Normal şartlarda Ankara, bürokrasi trafiğine alışkın bir kent. Hatta bu yönüyle ‘meşhur’ sayılır. Fakat NATO Zirvesi nedeniyle şehirde bambaşka bir hava esiyor. Öyle ya, sadece NATO liderleri başkentte değil; aynı zamanda 17 yıl aradan sonra ilk kez bir ABD Başkanı Türkiye’yi ziyarete geliyor.
Salı günü Donald Trump’ın uçağı Ankara’ya inmeden hemen önce kentte bir dükkanın önünde oturan iki işçi sigara molasında polis sirenleri eşliğinde kopan hengameyi değerlendiriyordu: Mutfak işçisi kadın, arkadaşına kapatılan yollardan ve diğer yasaklardan bahsediyor, basitçe “Ne bu tantana?” diye soruyor. Yakasındaki ismiyle lokantanın servisinde çalışan genç işçi sıkıyönetim uygulamalarının NATO ve Trump’ın gelişiyle ilgili olduğunu söylüyor. Fakat karşısındakinin aradaki bağı kuramadığını fark eden genç işçi, çalışma ortamından bir örnekle durumu arkadaşına açıklıyor: “Mesela Patron Bey dükkana geldiğinde nasıl sıraya diziliyoruz hepimiz, değil mi? Nasıl telaşla etrafa çekidüzen veriyoruz, kimse ses çıkartmıyor, başımızı eğip karşısına geçiyoruz? İşte aynı öyle düşün. Bunların da beyi geliyor, o yüzden el pençe tek sıra oluyorlar.”
NATO’ya karşı yapılacak eylemi takibe doğru giderken kulağımıza çalınan bu diyalog, son haftalarda kopan gümbürtünün özeti niteliğinde. Çevre düzenlemelerinden polis operasyonlarına, eylem yasaklarından idari tatillere… Ankara net bir şekilde sıkıyönetim uygulamalarıyla nefes almaya ve hatta tepkisini göstermeye çalışıyor.
***
Son bir ay içerisinde NATO Zirvesi nedeniyle Ankara’nın nasıl hazırlandığını hepimiz gördük: Yıllardır yapılmayan yollar bir gecede asfaltlandı, okullar tatil edildi, yurtlar boşaltıldı, ABD Başkonsolosluğu etrafına antik sütunları andıran anıtlar dikildi, evler boyandı. Sosyoekonomik peyzaj çalışmaları kapsamında misafirlerin göz zevki bozulmasın diye gecekondu mahalleleri levhalarla kapatıldı. Dilenciler, evsizler, seyyar satıcılar ‘göz önünden’ kaybedildi. Ayrıca elli bini aşkın sokak hayvanının sürgün edilişi bir başarı hikayesi gibi anlatıldı.
Maliyeti 11 milyar 579 milyon lirayı bulan bu hazırlıklar 'Operasyon Turkuaz' adı verilen hukuksuz baskınlar, gözaltılar ve tutuklamalarla hâlâ devam ediyor. NATO’ya karşı en ufak bir ses çıksın istenmiyor. Bizim Ankara’da görebildiğimiz hazırlıklar böyle. Hal böyle olunca “Gecekonduları levhayla kapatanlar, NATO Zirvesi’nde kim bilir nasıl bir şov hazırlamıştır?” diye insan düşünmeden edemiyor.
Etkinliği takip için NATO Zirvesi’ne girmeyi başarabilen gazetecilerin aktarımlarından yola çıkarak verilen şölenin ve savaş propagandasının nasıl anlatıldığını öğreniyoruz.
Her şeyden önce konukları ‘sınırsız bir açık büfe’ bekliyor. Öyle zorunluluktan hazırlanmış bir menü falan da değil: Anadolu mutfağına dair aklınıza gelebilecek her tadı burada bulmak mümkün: Bir köşede devamlı döner kesiliyor, çeşit çeşit mezeler ve tatlılar masaları renklendiriyor, balık ve et çeşitleri eksik edilmiyor… Üstelik hangi yemek biterse hemen yerine bir tepsi daha geliyor.
Gıda enflasyonunda her ay yeni dünya rekorları kıran bir ülkenin sunduğu bu gösteriş de bir noktada gecekondu kapatan levha işlevi görmüş sayılmaz mı? Ama dahası var… Bu görkemli şölen içerisinde Anadolu Ajansından bir görevli, basına ayrılan açık büfede sayısı azalan köfteleri göstererek sorumlu çalışanı “Bu ne böyle? Köfteler bitiyor, ülkemizi kötü gösteriyorsunuz!” şeklinde azarlıyor.
Tabii bu akreditasyon alabilen gazetecilerin ‘utanarak’ bize anlattıkları. Perde arkasında dönen ziyafetleri, milyarlarca dolarlık silah pazarlıklarını ve kanlı anlaşmaları varın siz düşünün.
Sadece NATO Zirvesi’nde gazetecilere yapılan sunumda bile büyük patron ABD’nin emrinde savaş çığırtkanlığının nasıl işlendiğini görmek mümkün. Önce sanki bir takı törenindeymiş gibi her ülkenin NATO’ya harcadığı paralar dev ekranlardan anons ediliyor. Bol sıfırlı şovları ‘savaş kabiliyetleri’ sergileniyor. Hedef açıkça Rusya olarak gösterilirken ‘saldırı ve bombardıman gücü bulunan ülkeler konu ediliyor’. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, daha fazla haraç toplamak ve bu haracın rızasını üretmek için NATO üye ülkelerinin harcamalarını arttırma gerekliliğini “Ukrayna’da gördüğümüz gibi silahlar ve mühimmatlar çabuk tükeniyor” sözleriyle savunuyor. Ardından Rusya’ya karşı kullanılması muhtemel bu saldırı kapasitesini ‘Transatlantik Savunma Devrimi’ olarak adlandırıyor.
Savunma kelimesinin bu kadar ısrarla yenilenmesi bir tesadüf değil; bir binada ne kadar çok sütun varsa, o kadar çok taşıması gereken çürük vardır…
***
'Savaş baronları ve soykırımcı çeteler Ankara’dan defolsun, NATO’dan derhal çıkılsın' dediği için —ya da sadece bunu deme potansiyeli olduğu için— tutuklanan onurlu insanlar bugün yarın serbest kalacak. Gecekondu ‘ayıbını’ örten levhalar sökülecek, yoksulluk her köşe başında kendisini gösterecek. Sermaye düzeninin bir köşeye attığı insanlar sürgünden dönecek. Dönmeseler bile sistem ‘yeni’ evsizler ya da dilenciler yaratmaya devam edecek. Asfaltlar aşınacak, boyalar çatlayacak.
Tüm bu çelişkilerin cilası bu ülkede yaşayan istisnasız herkesin gözünde çoktan attı. Fakat NATO ve onun tartışmasız patronu ABD ile kurulan tarihsel boyunduruk ilişkileri öylesine güçlü ki toplumsal tepkilere karşı bir hesap verme ihtiyacı duyulmadı. Ancak asıl meziyet gömleğinin önünü ilikleyip efendilerin ekmeğine konacak köftenin derdine koşmakta değil; tüm baskılara rağmen başkaldırma cüreti gösteren genç-yaşlı bütün devrimcilerde…