Ana içeriğe geç

Bu karanlığa karşı işçinin elinden ne gelir?

İş yerindeki baskıyla ülkedeki baskıyı aynı kefede tartan bir bilinç oluşuyor. Bugün için ‘harıl harıl’ bir arayış görünmese de ortada bir boşluk var; emekçinin ikna olup içine katılabileceği bir boşluk.

Bu karanlığa karşı işçinin elinden ne gelir?
Evrensel
16

Ankara - Mutlak butlan kararının açıklandığı günden bu yana işçi duraklarında, ev ziyaretlerinde, fabrikalarda çoğunlukla şu cümleyle karşılaşıyoruz: “Sizce bu işin sonu ne olur?” Daha biz konuyu açmadan emekçiler soruyor. Önemli bir çoğunluk olup biteni bir siyasi operasyon olarak okuyor; bu kesimin “hukuk” masalına inandığı yok. Ancak “parti içi hesaplaşma”, “Yargıya karşı çıkılmaz” diyenlerin sayısı da o kadar az değil.

Ağırlıkta olan, daha çok bizimle diyalog kuran cenah açısından gördüğümüz tablo şu: AKP’den çoktan kopmuş, kendini açıkça hükümetin karşısında tarif eden geniş bir işçi kesimi var. Bu işçiler Kılıçdaroğlu’na ciddi tepki gösteriyor, arkasındaki gücün Saray rejimi olduğunu da biliyor. Duraklarda “Takip etmiyorum” diyenlerin bir kısmı aslında konuşmak istemediği için öyle diyor; biraz sohbet açılınca herkesin bir sözü oluyor.

‘Seçim olacak mı, bunlar gider mi?’

Tartışmaların ve beklentilerin düğümlendiği yer “Seçim nasıl olacak” meselesi. Kimi “Bu gidişle seçim yapılmaz” diyor, kimi “Yapmak zorunda ama bunlar kolay kolay gitmez” diye ekliyor. En çok duyduğumuz cümlelerden biri ise şu: “Gitmemek için her şeyi yapıyorlar, koltuğu bırakmak istemiyorlar.”

Sincan gibi bölgeler AKP’nin geçmişteki kalesi olup hâlâ çok güçlü etkisinin olduğu bölgeler. Buralarda yaşayan AKP’den kopan kesim CHP’ye dair zaten gönül rahatlığı taşımıyordu. Ama Saray rejimine karşı bir seçim zaferinin onlar olmadan kazanılamayacağının da farkında. Bu yüzden Özgür Özel için “CHP’nin başında kalmalı” yorumları hayli yaygındı. Yani umut değil, daha çok bir zorunluluk hesabı. Geleceğe dair ise kaygı ve umutsuzluk hakim.

Özgür Özel’in çağrı yaptığı mitinglere katılım Ankara açısından -bayram olmasına rağmen- kalabalık geçmişti. Ancak sanayi işçilerinin katılımı tek tek de olsa sınırlı bildiğimiz örneklerin dışına çıkmamıştı. Sendikası ile çıkıp gelen ya da fabrikada örgütlenip birlikte mitinge katılan sayı oldukça az. Gelişmeler takip ediliyor ama değişimin buradan, iş yerinden örgütlü müdahaleden geçtiğine dair fikre mesafeli durma hali hâlâ yaygın. Çünkü değişim iradesi noktasında da yukarıda bahsettiğimiz kaygılar, umutsuzluklar, kendini bir özne olarak görmeme esas yaygın eğilim.

Asıl önemlisi, iş yerindeki baskıyla ülkedeki baskıyı aynı kefede tartan bir bilinç oluşuyor. Bugün için “harıl harıl” bir arayış görünmese de ortada bir boşluk var; emekçinin ikna olup içine katılabileceği bir boşluk. Ne AKP ne CHP ne MHP ne de diğer partilerin ikna edebildiği kesim hiç azımsanacak gibi değil. “Ne yapmalıyız, sizce ne olacak?” sorusunu işte bu boşluktan duyuyoruz. Bu yazıda da yanıtı birlikte aramak istiyoruz.

Faşizmin inşası ve emekçinin karanlığı

Konuştuğumuz şey bir faşizmin inşasıdır. Saray rejimi halkın, muhalefetin, karşı duranların direncini kıramasa da her gün daha ileri, daha saldırgan adımlar atıyor. Ekonomide ise “faiz sebep, enflasyon sonuç” diye başlayan o meşhur süreçten bugüne emekçinin sırtını kırbaçlamaktan başka hiçbir şey yapılmadı.

Halkın yüzü hiç gülmedi; ama büyük patronların, yerli-yabancı tekellerin yüzü hep güldü. Sermayeye daha çok peşkeş, daha çok kıyak, daha çok vergi indirimi: Faiz indiriminden ihracatçıya vergi indirimine, finans kuruluşlarına tanınan istisnalara uzanan uzun bir ‘kıyak’ listesi var. Emekçiye sıra gelince ise hep “Kaynak yok” deniyor.

İktidarın bu tutumu sınıfsal uçurumu derinleştiriyor. 2026 yılı net asgari ücret 28 bin 75 lira. Oysa Türk-İş’in mayıs 2026 verilerine göre dört kişilik bir ailenin yalnızca mutfak masrafı, yani açlık sınırı 35 bin 174 lira; yoksulluk sınırı ise 114 bin lirayı aştı. Yani asgari ücret bugün bir ailenin yemek parasını dahi karşılamıyor. Mesai yapmadan, ek iş tutmadan geçinebilen yok.

Aynı düzen, ücretleri daha da aşağı çekmek için yeni bir yola başvuruyor: Uzak Asya’dan, Nepal’den, Hindistan’dan getirilen işçiler çok daha ucuza fabrikalarda çalıştırılıyor. Örneğin Sincan’da bu hızla yaygınlaştı; Hidromek, Mitaş, Yiğit Akü, Astor gibi örnekler var ve sayıları artıyor. Amaç açık: Emeği ucuzlatmak, işçiyi işçiye karşı zayıf düşürmek.

Sabah hava aydınlanmadan işe gidip gün ışığını görmeden eve dönen milyonların acısı büyüyor. İşçinin gün yüzü görmeden, hep karanlıkta yaşadığı bu dönem, ülkenin üzerine çöken karanlıktan farksız. Fabrikadaki karanlık ile rejimin inşa ettiği karanlık aynı olduğu gerçeği emekçinin suratına daha çok çarpacak bundan sonra.

Peki ne yapmalı?

‘Ara zam’ mücadelesi bir fırsata dönüşebilir! Basan karabasanı püskürtmenin yolu dirençli, örgütlü bir mücadeleden geçiyor. Bunun için daha geniş kesimlerin tabandan, fabrikalardan, mahallelerden birleşmesi gerekiyor. Ama “Fabrikanda birleş ki ülkedeki sürece topyekûn karşı koyalım” dendiğinde bu çoğu emekçiye soyut, hatta gerçek dışı geliyor; bağını kuramıyor. Oysa tam da o bağı kuramazsak ilerleyemeyiz.

Somut bir örnek: Bugün pek çok fabrikada ara zam tartışması var. Çünkü ücretler çok düşük, açlık sınırı ortalama ücret haline geldi. Ek zam talebi doğal olarak fabrikaların gündemine oturuyor. İşçiler ikili-üçlü gruplarla itiraza başlıyor; yönetimle görüşüyor, dilekçe topluyor, bölümlerde bir araya geliyor, tuvalete yazı yazıyor, sosyal medyada gizli paylaşımlar yapıyor. Yani işçi kendini de koruyarak, ölçüp tartarak durumunu değiştirmeye çalışıyor.

Ama ek zam talebi tek bir fabrikada sıkışıp kalınca bir yere kadar etki ediyor. Halbuki aynı sanayi bölgesinde 10-15, hatta daha fazla fabrika birlikte hareket edebilse, bu hem bölgesel düzeyde ciddi bir basınç yaratır hem de ülke gündemini etkiler. Nitekim haklarını arayan maden işçilerinin direnişinin neredeyse her fabrikada konuşulduğunu gördük. Yapılması gereken bunun daha fazlasıdır; mücadeleci işçilerin somut adımlarını birlikte ortaya koymasıdır.

Önümüzdeki süreç tam da bu yüzden kritik. Hükümet “Asgari ücrete ara zam gündemimizde yok” diye açıkça ortaya koydu. O halde mücadeleci işçilerle birlikte buna karşı durmak, asgari ücrete ve tüm ücretlere ek zam için birlik olmanın adımlarını atmak şart. Bu, aynı zamanda kuşatan karanlığa karşı bir direnç hattı örmek demek.

“Elden ne gelir, yapamayız ki” diyen bir yere savrulmak yerine, “Gerçekten somut olarak ne yapabiliriz” sorusunu birlikte tartışmamız gerekiyor. Fabrika fabrika, mahalle mahalle hangi taleplerin bizi birleştirdiğini belirlemek önemli olacak. Tüm bu gelişmeler karşısında bu birlik hiç olmadığı kadar hayati, hiç olmadığı kadar önemli.

Kaynağa Git

İlgili Haberler