Karnemi aldığım gün babam "hediyeni seç" dedi. Ben de üç yıldır kesintisiz dinlediğim grubu seçtim: The Offspring, 10 Temmuz, İstanbul. Artvin'den İstanbul'a yaklaşık 1300 kilometre var. Arabayla gittik ve yol boyunca, aşağı yukarı 17 saat, Offspring dinledik. Babam kendi kuşağının grubunu dinlediğimi söylüyor ama ben onları ondan öğrenmedim, kendim buldum. Yolda fark ettim ki 17 saat aynı grubu dinleyince şarkılar arasında hiyerarşi kuruyorsunuz. Hangilerinin sözlerini eksiksiz bildiğimi, hangilerinde mırıldandığımı yol bitmeden çıkarmıştım.
Life Park'a vardığımızda ilk öğrendiğim şey şu oldu: büyük konser demek, kuyruk demek. Girişte kuyruk, yemekte kuyruk, her yerde kuyruk. İkinci öğrendiğim şey de standlardaki fiyatlardı. Açtım ve bir şeyler yemek istiyordum ama 350 liranın altında neredeyse hiçbir şey yoktu. Harçlığımı satranç oynar gibi hesaplayarak harcadım. Bir ara ödeme yaptığımız uygulama da çöktü ve 10-15 dakika kimse kimseye para veremedi. Uygulama geri gelince, bir şeyler aldığım standlara borcumu ödemek için oradan oraya koşturdum. Konsere gelip de kendimi alacaklı esnaf kovalar gibi kasadan kasaya koşarken bulacağım aklıma gelmezdi. Yine de bunların hiçbiri keyfimi kaçırmadı. Galiba ilk büyük konserde insan kuyruğu bile deneyimden sayıyor.
Kalabalıkta benim yaşlarımda, üstünde AC/DC tişörtü olan bir çocuk gördüm. Konuşmak istedim. Tam babama "şunun yanına gidiyorum" derken kalabalığın içinde kayboldu. Konser boyunca aradım, bulamadım. Sonrasında da görmedim. Belki bu yazıyı okur, belki okumaz. Okursa bilsin, tişört güzeldi.
Yanımızda bir aile vardı; en fazla 6-7 yaşlarında, kulaklıklı bir oğulları vardı. Kulaklığı babasından kendisi istemiş, sesin çok yüksek olacağını düşünmüş. Yaşımın yarısı kadar bile olmayan birinin kendi konser tedbirini kendisinin alması hoşuma gitti. Konser boyunca yanımda boşalan yeri onlara verdim.
Grup sahneye 21.30'da çıktı. Biz arkalardaydık; sahne uzaktı, Dexter Holland'ı çoğu zaman dev ekranlardan izledim. Ama arkadan izlemenin de kendi manzarası var: önünüzde binlerce insan, telefon ışıkları, ve sahnenin iki yanında ağızlarından sis püskürten iki devasa iskelet heykeli. Bazı şarkılarda iskeletlerin ağzından duman çıkıyordu ve bence bu çok havalıydı. Bir ara ön taraflara bir sürü plaj topu atıldı. Bana top gelmedi, arkadaydım, ama bir konserde plaj topu sektirmek alışık olduğum şeylerden o kadar uzaktı ki uzaktan izlemek bile eğlenceliydi.
Kendi payıma en büyük stratejik hatamı da açıklayayım: sözlerini ezbere bildiğim şarkılar gelene kadar o kadar çok bağırmışım ki sıra onlara geldiğinde sesim çoktan gitmişti. Yine de elimden geldiğince zorladım. İki gün boyunca sesim çatallı çıktı. Yine olsa yine yapardım.
Setlist konusunda önce biraz kızgındım. Üç gün önce Atina'da bizden fazla şarkı çalmışlardı ve ben bunu konserden önce görüp söylenmiştim. Sonra eve dönüp setlistlere bir daha baktım ve kızgınlığım tuhaf bir gurura dönüştü: grup o gece Special Delivery'yi çaldı ve bu şarkıyı 2004'ten beri, yani 22 yıldır hiçbir konserde çalmamışlardı. Benden beş yaş büyük bir şarkı arası bu. Üstüne bir de Taylor Swift'in Love Story'sini cover'ladılar; punk konserinde Love Story duymak, plaj toplarından sonra gecenin ikinci sürpriziydi. Atina'ya dört şarkı fazla, bize 22 yıllık bir ilk. Değişimi kabul ediyorum.
Bis faslında önce banttan Lullaby geldi, ardından You're Gonna Go Far, Kid ve Self Esteem ile kapandı gece. Self Esteem'in "la la la"sını binlerce kişiyle birlikte söylemek, sesi kalmamış biri için bile mümkünmüş, onu öğrendim.
Bizim arkalardan çektiklerimiz uzaktan manzara kaydıydı; sahne önünün nasıl göründüğünü, babamın 15 yıllık arkadaşı, sinema yazarı Suzan Demir'in çektiği videolardan sonradan izledim (yazıdaki sahne önü görüntüleri onun kaydı). Aynı konserin iki ayrı açısı gibiydi: onunkinde Dexter'ın yüzü, bizimkinde kalabalığın sırtı. İkisi birlikte tam oluyor.
Dönüş yolunda babam bana sormadan çektiği bir videoyu gösterdi. Videoda ben varım; sahneye bakıyorum, sözleri söylüyorum, arada zıplıyorum. Kendimi dışarıdan izlemek garipti ama itiraz edemedim, çünkü videodaki kız tam olarak olmak istediğim yerdeydi. 1300 kilometre, 17 saat müzik, 85 dakikalık konser. Hesap kitap yapınca orantısız görünüyor. Yapmayınca hayatımın en iyi karne hediyesi.