İleride Türkiye toplumsal, siyasal, kültürel, sanatsal tarihini yazacaklar, 25 Haziran 2026 tarihine ayrı bir başlık açacaklar büyük olasılıkla. Kayıt düşülen tarihin açıklaması, nitelemesi tarihçinin bakış açısına, üslubuna göre değişebilir. Muhtemel başlıklar: Ölü Deniz fırtınası, Ölü Deniz’in getirdikleri, mizahın yeniden doğuşu, Gülmek ya da gülmemek vs… Ben, Bir göktaşı yolculuğunu tercih ederdim.
Neler yok ki bu yolculukta?
Her şeyden önce devlet/iktidar/otorite/ yetke ile onun üstünde hüküm sürdüğünü sandığı tebaanın, tabanın, kitlenin binlerce yıldır süregelen eşitsiz güç mücadelesinde yeni bir evre çıkıyor karşımıza.
Tepedekiler daimi asabi, daimi silahlıdır. Aşağıdakiler ise neşeli, silahsız, sivil. Tepedekiler ve halk karşılaşmasının yeni bir sahnesidir Ölü Deniz.
Malum fiziksel savaş araçları ve o araçlarla teçhiz edilmiş muhafızlar şurada dursun. Maddi, mali ve manevi-ruhani silahlı güçler onlardan daha faal, daha etkilidir. Hasılı her türden silahın daimi seferberliğiyle inşa edilen, korunan saltanatının kahkahayla berhava oluş serüvenine yeniden tanıklık ediyoruz.
Yeni olan ne?
Birkaç bin kişi önünde sahnelenen gösterinin bir hafta içinde milyonlarla buluşmasının olağan dışılığı var, saltanat cenahı için. Yıllardır yurdun dört bir yanında sahnelenen gösterinin milyonlarca alınıp paylaşılmasının hangi suç kaleminde değerlendirilmesi gerektiği telaşı var muhafız güçlerinde.
Hakkında soruşturma açıldığını öğrenince üç günlük seyahatten sırt çantası, şortuyla yurda dönen göstericinin, Ölü Deniz meddahının pasaport kontrolünde atik güvenlik güçlerince kıskıvrak “yakalanma” becerisi var. İki yanında iki polisle havaalanında giderken ansızın ters kelepçe uygulamasındaki kudret ve haşmet var tabii ki…
Hikmetinden sual olunmaz sabaha kadar nezarette tutulup ertesi gün adliyeye sevk var. Tutuklama mecburi. Yetmez, “yüksek güvenlikli cezaevine” kapatma tedbirindeki cin fikirlik var…
Başka?
Ölü Deniz’in sahneden dijital dünyaya (YouTube) taşınması ve kitleselleşmesiyle iktidar mahfillerinde anında baş gösteren haset hareketleri yeni gösterileri, yeni anlatıları, yeni komedileri hak ediyor, tabii ki. Çaresizlikle hemen arşivden çıkarılıveren onlarca yıldır aşınmış devletli dilinin refleksle dolaşıma sürülüşündeki komik acizlik var: “Sözde komedyen.”
Sözde komedyen kendi iradesiyle geldiği havaalanında derdest edilirken, o anda Boğaziçi Üniversitesinde bambaşka bir absürt komedi sahneleniyor. Hemen bağlanıyoruz:
Diploma törenindeyiz. Öğrencilerin “paraşüt” olarak adlandırdığı “felsefeci” kadrosunu işgal eden öğretim üyesi, bu gururu kayıt altına almak üzere diplomasını takdim ettiği öğrencisiyle fotoğraf çektirmek istiyor. O ne, öğrenci reddediyor. Vay canına! Fotoğraf yoksa, diploma da yok, öğrenciye uzatılan belge geri çekiliyor “felsefeci” nam zat tarafından. Öğrenci inat, kapmış bir kere diplomayı… Bir uçtan paraşüt çekiyor, bir taraftan talebe… Diploma perişan!
Mizahçılar, komedyenler, psikologlar, sosyologlar, şu memleketin diploma davası sizleri bekliyor. Bugünün tarihini yazacak olanlar için lütfen görev başına.
Devamı var.
Deniz Göktaş, tutuklanıp cezaevine gönderilirken, Boğaziçi Rektörlüğü de diplomayı kapıp fotoğraftan kaçan öğrencinin cezasını kesiyor: Mezun kartı iptal, 5 yıl kampüse girmek yasak. Diploma için henüz bir hüküm yok.
Cezaevine sevk öncesi Çağlayan’daki İstanbul Adliyesindeyiz yeniden. Deniz Göktaş’ın avukatları, tutuklanan müvekkilin mesajını paylaşıyor basınla: “Neşemizi çalamayacaklar...”
Bir de o ara kendisine “moral” için adliyeye sefer eyleyen Butlanbaşı KK Bey’i dinlemiş Deniz, “CHP’yi salın” demiş hazrete.
Butlanbaşının mali meselelerde sicili karışık basın sözcüsünden anında yalanlama geliyor bu lafa. Başka gazeteciler(?) doğrudan KK Bey’i arayıp soruyor durumu. “Böyle bir şey olabilir mi efendim” yanıtını aldıklarını belirtiyorlar. Yalan, külliyen yalan.
Ve fakat, bu satırlar yazılırken bizzat Göktaş’tan açıklama geliyor. Paraşüt felsefecinin öğrenciyle fotoğraf hamlesi gibi, KK-Deniz görüşmesi de “emrivaki”ymiş meğer! “Görüşmek istemedim. Gençlerin talebi var, CHP’yi salın dedim”
Buyrun. Tumturaklı tarih aslında budur biraz da. Trajik ve komik.
Kahkahanın eşlik etmediği her hakikati sahte saymalıyız
Bildiğimiz kadarıyla devlet üzerine ilk kalem oynatan, kuram geliştiren felsefeci Platon. Bu bağlamda gülme üzerine ilk laf eden de o. (Paraşüt felsefeci değil Platon. İlk düşünce suçlularından, idamla cezalandırılan Sokrates’in öğrencisi, Akademi’nin kurucusu.) Komediyi, mizahı devlet için tehlikeli bulur: Gülmek yerleşik düzeni bozguna uğratabilir, altüst edebilir, dikkat.
Platon’un öğrencisi Aristoteles ise, sadece insana mahsustur gülmek. Yani insanı insan yapan şeylerin başında gelir. Ama evet, ölçü esas. Yoksa, yıkıcıdır, bozguncudur mizah. İnsanı sosyal varlık olarak (homo politikos) tanımlayan da Aristoteles. Dolayısıyla mizah, doğası, kaynağı gereği politiktir.
Nerede görüyoruz biz bunu?
Gelelim 1980’e. Umberto Eco’nun edebiyatta, roman türünde çığır açan yapıtı Gülün Adı’na bakıyoruz. Uzmanı olduğu Orta Çağ dünyasını konu ediyor Eco. Manastırdaki seri ölümleri soruşturuyor “engizisyon” görevlisi ve çömezi. Meğer bir yasak kitap -yasak bilgi- peşinde telef oluyormuş manastırdaki rahipler. Aristo’nun komedya üzerine kayıp metni orada saklıymış. Neden yasak? “Çünkü,” diyor yasakçı başı, “Gülmek korkuyu siler.”
İyi ya, korku silinsin. Ne olur ki?
Korku gidince iman da gider, itaat de silinir.
***
Bütün tarih boyunca saltanat, iktidar sahiplerinin sınavıdır bu korku/itaat - kahkaha denklemi.
Ölü Deniz’le yeni evresindeyiz bu yolculuğun, bu sınavın. Ölü Deniz oldu Bizim Deniz: Mare Nostrum.
Nietzsche’yle noktalayalım: Kahkahanın eşlik etmediği her hakikati sahte saymalıyız.