzanan yelpazede, Christopher Nolan kadar sadakat uyandıran yönetmen sayısı pek az.

Hangi hayranlardan söz ettiğimizi biliyorsunuz. Her filmine övgüler dizen, tarzın özün önüne geçmesi, duygusal soğukluk ya da kronolojik olmayan anlatı oyunlarını bir kenara bırakıp sadece ölü eş rolünde kalmayan, üç boyutlu kadın karakterlere öncelik vermesi gerektiği yönündeki tekrar eden eleştirileri savuşturan Nolanistler.

Bir de bu açmazları kabul eden ama yönetmenin Oscar’lı isminin, tekrar eden motiflerle dolu eklektik filmografisi, çarpıcı görsel dokunuşları ve kamera önünde ve arkasında en üst düzey yetenekleri bir araya getirme becerisiyle hâlâ etkileyici olduğunu inkâr edemeyenler var.

Hangi tarafta olursanız olun ve onun gişede rakipsiz son filmi The Odyssey hakkında ne düşünürseniz düşünün, Euronews Culture yönetmenin tüm filmlerine dönüp bakıyor ve en zayıftan en güçlüye yeniden değerlendiriyor.

13) Following (1998)

Her yönetmenin bir başlangıç noktası vardır; 28 yaşındaki Christopher Nolan için bu, takıntılı bir yazar üzerine 70 dakikalık siyah-beyaz bir dramaydı. “Genç Adam” (Jeremy Theobald), ilham bulmak için Londra sokaklarında yabancıları takip eder ve asla aynı kişiyi iki kez izlememe kuralını bozunca ipin ucu kaçar. Bu entelektüel neo-noir, Hitchcockvari etkileyiciliğiyle öne çıkıyor ve Nolan’ın gözde temalarından bazılarını - başta takıntı ve kimlik meselelerini - barındırıyor. Following, Nolan evrenine gayet makul bir giriş kapısı ve özellikle ikinci filmi (Memento) akılda tutularak izlendiğinde yönetmenin ne denli büyük sıçramalarla evrildiğini görmek etkileyici. Bu bakış açısı ve ilk filminin filmografisinde mikro bütçeli bir merak ürünü olması dışında (söylenene göre 6000 dolar gibi minicik bir bütçeyle çekilmiş), Following yine de yavaş ilerlese de umut vaat eden bir karakter incelemesi olarak kalıyor.

12) Tenet (2020)

Tenet için iddiasız olduğunu söylemek mümkün değil. Zamanın tersine işlemesi ve palindromik numaralarla uğraşacak kadar izleyiciye güvenen, yüksek fikirli ve teknik açıdan etkileyici bir casusluk hikâyesi. Ama Nolan’ın hevesinin gücünü, imkânlarının önüne geçirdiğini de gösteren film bu oldu. John David Washington, kaş çatırttan şekilde “The Protagonist” diye adlandırılan bir gizli ajanı canlandırıyor; görevi, bugün ile gelecek arasında patlak verecek bir savaşı önlemek. Kâğıt üzerinde heyecan verici, ama uygulamada kafa karıştırıcı. Tenet, Nolan’ın en sinir bozucu zaaflarının madde madde sıralandığı bir listeye dönüşmeye başladığında giderek daha fazla hayal kırıklığına yol açıyor: beceriksiz diyaloglarda kaybolan sahte derinlik, yeterince işlenmemiş kadın karakterler, bunaltıcı ses miksajı ve etkileyici bir stile eşlik eden kibirli bir içerik yanılsaması. Filmin içindeki bilim insanının verdiği tavsiyeye (“Anlamaya çalışma, hisset.”) harfiyen uyup kendinizi akışa bıraksanız bile, karşınızda gerçek olduğundan çok daha zeki olduğuna inanan, duygusal açıdan buz gibi bir çalışma bulacaksınız.

11) Insomnia (2002)

Nolan’ın üçüncü filmi belki en akılda kalan işlerinden değil, ama kesinlikle hak ettiğinden az değer görüyor. Insomnia, Stellan Skarsgård’ın başrolde olduğu Erik Skjoldbjærg imzalı 1997 tarihli gerilimin yeniden çevrimi ve deneyimli bir dedektifin (Al Pacino), Alaska’nın ücra bir köşesinde, Laura Palmer’ı anımsatan bir cinayeti çözmek için küçük kasaba polisinden bir araştırmacıyla (Hilary Swank) güçlerini birleştirmesini anlatıyor. Ücra ve sürekli güneş ışığına boğulmuş bir diyar burası. Bu, sürükleyici bir polisiye dram; geniş ölçekli bir iddiadan yoksun olsa da ters yüz edilen tür kalıpları, cesaretiyle şaşırtan kasvetli finali ve alışılmış imajının tersine bir rol üstlenen Robin Williams’ın kusursuz performansıyla bunu fazlasıyla telafi ediyor. Doğru, Insomnia sanki Nolan’a stüdyodan gelen bir görevmiş (Warner Bros. için çektiği ilk film) gibi hissettiriyor; ama psikolojik gerilimler söz konusu olduğunda kesinlikle zaman ayırmayı hak eden bir yapım.

10) The Dark Knight Rises (2012)

Christopher Nolan’ın Kara Şövalye Üçlemesi’nin The Dark Knight Rises ile biraz sönük bir finalle noktalanmış olması üzücü. Elbette Tom Hardy, Bane rolünde şahane; Anne Hathaway de Catwoman olarak etkileyici. Ancak Nolan, öykünün kapsamını genişletmeye (Charles Dickens’ın “İki Şehrin Hikâyesi” romanı, yönetmen için önemli bir referans noktasıydı) çalışırken bir şeyler yolda kaybolmuş gibi. Senaryo eskisi kadar sıkı değil, olay örgüsündeki mantık boşlukları göze batıyor ve bazı oyunculuklar da soru işareti bırakıyor... Marion Cotillard’ın hayat verdiği Miranda Tate’in ölüm sahnesi için nasıl o çekimi seçmişler, muamma... Burada hiçbir şey Batman Begins ya da The Dark Knight seviyesine çıkamıyor. İkincisinin yakaladığı seviye elbette kolay takip edilecek türden değildi (birazdan ona geleceğiz), ama bu kapanış bölümünün sadece “idare eder” olmakla yetindiği inkâr edilemez.

9) Dunkirk (2017)

Dunkirk, ilk planından itibaren kendini özel bir film olarak ilan ediyor. Ve öyle: kara, deniz ve hava arasında bölünmüş, olağanüstü iyi yapılmış bir İkinci Dünya Savaşı filmi. Üç bölüm de kendi ritmini korurken iç içe kurgulanıyor: kara için bir hafta; deniz için bir gün; hava için bir saat. Nolan, Dunkirk tahliyesini bu zaman çizgilerine bölüp hepsine ortak bir tema (hayatta kalma) atfederek, görselliğin geleneksel öykü anlatımının önüne geçtiği teknik açıdan büyüleyici bir deneyim sunuyor. Sizi doğrudan çatışmanın içine atan bir yapım olarak teknik açıdan baş döndürücü, ancak Dunkirk, çok sayıdaki başrolüne duygusal açıdan uzak kalmakla malul. Finalde bazı planlar karşı konulmaz derecede etkileyici olsa da, bunların etkisi, Komutan Bolton’ın (Kenneth Branagh) “Fransızlar için burada kalacağım.” dediği klişe bir kapanışla törpüleniyor. İster istemez iç çektiriyor.

8) Interstellar (2014)

Interstellar, Christopher Nolan’ın bu kuşağın 2001: A Space Odyssey’sini, ama daha duygusal bir çekirdekle yapma girişimi. Bir astronotun (Matthew McConaughey) ölmekte olan Dünya’yı yeni bir gezegenle değiştirmek için insanlığı kurtarma arayışına çıkarken çocuklarını geride bırakmasını (odak, daha çok kızı Murph’te) izleyen Nolan, kendisini soğuk ve klinik olmakla suçlayanları haksız çıkarmaya çalışıyor; duyguları bastırmak zorunda olmadığını kanıtlamaya girişiyor. Filmin büyük bölümünde kendini fazlasıyla ciddiye alan teorik astrofizik anlatısı, insani dramla iyi harmanlanıyor ve bazı sekanslar ağızları açık bıraktıracak düzeyde iyi. “Dalga gezegeni” ve oradaki zaman bozulması özellikle öne çıkan anlardan. Sorun şu ki, Interstellar hiçbir zaman hayranlık uyandırmaktan geri kalmasa da, bunda büyük pay Hoyte van Hoytema’nın görüntü yönetimine ait olsa da, diyaloglar rahatsız edici derecede dolaysız ve son perde, her şey beş boyutlu bir uzay kitaplığında M. Night Shyamalan filmlerini andıran bir hâl aldığında, baba-kız hikâyesini eline yüzüne bulaştırıyor. Kusurlu bir film bu – üstelik bunun üzerine, sayısız “film bro”nun, filmi daha çok sevmiyorsanız asıl sebebin onu anlamamış olmanız olduğunu iddia etmesi işleri daha da zorlaştırıyor. Yine de, bu kadar iddialı bir bilimkurgunun bu denli görkemli göründüğünü inkâr etmek mümkün değil.

7) The Odyssey (2026)

Batman’i yeniden diriltmiş, bir rüya soygunu gerçekleştirmişsiniz (Inception), uzaya çıkmışsınız ve nihayet atom bombasının doğuşu hakkında üç saatlik bir biyografik filmle birkaç Oscar kazanmışsınız... Sırada ne var? Ölçekten ve kapsamdan çekinmeyerek içindeki Kubrick’i kucaklayıp, neredeyse uyarlanamaz olan, bilinen en eski edebî eseri sinemaya uyarlamak. Yetmezmiş gibi, bunu da tamamını IMAX formatında çekerek dünya çapında bir ilke imza atarak yapıyorsunuz. Nolan’ın Homeros’un destanına bakışı, tartışmasız şekilde kariyerinin en iddialı girişimi ve bu anıtsal teknik başarıda hayranlık uyandıracak çok şey var. Özellikle, geleneksel Homeros dünyasından uzaklaşarak, doğaüstü unsurların geri çekildiği ve Odysseus’un ruh dünyasına modernist bir okumanın önünü açan bir anlatıyı tercih etmesi dikkat çekiyor. Ne var ki, yönetmenin doğrusal olmayan olay örgülerine duyduğu zaaf, burada ayağına dolanan bir diken. The Odyssey, ilk yarısında sakar kurgu tercihleri ve tempo sorunları nedeniyle sık sık tökezliyor ve tehlikeli maceralara yeterince zaman tanımadığı için heyecan duygusu tam anlamıyla yerleşmiyor. Son bölümde film daha odaklı bir bütüne dönüştüğünde bile, hayranlık duymuş ama karakter odaklı bir duygu yoğunluğunu çok az hissetmiş olacaksınız. Dilediğiniz kadar “başyapıt” ilan etmeyin, böylesine cesur bir işe başka kimsenin kalkışamayacağını inkâr etmek mümkün değil.

6) Oppenheimer (2023)

Oppenheimer’ın hakkını vermek lâzım – bilim insanları, generaller ve hukukçuların birbirleriyle konuşmalarından oluşan üç saatlik bir biyografi, 2023’ün Barbie ile en beklenmedik gişe eşleşmesine dönüştü. Bu kadar sürükleyici olmasını kimse beklemiyordu. Kai Bird ve Martin J Sherwin’in “American Prometheus: The Triumph and Tragedy of J. Robert Oppenheimer” adlı kurgu dışı kitabından uyarlanan Nolan filmi, zaman çizgisini büken epik yapısıyla, Manhattan Projesi’ni yöneten ve nükleer silahları insanlığa armağan (!) eden kuramsal fizikçinin yükseliş ve düşüşüne dair kapsamlı bir portre sunuyor. İnsanlık ölçeğinde bir Amerikan trajedisi bu; Cillian Murphy’nin kusursuz performansıyla devleşen yıldızlar karmasından oluşan kadro filmin en büyük gücü. Suçluluk temaları sert vuruyor; ritim, The Odyssey’e kıyasla daha bilinçli ve ağır; Ludwig Göransson’un müziği ise hâlâ kariyerinin zirvesi. Buna karşın büyük bir sorun hâlâ yerli yerinde duruyor: Nolan hâlâ kadın karakter yazmayı beceremiyor – Emily Blunt ve Florence Pugh gibi son derece yetenekli oyuncuların canlandırdığı iki karmaşık kadın figür varken, bu eksik daha da göze batıyor.

5) Batman Begins (2005)

1997 tarihli Batman & Robin’den sonra Batman serisi çoktan gömülmüş ve unutulmuştu; Yarasa Şövalye’yi yeni bir sinema kuşağı için diriltmek Nolan’a düştü. Bruce Wayne’in maskeyi ve pelerini kuşanmadan önceki köklerinden başlayarak, Nolan bu süper kahraman hikâyesine tıpkı The Odyssey’de olduğu gibi yaklaştı: mitleri geri plana itip travma yaşamış bir adamın karakter odaklı öyküsünü merkeze aldı. Yarasa’ya getirdiği hiper-gerçekçi yorum, Burton’ın gotik yaklaşımının ve Schumacher’in kamp estetiğinin izlerini silip, yetişkin bir Kara Şövalye anlatısının mümkün olduğunu göstererek seriyi baştan yarattı. Bruce Wayne ile Batman arasındaki paralellikleri ve çatışmaları bu denli etkileyici hale getiren Christian Bale’e de ayrıca şapka çıkarmak gerek. Bu, çok özel bir serinin heyecan verici başlangıcıydı – ama oraya az sonra geleceğiz.

4) Inception (2010)

Listede bundan sonraki tüm sıralamalarda karşımıza sadece zaferler çıkıyor. Ama bir tercih yapmak zorunda olduğumuz için, podyumu kıl payı kaçıran film, 2010 tarihli Inception. Leonardo DiCaprio’nun, hedeflerin bilinçaltından bilgi çalmaya dayalı bir tür kurumsal casuslukta uzmanlaşmış, yasını tutan bir dul rolünde olduğu Inception, 21. yüzyılın en özgün büyük bütçeli yapımlarından biri. Zihinsel olarak uyarıcı ve heyecan verici olma dengesi tam yerinde; Nolan, A sınıfı yıldızlarla dolu bir Hollywood aksiyon soygununu, Bond filmlerine göz kırpan ve cesurca aklı zorlayan bir noktaya taşıyor. Dahası, matruşka misali iç içe geçen rüya yolculuğu boyunca izleyiciye yetişeceği konusunda güveniyor, onu küçümsemiyor. Hans Zimmer’in bugün artık sık sık parodisi yapılan o borazanlı müziğinin ötesinde, Inception, hem büyüleyen hem de meydan okuyan filmlerin erişmesi gereken çıta olmayı sürdürüyor.

3) Memento (2000)

Nolan’ın ikinci filmi, onu takip edilmesi gereken özgün bir yetenek olarak sahneye çıkaran yapım oldu. Bu ikinci film, kısa süreli hafıza oluşturamayan bir adam (Guy Pierce) üzerine kurulu, sürükleyici ve girift bir noir. Yetmezmiş gibi, kahramanımız bir yandan da karısının cinayetini çözmeye çalışıyor. Inception, kapsam bakımından çıtayı yükseltmeden önce, Memento, Nolan’ın izleyiciyi küçümsemeyen, hem heyecan verici hem de zihinsel olarak zorlayıcı filmler yapabildiğini gösterdi. Gösterime girdiğinden beri, internetteki bazı tuhaf köşeler Memento’yu “numara üzerine kurulu” diye küçümsemeye hevesli. Pek de öyle değil. Siyah-beyaz sahnelerin kronolojik ilerleyişi ile renkli sekansların geriye doğru giden çizgisi bir yana, Nolan parçalanmış bir zihnin içinde yas, suçluluk ve kendini kandırma temalarını irdelemeye zaman ayırıyor. Film halen, yönetmenin, anlatıyı sıkı tutup psikolojik derinliği gösterişli yapısal numaralara feda etmediğinde doğrusal olmayan anlatıda en iyi hâline ulaştığını kanıtlayan, çığır açıcı bir gizem gerilimi olarak duruyor.

2) The Dark Knight (2008)

Batman Begins’den sonra Nolan’ın Gotham’a dönme planı yoktu. İyi ki döndü, zira The Dark Knight bugün hâlâ gelmiş geçmiş en iyi çizgi roman / süper kahraman uyarlamalarından biri – belki de en iyisi – olarak anılıyor. Batman mitini deşmeye devam eden Nolan, işleri karıştırmak için serinin en sevilen düşmanını sahneye sürmeye karar verdi: Joker’i. Başta Heath Ledger’ın Suçun Palyaço Prensi için yanlış seçim olduğunu söyleyen hayranların yakınmaları vardı; ancak oyuncu, zamansız ölümünün ardından ikonik mertebesine yükselen Oscar’lı bir performans sergiledi. Oyunculukların ve heyecanın ötesinde, The Dark Knight, sinemaseverleri hâlâ ikiye bölen, geniş hacimli ve tematik açıdan zengin bir blockbuster. En iyi “orta bölüm” hangisi: The Empire Strikes Back mi, yoksa The Dark Knight mı?

1) The Prestige (2006)

Christopher Priest’in, yüzyıl dönümünde birbirleriyle rekabet eden iki sihirbaz – karizmatik Robert Angier (Hugh Jackman) ve teknik açıdan usta Alfred Borden (Christian Bale) – hakkında yazdığı romanından uyarlanan The Prestige, gösterime girdiğinde büyük bir sükse yapmamıştı. Bu yıl 20 yaşına basan film, şimdi listenin zirvesinde. Bir sihirbazlık numarasının aşamalarını yansıtan (ve sahiplenen) üç şeytani ustalıkla kurgulanmış bölüm (The Pledge / The Turn / The Prestige) üzerine inşa edilen film, zaman perspektifini kaydırma konusunda Nolan’ın en disiplinli işlerinden biri. Yapı doğrudan anlatıyı tamamlıyor; biçimsel bir oyun olmakla kalmayıp zorunlu bir tercih haline geliyor. The Prestige, karakter gelişimi açısından Nolan’ın en özenli olduğu film ve takıntı ile fedakârlık temalarına yaklaşımı gerçekten vurucu. Dahası Nolan, filmine cezbedici bir metinlerarasılık katıyor; iki ego dolu karakterin mükemmel illüzyonun peşinden koşmasını anlatan katmanlı bir el çabukluğu hikâyesi, aynı zamanda sinema denen mecranın kendisi hakkında bir oyuna dönüşüyor. Hayranlar, Nolan’ın en nefes kesici işinin The Odyssey olduğunu öne sürebilir; ama bu iddia, büyük ölçüde ölçeğin ve… aramızda kalsın… “yenilik etkisi”nin eseri olabilir. Bunun yerine, The Prestige’i, izleyicileri hâlâ ağzı açık bırakan film olarak düşünmeliler. Sürprizler ilk izleyişte çarpıcı; katmanları tekrar tekrar izledikçe derinleşiyor ve 20 yıl sonra bile etkileyiciliğinden hiçbir şey kaybetmiyor. “Gerçekten sırrı öğrenmek istemiyorsun; aldatılmak istiyorsun.” Ne kadar doğru. The Prestige, sadece sihir hakkında çekilmiş en iyi film değil, Nolan’ın bugüne kadarki en parlak başarısı.

The Odyssey şu anda sinemalarda.

Kaynağa Git

İlgili Haberler