İzmir – Ankara, 7-8 Temmuz’da toplanacak 36. NATO Liderler Zirvesi için günlerdir süsleniyor. Yollar yenilendi, cepheler boyandı, dikey bahçeler dikildi, Macron için yürüyüş güzergahları düzenlendi, ultra güvenlik önlemleri alındı. Tüm bu protokol gösterişinin şimdiye kadar ulaşan faturası: 11 milyar 579 milyon TL.
Kamu kaynaklarının halktan esirgenip NATO için harcanması sadece zirve harcamaları ile sınırlı değil. Önemli harcama kalemi NATO güvenlik yatırım programı (NSIP). Sivil altyapı, bilişim projeleri, hava savunması, iletişim sistemleri, hizmet ve tesis bakımı gibi kalemleri içeren NSIP’nin toplam fon büyüklüğü 2026 için 5.3 milyar avroya ulaştı. NATO’nun kendi yayımladığı verilere göre, ittifakın doğrudan ortak fonu (sivil bütçe, askeri bütçe ve NATO güvenlik yatırım programının toplamı) 2025 için yaklaşık 4.6 milyar avroydu (5.2 milyar dolar). Anadolu Ajansının Ankara zirvesi öncesi yayımladığı resmi verilere göre 2024 yılına göre hacim yüzde 40 artmış.
2026 için 5.3 milyar avroluk fon; bu rakam müttefiklerin toplam savunma harcamalarının yalnızca yüzde 0.3’üne karşılık geliyor. Bu ‘küçük yüzde’ milyonların cebinden çıkan milyarları önemsizleştirme işlevi görüyor.
Küçük ölçek cebe küçük değil
NATO’nun “ortak fonlar toplam savunma harcamasının sadece yüzde 0.3’ü” söylemi, istatistiksel bir manipülasyon. Çünkü bu yüzde 0.3, NATO’nun toplam savunma harcaması içinde küçük görünse de, ulusal bütçeler ve emekçi sınıfların yaşam standardı söz konusu olduğunda hiç de önemsiz bir kalem değil.
Bilindiği üzere Türkiye’nin 2025 savunma harcaması zaten 36 milyar dolara ulaşmış durumda; buna doğrudan NATO katkısı, Ankara zirvesinin 11.5 milyar liralık görünür israfı ve yüzde 5 hedefinin getireceği iki katlık ek yük eklendiğinde, ortaya çıkan toplam fatura emekçi sınıfların cebinde ‘sıfır virgül üç’ten çok daha fazlasına denk düşüyor; eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi kamusal harcamalardan çalınan devasa bir kaynak transferine de…
Eşitsizliğin yasallaştırılması: Maliyet paylaşım formülü
NATO’nun kendi açıkladığı yönteme göre katkılar, her üyenin gayrisafi milli gelirine dayalı bir formülle hesaplanıyor; 2026-2027 döneminde Amerika Birleşik Devletleri ve Almanya yüzde 14.9’ar payla en büyük katkıyı sağlarken, Birleşik Krallık yüzde 10.3, Fransa yüzde 10.1 ve İtalya yüzde 7.9 ile onları izliyor.
Arnavutluk, Kuzey Makedonya, Karadağ ve İzlanda ise binde birlik dilimlerle en küçük payı taşıyor.
Tarafsız bir muhasebe kuralı gibi görünen bu formül, emperyalist zincirin hiyerarşisini yeniden üreten bir mekanizma işlevi görüyor. Emperyalist ülkeler kendi tekelci sermayelerinin çıkarına işleyen bir ittifakın faturasını da en büyük payla üstleniyor gibi görünürken, esasen fonun harcandığı yer ve elde edilen mali, siyasi ve askeri rantın yine aynı emperyalist ülkelerin elinde toplandığı gerçeği gizleniyor.
2024 verilerine göre Türkiye, yüzde 4.73’lük oranı ile ilk 10 katkı sağlayıcı ülke arasında yer alıyor. O dönem Türkiye işçi sınıfının ürettiği artı değerden NATO’ya akıtılan ‘katkı’ 187 milyon dolar. Bugün milli gelirdeki artışa bağlı olarak katkının 250-280 milyon dolar bandına yaklaşması bekleniyor.
Kişi başı gelire göre adaletsiz
Hollanda’nın kişi başı geliri Türkiye’nin yaklaşık 5 katı olmasına rağmen, Türkiye NSIP fonuna Hollanda’dan daha fazla katkı yapıyor. Hollanda’nın payı yüzde 3.43. Türkiye’nin 18 bin dolarlık kişi başı milli gelirini, 95 bin dolarlık kişi başı milli gelirle katlayan Norveç’in katkı payı yüzde 1.74.
Kişi başı milli geliri Hollanda’ya kıyasla 5 kat, Norveç’e kıyasla yaklaşık 6 kat daha az olan Türkiye, Hollanda ve Norveç’in güvenliği için Norveç ve Hollanda’nın kendisinden göreli olarak daha fazla harcama yapıyor.
Görünen, klasik anlamda bir “sermaye devri” çemberidir: NATO üyeleri ortak fonlara katkı koyar; bu katkı Amerikan askeri altyapısını besler; bu ABD’nin siyasi-askeri hegemonyasını tahkim eder; ardından aynı üyeler, ABD’nin ürettiği “tehdit algısı” ve “ittifak içi uyum” baskısıyla kendi ulusal savunma bütçelerini büyütmeye zorlanır; bu büyüyen bütçelerin önemli kısmı yine Amerikan silah tekellerine akar. ABD böylece aynı sistemde hem en büyük “bağışçı” hem en büyük “müşteri toplayıcısı” rolünü üstlenir.
NSIP: Emperyalistlerin çıkarına işleyen mekanizma
NSIP’nin gerçekte ne işe yaradığına dair en açık itiraf, ironik biçimde fonun en büyük yararlanıcısı olan ABD’nin kendi resmi belgelerinden geliyor. Öyle ki, ABD Savunma Bakanlığının bütçe dokümanında NSIP’nin stratejik işlevi şöyle tarif ediliyor: “Katılım, Washington’a yalnızca askeri kapasiteler üzerinde değil, NATO’nun daha geniş stratejik gündemi üzerinde de siyasi söz hakkı sağlıyor; aktif projelerin üçte biri doğrudan Amerikan kuvvetlerinin konuşlandığı tesislerin iyileştirilmesine, üçte biri müttefik bölgelerindeki tesislere, üçte biri ise dijital altyapıya gidiyor”.
Esasen bu itiraf, sermayenin döngüsel mantığının kendisidir. Öyle ki, ABD, ortak fonlara GSMH oranında en büyük payı koyan ülke konumunda görünüyor. Ancak aynı zamanda bu fonun yapısal olarak en çok yararlanan tarafı da yine kendisi. Çünkü hem fonun harcama kalemlerinin önemli bölümü doğrudan Amerikan askeri varlığını güçlendiriyor, hem de NATO üyelerinin kendi ulusal bütçeleriyle yaptığı silah alımlarının ezici çoğunluğu Amerikan tekelci savunma şirketlerine gidiyor. SIPRI’nın 2021-2025 dönemini kapsayan son raporuna göre ABD küresel silah ihracatının yüzde 42’sini tek başına gerçekleştirerek, bahse konu alandaki tekelci rolünü pekiştirdi. 5 yıllık dönemde Avrupa’ya yönelik silah sevkiyatı yüzde 217 büyüdü. Aynı raporda Avrupalı NATO üyelerinin ithalatının yüzde 58’inin doğrudan ABD’den yapıldığı kaydediliyor.
Sonuç: ‘Ortak güvenlik’ söyleminin bertarafı
NSIP ve diğer ortak fonlar üzerinden yürütülen “müşterek savunma” anlatısı, ayrıntılı incelendiğinde milletler arası dayanışmadan ziyade, son derece hiyerarşik bir sömürü ağıdır. Türkiye gibi bağımlı-kapitalist konumundaki bir devlet, kendi GSYH büyüklüğüyle orantılı olarak, yüz milyonlarca dolarlık katkıyı her yıl bu fonlara aktarıyor; üstüne yüzde 5 GSYH hedefiyle ulusal savunma bütçesini ikiye katlamaya zorlanıyor.
Bütün bu akışın sonunda, sistemin en büyük lehtarı, hem ortak fonlardaki payı hem ulusal savunma bütçeleri üzerinden akan silah satışlarıyla aynı anda kazanan ABD emperyalizmi oluyor.
“Ortak güvenlik” söyleminin arkasında, Türkiye ve benzeri ülkelerin emekçi sınıflarının ürettiği artı değerin vergi yoluyla devlete aktarılması, devletin de bunu NATO ortak fonları ve ulusal savunma harcamaları kanalıyla Atlantik’in öbür yakasındaki tekelci sermayeye transfer etmesi yatıyor. Her yeni “yüzde 5 hedefi”, her yeni “zirve”, her yeni “ortak fon artışı” ile birlikte bu transfer büyürken, Türkiye’de asgari ücretin açlık sınırının altında kalması, savaş bütçesinin sağlık ve eğitim harcamalarını geride bırakması, aynı sınıfsal denklemde tahterevallinin iki ayrı kutbundan başka bir şey değil.