Şu sıralar televizyon karşısında, okyanus ötesindeki Dünya Kupası maçları yüzünden uykusuz kalırken muhtemelen hepimizin kafasında benzer deli sorular var: "Montella neden Barış Alper’i orada oynattı?", "Arda Güler’e neden az pas atılıyor?", "Yahu bu takım bizi neden 24 yıldır bekletiyor?" Evet, nihayet turnuvadayız, heyecan dorukta ama Türk futbolunun o genetik hastalığı da hemen yan koltuğumuzda oturuyor: Kronik fanatizm.
Milli takım gol atınca bile "Ama golü atan bizim takımın oyuncusu değil" diye gizliden gizliye bozulan, kendi kulüp rengini bayrağın önüne koyan futbol gurmeleri var.
Eğer X’te taraftarların birbirlerine küfür etmesini modern bir icat olduğunu sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Şimdi bundan tam 1500 yıl önceye, fanatizmin kitabının yazıldığı yere, yani Bizans İstanbul’una gidelim. Çünkü bugünkü futbol iklimimizin asıl kurucuları ne İngilizler ne de Brezilyalılar; bildiğiniz bizim eski komşular: Maviler ve Yeşiller.
Sultanahmet’te kombine savaşları
Bugün turistlerin dikilitaşlar arasında güvercinlere yem attığı Sultanahmet Meydanı, o zamanlar Hipodrom adında devasa bir arenaydı. Ve burada at arabası yarışları yapılıyordu. Ne VAR sistemi icat edilmiş ne de Passolig; ama bugünkü derbileri mumla aratacak bir holiganizm mevcuttu. Şehir, iki büyük "taraftar derneğine" bölünmüştü: Maviler (Venetoi) ve Yeşiller (Prasinoi).
Maviler; Aristokratların, zenginlerin ve statükonun takımıydı. Dönemin İmparatoru Justinianus da fanatik bir Mavi taraftarıydı. Yani arkalarında devlet desteği vardı. Yeşiller de ticaretle uğraşanların, alt sınıfın, ezilenlerin ve sisteme muhalif olanların takımıydı.
Rekabet öyle bir seviyedeydi ki, Kadıköy’de Galatasaray formasıyla ya da Seyrantepe’de Fenerbahçe formasıyla yürümek, Bizans’ta yanlış mahallede yanlış renkte pelerin giymenin yanında çocuk oyuncağı kalırdı. Çünkü burada renkler yüzünden insanlar sokak ortasında birbirini deşiyor, hipodromda meşale yerine birbirlerini yakıyorlardı.
"Yetti Be!" ittifakıyla başlayan Nika Ayaklanması
Tarih M.S. 532’nin Ocak ayını gösterdiğinde, İmparator Justinianus vergileri öyle bir artırmıştı ki, halkın canı burnuna geldi. İşte tam o esnada, dünya spor tarihinin en tehlikeli olayı gerçekleşti. Maviler ve Yeşiller, ortak düşmana karşı birleşti!
Düşünün, bugün Fenerbahçe, Beşiktaş ya da Galatasaray ultralarının birleşip ortak bir hedef için yürümeye başladığını... Gerçi bunun bir benzerini 2013 yılının Haziran ayında Boğaz Köprüsü’nde görmüştük. Güzel günlerdi diyelim…
İşte Sultanahmet’te de bunun bir benzeri oldu. Hipodromdan tek bir tezahürat yükseldi: "Nika!" Yani, “Kazan!” veya “Zafer!” diyorlardı.
Birkaç gün içinde isyancılar hapishaneleri boşalttı, şehri ateşe verdi. Bugün hayranlıkla baktığımız Ayasofya’nın ilk hali de dahil olmak üzere şehrin yarısı küle döndü. Justinianus şehirden kaçmayı düşünürken, eşi İmparatoriçe Theodora’nın "Mor pelerin en güzel kefendir" diyerek onu durdurduğu rivayet edilir.
Sonunda Saray, ünlü General Belisarius’u devreye soktu. Romalı askerler, Hipodrom’da toplanan ve yeni bir imparator ilan etmeye hazırlanan Maviler ile Yeşiller'i tuzağa düşürdü. Kapılar kapatıldı ve o gün o hipodromda 30 binden fazla taraftar katledildi. Rekabet de, ittifak da kanla susturuldu.
Gelelim bugüne... Kuzey Amerika’da destan yazmaya çalışan bir Milli Takımımız var. Ama ekran başında bizim halimiz hala biraz Bizansvari.
Neyse ki turnuvanın şöyle sihirli bir tarafı var: Sahadaki o genç jenerasyon, bizim o köhne Bizans entrikalarımızı pek umursamıyor. Arda, Barış’a sarılıyor; Kenan, kaledeki Mert’e koşuyor. Onlar sahada birleştikçe, bizim evlerdeki o ‘Maviler’ ve ‘Yeşiller’ duvarı da yavaş yavaş çatlıyor.
1500 yıl önce Bizanslılar "Nika!" diye bağırıp şehri yakmışlardı. Bizim ise bugün ne şehri yakmaya niyetimiz var ne de birbirimizi kılıçtan geçirmeye (en fazla televizyon kumandasını fırlatırız).
Bırakalım Bizans entrikalarını Bizans tarihçileri yazsın. Şimdi hep beraber, ekran başında haykırma zamanı: Nika Çocuklar, Nika!