Başlığı, Murat Belge’nin Milliyet Sanat dergisine 1982 yılında yazdığı bir yazıdan uyarladım. Onunki şöyle: “Türkiye’de Önümüzdeki Yıllarda Yayıncılığa Önemli Görevler Düşüyor”. Demek ki o yıllarda insanlar kültürel üretime görev biçen, göklerdeki kültüre yeryüzünün olayları karşısında bazı görevleri olduğunu bildiren bu türden yazılar yazabiliyormuş ve bu da kimse tarafından tuhaf karşılanmayabiliyormuş!
Belge’ninki 12 Eylül darbesinin gerilimli günlerinde yazılmış bir yazı. Şiddetli gerilim dönemlerinde (ki Türkiye’de bu dönem hiç bitmiyor) kültür daima toplumsal dünyanın farklı düzey ve alanlarında yaşanan çatışma ve gerilimlerin izini taşır. O düzeyler arasında da en çok politikadaki çatışma ve gerilimler fazla gecikmeden kültürel alanda kendi karşılığını bulur. Çünkü kültür (günümüzde de görüldüğü üzere) önemli bir mücadele alanıdır.
Politik alan, her zamanki gibi bugünlerde de çatışma ve gerilimlerle yüklü. Bu alana (normal koşullarda alan üzerinde belirleyici olması gereken) akıl, hukuk, vicdan, adalet gibi ölçeklerle bakıldığında “dehşet” denilebilecek manzaralar karşılıyor bizi. Bu durumda da tabii ki Türkiye’de önümüzdeki günlerde kültüre önemli görevler düşüyor.
Son günlerin popüler ismi Deniz Göktaş, “Ölü Deniz” gösterisiyle bu görevi yerine getirmiş bulunuyor. Tabii ki devlet de görevini hemen yerine getirdi, soruşturmasını açtı, yasağını koyup tutuklamasını yaptı. Ama toplum da görevini yaptı bu arada; YouTube’a yüklenen gösteriyi ilk dokuz günde sekiz milyon kez izledi, beğenilerini dile getirdi, duygulandı, ümitlendi, coştu, endişelendi… Deniz Göktaş hadisesi, tüm sonuçlarıyla, bize politik alan karşısında kültürü hiçbir zaman küçümsemememiz gerektiğini gösterdi.
Politik gelişmelerin dehşeti, kültürü küçümsemenin gerekçesi olamaz zaten. Ama bunun için kültürün de küçümsenmemeyi hak edecek bir olgunluk ve duyarlılıkta olması gerekir. Adorno, o meşhur sözünü, “Auschwitz'den sonra şiir yazmak barbarlıktır” sözünü zaten bu yüzden söylemişti. Sadece şiir yazmak da değil (çünkü şiirle özel bir derdi yoktu filozofun), Auschwitz'den sonra resim boyamak, şarkı bestelemek, heykel yontmak da barbarlıktı. Bütün bir kültürel üretimi toptan ahlaki sorgulamaya açmak istemişti Adorno; zira Auschwitz’in dehşeti aklın ve vicdanın sınırlarını o denli aşmıştı ki, bu noktadan sonra, hayat her günkü olağan akışındaymış gibi, hiçbir şey olmamış gibi yazmak, çizmek, söylemek, çekmek, boyamak artık barbarlık sayılmalıydı; şiiri, sineması, heykeli, müziği, romanı, artık nesi var nesi yoksa, bütün kültürel üretimin Auschwitz'den sonra kendine toptan bir çekidüzen vermesi icap ederdi.
Ne hazin ki bu icap o günden bugüne her gün için elzem olageldi. Çünkü Auschwitz'le kalmadı -nihayetinde “uygarlık” devam ediyordu-; Halepçe, Bosna, Ruanda, Myanmar, Gazze, İran… Yerkürenin barbarlığı bitmemişti, bitmiyordu! Kürede durum buyken yerelde de durum pek farklı sayılmazdı: Maraş’tan sonra şiir yazmak barbarlık sayılmayacak mıydı? Çorum’dan, Fatsa’dan, Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nden, Sivas’tan sonra?
Adorno’nun koyduğu ölçüyle bakarsak, elbette bunlardan sonra da şiir yazmak, film çekmek, resim boyamak barbarlıktı. Çünkü gerçeklik, yani Maraş’ın, Çorum’un, Fatsa’nın, Diyarbakır’ın, Sivas’ın dehşeti, aklın sınırlarını aynı derecede aşmıştı. Bütün bunlardan sonra yazmak, çizmek, söylemek de barbarlık sayılmalıydı. Ama yazıldı, çizildi, söylendi. Bugün edebiyatımızın, şiirimizin, sinemamızın nadide eserleri arasında sayılan pek çok ürün o şiddetli gerilim dönemlerinde üretildi. Nadideydiler, çünkü küçümsenmemeyi hak edecek bir olgunluğun ve duyarlılığın ürünleriydiler.
“Ölü Deniz” de nadide bir eserdir; o da küçümsenmemeyi hak edecek bir olgunluğun ve duyarlılığın ürünüdür. Sahip olduğu olgunluk ve duyarlılıkla kültürel üretim için bir ölçek de koymuştur; bu andan itibaren Türkiye’nin kültürel üretimi toptan bir ahlaki sorgulamaya açılmış bulunmaktadır; bu andan itibaren yazılan, çizilen, söylenen, boyanan, yontulan her şey “Ölü Deniz” ile kıyaslanacaktır. “Politik mizah” olduğu için değil -zaten böyle bir tabir de yanlıştır, mizah zaten politiktir-, sadece, nasıl ki toplumsal ilişkilerde ekonomi politik (ya da politik ekonomi) vazgeçilmez ise, kültürel üretimde de kültürel politiğin (ya da politik kültürün) vazgeçilmezliğini hatırlattığı için!
Birey olarak neredeyse hiçbir şey üzerinde kontrolümüz yok. Bu yüzden politika önemli, önemini korumaya devam ediyor.
Bunun yanında, birey olarak insan hayatının değişik özgürlükleri arasındaki derin ve içten bağları, özgür bir sanatın insan hayatına vereceği kurtuluş şansını (en az devlet kadar) kavramalıyız. Kültür de bu yüzden önemli, önemini korumaya devam ediyor.
İşte bu yüzden… Türkiye’de önümüzdeki günlerde kültüre önemli görevler düşüyor.