Türkiye’nin siyaset tarihindeki kimi olaylar yüzeydeki bir kriz gibi görünse de aslında derinde bir sistemin kendini yeniden üretme mekanizması işliyor.
21 Mayıs 2026, böyle bir andı.
Mahkemenin mutlak butlan kararı, CHP’yi iki başlı bir canavarın içine hapsetti.
Hal böyleyken Türkiye’de siyasi analizlerin çoğu da psikolojiye kaçıyor, siyaset çoğu zaman bir karakterler galerisi gibi anlatılıyor:
Erdoğan kötü niyetli.
Kılıçdaroğlu kindar ve hırslı.
Özel yükselmek isteyen cesur bir romantik,
Delegeler zayıf karakterli, satılmış…
Birileri hırslıdır, birileri cesurdur, birileri ihanete uğramıştır, birileri ihanet etmiştir. Liderler yükselir, liderler düşer.
Partiler bölünür, ittifaklar kurulur, seçimler kazanılır ya da kaybedilir.
Gazete manşetleri ve televizyon ekranları bu hikayeleri çok sever; çünkü insanlar, yüzleri hatırlar.
Oysa CHP’de mutlak butlan kararı sonrasında yaşanan kriz kişileri aşıyor.
Bu tabloyu biraz anlamak için James Buchanan’ın kamu tercihi teorisine bakmak gerekiyor.
Buchanan’ın “Romantizmsiz siyaset” tezi sert bir sadelikle kurulu…
Ona göre siyasi aktörler, bürokratlar, parti yöneticileri; kamu yararı için değil, kendi çıkarlarını maksimize etmek için hareket ederler. Bir insan süpermarkette nasıl davranıyorsa, parlamentoda da aynı rasyonel öz-çıkar mantığıyla hareket eder. Kamu yararı söylemi çoğu zaman gerçek motivasyonların üzerini örten bir dildir.
Bu, yapısal bir tespit, ahlaki bir suçlama değil.
Ve bu tespit, 21 Mayıs’tan bu yana yaşananlara uyarlanabilir.
Erdoğan muhalefetin kendi içine kapanmasından yarar sağlıyor.
Kılıçdaroğlu kaybettiğini düşündüğü siyasi alanı geri kazanıyor.
Özgür Özel ise farklı bir denklemin içinde gibi görünüyor, onun yeri bir fark taşıyor.
Özel elindeki meşruiyeti ve örgütsel desteği korumaya çalışıyor.
Bunu da üzerine gelen hukuki ve siyasi baskıya rağmen yapıyor.
Sahada kalmak, bu konjonktürde bedelsiz bir tercih değil.
O, kazanılacak bir şeyin peşinde olmak yerine, kaybedilecek çok şeyin önünde duruyor.
Milletvekillerinin bir bölümü ise siyasi geleceklerini güvence altına alacak pozisyonlarda duruyor. Bu davranışların hiçbiri şaşırtıcı değil. Tam tersine, siyaseten beklenen davranışlar.
Erdoğan’ın hesabı, tek kurşun atmadan kazanmak
Buchanan’ın Gordon Tullock ile birlikte kaleme aldığı “The Calculus of Consent” (Rızanın Hesabı) şunu gösteriyor: Rasyonel öz-çıkar, açgözlülük demek değildir.
Teşviklere öngörülebilir biçimde yanıt vermektir.
Sermaye fraksiyonlarının, devlet aygıtının ve otoriterleşen ideolojinin kesişiminde konumlanan bir iktidar figürü olarak Erdoğan’ın bu krizdeki çıkarına, hukuki bir saldırganlık ile hesaplı bir siyaset iradesi eşlik ediyor.
Ortak analizler CHP’deki bölünmenin derinleşmesinin Erdoğan’ın karşısında güçlü ve birleşik bir muhalefet çıkmasının zorlaştırdığını söylüyor.
Parçalanmış bir muhalefet, erkenden ilan edilmiş seçim zaferi demek.
Teorinin Erdoğan’a uyarlanmış hali şu: Yakın çıkar, muhalefeti iç savaşa hapsetmek; uzak çıkar, seçime giderken karşısında tek ses yerine birkaç kavgacı bulmak.
Analistler, Erdoğan’ın AKP’nin uzun süredir yüzde 29-31 bandında sıkışmasına karşın yeni bir heyecan arayışı içinde olduğunu değerlendiriyor.
Butlan kararı Erdoğan’ın aradığı heyecan olmasa da mefluç rakipler demek.
Poulantzas’ın diliyle söylersek; devlet yalnızca bir kurum değildir, devlet tarafsız değildir, toplumsal güç ilişkilerinin, sınıf mücadelelerinin yoğunlaşmış biçimidir.
Yaşadığımız otoriterleşme süreci ise medya, yargı, güvenlik aygıtı ve sermaye ilişkileri üzerinden örülmüş kurumsal bir organizasyon…
“Seçimsizleştirme” kavramıyla okursak; Erdoğan sandığı kaldırmak zorunda değil.
Sandığın doğası gereği sürpriz sonuç üretme kapasitesi ortadan kalkarken, muhalefet kendi içinde tükenirken iktidar tek kurşun atmadan kazanıyor.
Ortada bir işçi sınıfı yok, sendikalar yok. Emek siyaseti, halkçı bir program yok; devletleşmiş bir parti var.
Bu yüzden Erdoğan’ın başarısını yalnızca zekaya stratejiye bağlamak eksik kalır.
Rafine bir silahla, sistemik bir güç birikimiyle karşı karşıyayız.
Mahkeme kararını kucaklayan adam Kılıçdaroğlu
Kılıçdaroğlu; Buchanan’ın teorisindeki rasyonel aktörler, kurumsal boşlukları kendi lehlerine yorarlar tezini doğruluyor.
Kılıçdaroğlu ekibinin, mutlak butlan kararının çıkmasını engellemek yerine fiilen kolaylaştırdığı değerlendirmeleri var.
Ortada kurultayı ayak oyunlarıyla kaybettiğini düşünen, rövanşını almak için her kapıyı çalan hırslı bir lider ve ekibinin tablosu var.
Görünen o ki Erdoğan’ın yargı üzerinden ürettiği meşruiyet dilinin bir bölümünü içselleştirdi Kılıçdaroğlu.
Adalet Yürüyüşü sırasında, “Yargıya ben değil, AKP talimat veriyor” derken 2026’da “Yargı kararlarına herkes uymak zorunda” demesi, Buchanan’ın öngördüğü sıradan bir çıkar değişimini aşıp hegemonyanın rakip aktörleri kendi diliyle konuşturmaya başlaması anlamına geliyor.
Aynı insan, çıkarına göre aynı kurumu farklı değerlendiriyor.
Yargı, ona kazandırdığında meşru, kaybettirdiğinde araç...
Üstelik birçok araştırma, “Kılıçdaroğlu genel başkan olmalı” diyen CHP seçmeninin oranını çok düşük gösteriyor. Bu durum, Kılıçdaroğlu’nun öz-çıkarı ile CHP seçmeninin iradesi arasındaki uçurumu da gözler önüne seriyor.
Buchanan bunu da açıklıyor. Ona göre rasyonel aktörler, seçmenin tercihi ile kendi tercihleri örtüşmese bile kendi çıkarlarını maksimize etmeye devam ederler.
Hesap, bir kez daha kalabalığın oyu değil, kurumsal kontrol çünkü.
Kılıçdaroğlu’nun genel başkan yardımcısı Bülent Kuşoğlu ise bir “devlet aklı”ndan söz ediyordu.
Erdoğan sonrası için başkanlık sisteminin sürdürülmesinin uygun olmadığını hesaplayan bürokratik bir muhakemeden…
Bu okumada Kılıçdaroğlu, bir muhalefet lideri gibi konumlanmıyor, sistemin devamı için hesaplanan güvencelerden biri…
Bir karikatür gibi...
Sistemin kendi elini ısırmayacak bir muhalefeti sahneye çıkardığı 1930 Serbest Cumhuriyet Fırkası tekerrürü…
Fethi Okyar’ın partisi de “güdümlü muhalefet” olarak doğmuş, kontrol edilemeyen bir dinamiğe dönüşünce ortadan kaldırılmıştı.
Bu arada Kılıçdaroğlu’nun Sözcü TV’deki performansına da dikkat çekmek gerekiyor.
Kılıçdaroğlu’nun ne söylediğinden çok, neyi savunmak zorunda kaldığı kaldı hafızalarda. Uzun yıllar iktidarın yargı müdahalelerini, siyaseti dizayn etme girişimlerini eleştiren muhalefet liderinden çok, ortaya çıkan hukuki sonucu siyasal meşruiyetin temel dayanağı olarak kabul eden bir aktör görüntüsü verdi.
“Mutlak butlan kararını kabul etmese CHP’ye kayyum atanacağı cümlesi, hegemonik bir içselleşmenin itirafıydı.
Sistemi kabullenişini zorunluluk diliyle meşrulaştıran bir savunma haliydi.
Program boyunca CHP örgütlerinden, belediye başkanlarından ve seçmen tabanından yükselen itirazları anlamaya çalışan bir siyasal dil yerine, kendi pozisyonunun doğruluğunu ispatlamaya çalışan bir dil hakimdi.
Sözcü ekranında görünen şey, Kılıçdaroğlu’nun geri dönüşünden çok daha fazlasıydı.
Muhalefetin önemli bir bölümünün yıllarca eleştirdiği zeminde meşruiyet arayan bir figüre dönüştü.
Bu nedenle programın ardından Kılıçdaroğlu’nun parti içindeki meşruiyet iddiası ile CHP seçmeninin gözündeki siyasal meşruiyeti arasındaki mesafe daha da görünür hale geldi.
Özel cephesindeki 111 milletvekili
Mutlak butlan sonrasında 111 milletvekili Özgür Özel’e destek bildirisi verdi.
Bu milletvekillerinin bir kısmı Kılıçdaroğlu-Özel birlikte çalışırken aday listelerine girdiler.
Sonrasında seçim bölgelerinde değişim ağlarına dahil oldular, siyasi zemin buldular, parti içi süreçlerde konumlandılar, siyasi kimliklerini bu dönemde inşa ettiler.
Bugün için Kılıçdaroğlu’na dönmek bu kesim için pratik bir kayıp.
Bu tabloyu yalnızca çıkar hesabına indirgemek de yanıltıcı olur. Bu milletvekilleri aynı zamanda çok katmanlı bir baskıyla da yüzleşiyor.
Özellikle hukuki süreç tehditleri bu baskının araçları…
Böyle bir ortamda verilen destek, çıkarla ilkenin örtüştüğü bir karar da olabilir, baskıya karşı direncin ifadesi de.
Buchanan bize oyuncuların motivasyonlarını analiz eden bir mercek sunuyor; ancak baskı ve tehdit altındaki öznelerin davranışını yalnızca öz-çıkarla okumak, iktidarın yarattığı korku iklimini analitik olarak görünmez de kılar.
Doğru sonuca yanlış nedenle ulaşmak mümkündür, diyor Buchanan; ama bazen doğru sonuca, doğru nedenle ve bedel göze alınarak da ulaşılır.
Ayrıca Özel, Kılıçdaroğlu’na rağmen Meclis’te toplantısını yaptı, kürsüye çıktı.
Yargı müdahalesi ona aidiyet pekişmesi üretti.
Özel, bu kuşatmayı kimliğinin merkezine taşıdı.
Mağduriyet sermayesini sokağa ve sandığa tahvil etmek üzerine kurulu bir strateji bu şimdilik.
Ama nereye kadar?
Daha önce de andığım Holloway’in “öfke” kavramsallaştırması burada devreye giriyor. Öfke eyleme dönüşmeden tüketilirse, mağduriyet enerjisi buharlaşır.
Özel’in stratejisinin sınırı budur.
Sembolik direniş, somut kazanıma dönüşmezse tükenecektir.
Yargı kararlarını tanımak, mevcut sistemi meşrulaştırarak hareket etmek…bunların hepsi mevcut hegemonik çerçeveyle müzakeredir, onun dışına çıkış değil.
Bunlar Özel’in stratejisin nerede kaldığını gösterecektir.
Bitirelim…
Evet, Buchanan ve Tullock haklı gibi görünüyor.
Fakat bir yere kadar…
Bireylerin öz-çıkarları kaçınılmaz olduğunda, çözüm daha iyi insanlar bulmak, daha iyi kurumsal kurallar tasarlamak mı?
CHP’nin krizi, bu boşluğun ürünü mü?
Tüzük belirsizlikleri, iç demokrasi mekanizmalarının zayıflığı, mahkeme kararlarının araçsallaştırılabilmesi… bunların hepsi aktörlerin öz-çıkarlarını kuralsızlıkta maksimize etmelerini mümkün mü kıldı?
Bunların çözüm önerisi, liberal siyasetin klasik cevabıdır ve yetersizdir.
Çünkü kurumsal boşluklar rastlantısal değildir.
Belirsizlikler arıza değildir, hegemonik sistemin normal işleyişidir.
Daha iyi kurallar önerisi, kuralların içinde üretildiği güç ilişkilerini görünmez kılar.
Tam bu noktada daha zor sorular ortaya çıkıyor:
Neden bütün bu aktörler aynı partinin üzerinde böylesine sert bir mücadele veriyor?
Neden Türkiye’nin siyasal geleceği birkaç kişinin kişisel hesaplarına sıkışabilecek kadar kırılgan hale geldi?
Neden milyonlarca seçmenin oy verdiği bir parti, birkaç hukuki yorumun ardından varoluşsal bir krize sürükleniyor?
İşte Buchanan’ın sınırı burasıdır.
Çünkü kamu tercihi teorisi bize oyuncuların motivasyonlarını anlatır; fakat oyunun neden tam da bu sahada oynandığını açıklamaz.
Buradan sonra başka bir analizin başlaması gerekir.
Türkiye’de yaşanan mesele bir liderlik krizinden fazlasıdır.
Daha derinde bir hegemonya krizidir.
Gramsci, insanların yalnızca maddi çıkarlarıyla hareket etmediklerini, hegemonyanın ortak bir ahlaki ve siyasal irade yaratabildiğini söyler.
Yıllardır ülkeyi yöneten siyasal düzen, eski meşruiyet kaynaklarını büyük ölçüde tüketmiş durumda.
Ekonomik büyümenin sağladığı rıza zayıflamış, hukuk düzenine duyulan güven aşınmış, devlet kurumlarının tarafsızlığına ilişkin inanç ciddi ölçüde yıpranmış halde.
Fakat buna rağmen yeni bir siyasal merkez de ortaya çıkamıyor.
Muhalefetin yaşadığı sancının nedeni bu...
CHP krizi bir semptom...
CHP bugün bir partinin ötesinde, iktidar değişimi ihtimalinin taşıyıcısıdır.
Bu nedenle CHP içindeki mücadele sıradan bir genel başkanlık yarışı olarak okunamaz.
Orada verilen kavga, aynı zamanda Türkiye’nin gelecekte hangi siyasal doğrultuda ilerleyeceğine ilişkin bir mücadeledir.
Fakat mesele burada da bitmez.
Çünkü başka sorular da vardır.
Erdoğan neden hala bu kadar güçlü?
Muhalefet neden her krizde yeniden savunma pozisyonuna düşüyor?
Bunların cevabı en başta söylediğim kişilerin özelliklerinde değil, devletin dönüşümünde saklıdır.
Son yirmi yılda Türkiye’de yalnızca hükümetler değişmedi.
Devletin çalışma biçimi değişti.
Yargıdan bürokrasiye, medyadan güvenlik aygıtlarına kadar birçok kurum yeni bir siyasal merkezin etrafında yeniden şekillendi.
Bu nedenle bugün yaşanan mücadeleye de partiler arasında ya da parti içi bir rekabet olarak bakılamaz.
Devletin hangi toplumsal güçler tarafından, hangi araçlarla ve hangi meşruiyet anlayışıyla yönetileceğine ilişkin bir mücadele söz konusu.
Asıl mesele de burada; kriz CHP’nin krizi değil.
Bu kriz, Türkiye’nin son kırk yıldır biriktirdiği sorunların CHP içinden görünümüdür.
24 Ocak 1980 kararları ve 12 Eylül darbesiyle ülkenin ekonomik, siyasal bel kemiğini kıran ekonomik ve siyasal model artık eski işlevini yerine getiremiyor.
Model tıkandı.
Fakat bunların yerine yeni ve kalıcı bir düzen de kurulamadı.
Bu aralar Türkiye’de siyaset bir geçiş döneminin karakterini taşıyor.
Eski düzen ölüyor.
Yeni düzen ise henüz doğamıyor.
Bugün yaşanan bütün büyük siyasal çatışmalar biraz da bu boşluğun içinde gerçekleşiyor.
Bu yüzden mutlak butlan meselesine yalnızca Erdoğan’ın hamlesi, Kılıçdaroğlu’nun hırsı ya da Özgür Özel’in direnişi olarak bakmak eksik kalır.
Bunların hepsi gerçektir.
Ama yalnızca görünen gerçektir.
Derindeki gerçek ise şudur: Türkiye’nin siyasal sistemi uzun süredir yeni bir denge üretemiyor.
Aktörler bu dengesizliğin içinde hareket ediyor.
Kimi iktidarını korumaya çalışıyor.
Kimi geri dönmeye çalışıyor.
Kimi yükselmeye çalışıyor.
Fakat hiçbiri oyunun oynandığı zemini değiştiremiyor.
Belki de bu yüzden bugün Türkiye’nin temel sorusu, Erdoğan’ın karşısına kimin çıkacağı değildir.
Asıl soru şudur:
Çözülen eski siyasal merkezin yerine yeni bir toplumsal ve siyasal merkez kurulabilecek mi?
Çünkü sorun kişilerden büyüktür.
Kişiler değişebilir.
Liderler gelir ve gider.
Fakat onları üreten tarihsel yapı değişmediği sürece hikaye aynı kalır.
Buchanan bize insanların neden mücadele ettiğini anlatıyordu.
Fakat bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan soru artık o değil.
Asıl soru, bu mücadelenin neden tam da böyle bir enkazın üzerinde verildiğidir.
(*) Siyasal İletişim Danışmanı