İBB davasının 59’uncu duruşma gününde savunma yapan Medya A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ongun, reklam ihaleleri ve sahte fatura iddialarına ilişkin suçlamaları reddederek, dosyada çifte standart uygulandığını savundu. Ongun, “2011’de normal olan 2021’de suç oldu. Biz yapınca suç, onlar yapınca değil. Anayasa’nın 10’uncu maddesi bu dosyada ihlal edildi. Bu ülkeye beyazların üstünlüğü gitti de ‘Ak’ların üstünlüğü mü geldi? Biz neden yasalar önünde eşit değiliz? Ali’ye suç olan Ayşe’ye neden suç değil? Ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım ve bunun cevabını istiyorum” ifadelerini kullandı.
"İddianameye göre biz, hırsızlık yapmak için seçimi kazanıp iş başına gelmeyi hedeflemiş enteresan kafası olan insanlarız" diyen Ongun şöyle devam etti:
"Yolsuzluk yapmak için olabilecek en meşakkatli ve çok denklemli bir metodoloji tercih etmişiz. Önce seçim kazanacağız, vurgunu sonra yapacağız. Sistemimiz tuhaf ama bu. Cumhurbaşkanı olup rüşvet, yolsuzluk hikayesini Türkiye'de yapacaklardı diyor savcılığımız. 2015'te Beylikdüzü'nde kurulan bu örgütün liderinin, ilçe belediye başkanıyken ileride cumhurbaşkanı olmayı hedefleyip yolsuzluğu nihai hedef olarak ilçe sınırından Türkiye satıh mahalline taşıma amacında olduğu belirtiliyor.
Değerli Heyet, Göbeklitepe'de keşfedilen kalıntılar insan medeniyetine dair ilk bulgular olarak kabul ediliyor. Tarihsel olarak 12.500 yıl öncesine dayanıyor. Belirtmek isterim ki 12.500 yıllık insanlık medeniyet tarihinde, hırsızlık yapmak için bir devletin başına geçme gayesiyle yola çıkan herhangi bir homo sapiens görülmemiştir. Tarihin hiçbir evresinde hırsızlık yapmak için devleti ele geçirme hedefi koyan bizim gibi bir şebeke de olmamıştır.
12.500 yıldır hırsızlık yapmak için siyasete giren, seçim kazanan, sonra da ülke yönetimini ele geçirip hırsızlığı daha büyük bir boyuta ulaştırmaya çalışan birine insanlık tarihinde henüz denk gelinmemiştir. İddianame, Ekrem İmamoğlu'na 12.500 yıldır olmayan bir şey oldurmuş. Bakın, bu iddia gerçek olsa, böyle bir kafayla yola çıkan birinin sahip olabileceği şey, çok sayıda aklı başında insandan oluşan bir örgütten ziyade kafasına takacağı huni olabilir."
Yarın da savunmasına devam edecek Murat Ongun, bugünkü savunmasında şunları söyledi:
"Kendi avukatlarım nezdinde bütün savunma avukatlarına şükranlarımı sunuyorum. Basın mensuplarımıza "Hoş geldiniz" diyor, saygılar sunuyorum. İzleyici sıralarında, umarım bu arada sesim geliyordur, bana güç ve moral olmaya gelen mesai arkadaşlarıma, akrabalarıma, dostlarıma şükranlarımı sunuyor; babalarını oradan izlemek zorunda bırakılan evlatlarımı da kucaklıyorum hasretle. Saygıdeğer başkan, sayın hakim üyeler; sizleri ve heyeti saygıyla selamlıyorum. Sayın duruşma savcım, sizi de saygıyla selamlıyorum.
"Hukuk diyorum, ne acayip bir şeymiş"
9 Mart asrın davası başladı. Usul, esas tartışmaları, içtihat olmuş kararlara atıflar, tenis maçı izler gibi başımız bir savunma avukatlarına dönüyor, bir heyetinize. Kendi kendime "Hukuk ne acayip bir şeymiş?" diyorum. Aynı metin farklı ağızlarda başka yorumlanıyor. TCK'lar, CMK'lar, PTK'lar, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi kararları havada uçuşuyor. Hukuki hissetmekten çok mutluyum; ne olsa hukuksuzluğun dibinden geliyorum. Avukatlar sayesinde ilk günlerde bir cümle dilimize pelesenk oluyor: "CMK 100 çok açık." Savunma avukatları heyetinize "CMK 100 çok açık" diye sesleniyor. Ben de size bakıyorum, belli ki o kadar da açık değil. Hukuk diyorum, ne acayip bir şeymiş. Sonra anlıyorum ki hakim ve savcıların her tartışmayı aniden sonlandıran sihirli bir cümlesi var; 2 kelimelik ama sihirli: "İtiraz edersiniz!" Bu sihirli cümleyi benim savcılık sorgumda tanıdım. Müthiş etkili. "İtiraz edersiniz" cümlesi hemen ardından derin bir sessizlik getiriyor. Bitirici bir etkisi var. Sayın Başkan, sizler kolayca söyleseniz de bizim memlekette itiraz etmek öyle kolay değil. Arkamda Avrupa'nın en büyük kentinin Belediye Başkanı, Türkiye Belediyeler Birliği Başkanı, Türkiye'nin 1. partisinin cumhurbaşkanı oturuyor; o da birine itiraz etmiş, sonuç malum, huzurdayız. Bu coğrafyada itiraz pek popüler değildir, pek tasvip edilmez. Onun yerine itaat tercih edilir. Sözü bile var: "İtaat et, rahat et." Konforlu bir alan yani, rahat ettiriyor. Bizler, itirazın sonu, huzurunuzdayız değerli Başkanım.
"CHP'ye delil olan AK Parti'ye olmayabilir"
Ben, duruşmanın ilk günlerinde aslında boşa şaşırmadım. Neye? Hukukun enteresanlığına, itirazın anlamsızlığına. Mesela Anayasa Mahkemesi de bir karar alıyor ve bir mahkeme kararını yanlış buluyor, düzelt diyor. Bu net bir itirazdır. Peki ne oluyor? Anayasa Mahkemesi'ne –egzajere ederek söylüyorum-, Çemişgezek Asliye Ceza dudak büküyor veya burada beraber yaşadık, özel vasfa haiz üye diye bir kavramla yargılanıyor 9 kişi ama “özel vasfa haiz örgüt üyesi” diye bir kavram, şu an yargılandığımız Türk Ceza Kanunu'nda yokmuş. Yürürlükten kalkan eski Türk Ceza Kanunu'nda varmış, avukatlar öyle dedi, itiraz etti ama her yanlış yerli yerinde duruyor. Şaşırıyorum, sonra devamlı da şaşırdığıma şaşırıyorum ama bitmiyor. Bize burada haklı olarak delil diye HTS baz soruyorsunuz sizler savcı bey. Haklısınız, savcılarımız delil listesine koymuş ama benim aklıma da Gaziantep Şehitkamil Belediyesi soruşturması geliyor. Geçen eylülde savcı bey oradaki soruşturmayı kapattı belediye başkanı ile ilgili. "HTS baz delil mi olur ya?" dedi ama gördük ki o savcı bey de bir süre şaşırmış. Şehitkamil Belediye Başkanı Cumhuriyet Halk Partisi'ndeyken delil olabilir diye koyduğu HTS ve bazları, sayın başkan, AK Parti'ye transfer olunca "Hangi delil?" haline çevirmiş. Olabilir, o da şaşırmıştır. CHP'ye delil olan AK Parti'ye olmayabilir, olmadı itiraz ederiz.
"Madem bu çorbayı pişirdiler, kötü de olsa içecekler"
Ben yine "Hukuk ne acayip bir şey?" diye düşünürken anladım ki Türkiye'de hukuk sadece bir “şeymiş”, o kadar; bir şey. Evrensel formu yitip sadece bir şeye dönmüş; tanımlayamıyoruz, açıklayamıyoruz. UFO var ya başkanım, uzaylılar; Unidentified Flying Object, yani tanımlanamayan uçan nesne. Nesne dediğimiz şey. Bizde de hukuk tanımlanamayan şey, zaten uçmuyor da. Resmi adı iddianame olan bu kurgu esere çeşitli isimler verildi. "İftiraname" dendi, doğru tanım. Ekrem Başkan "Terfiiname" dedi, haklı, üstelik delili de var. Sırası gelince ben de kendi tanımlamamı yapacağım. Madem bu çorbayı pişirdiler, kötü de olsa içecekler. Sayın heyet, benim savunmamın adı “şüphe savunması”. Şüphe, sadece savcılarımızın mesleki çıpası değil, asıl gazetecilerin mesleki çıpasıdır, yani benim öz mesleğimin. Burada CV'mi de anlatmayacağım çünkü herhalde Ekrem Başkan'dan sonra hayatı en çok didik didik edilen, yaptığı her işte fener tutulan birisi benim. Tanıyanların tanıması yeterli, değil mi?
"İddianameyi yazanlar bizim mesleği bilmiyor"
27 Mart 1996'da stajyer muhabir olarak Ankara'da başladığım mesleğimde, adına merkez medya dediğimiz en büyük kurullarda, kurumlarda muhabirlikten yöneticiliğe kadar görev aldım. O yüzden medyada çevrem çok geniştir. Bugün iki ayrı mahalle gibi görünen medyanın her iki mahallesinden de çok sayıda tanıdığım, sevdiğim, dostum gazeteci vardır. Hepsi kendini kabul ettirmiş isimlerdir. Benden çok daha genç, çok daha başarılı olan genç gazeteci kardeşlerimle de İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ndeki görevim sırasında tanıştım. Diyebilirim ki medyada eskiyle çok dostluğum vardır. İddianamede eylem 19 var Sayın Başkanım. Benim ta Ankara'dan tanıdığım gazeteci abilerim de yargılanıyor o eylemde. Güya benim talimatımla halkı yanıltıcı yayınlar yapmışlar, üstelik utanarak söylüyorum, benden para alarak. Bizim mesleği bilmiyor bu iddianameyi yazanlar. Belli ki havuz medyasındaki gazetecileri, aldıkları gazeteci sanıyorlar. Bilseler benim meslek büyüğüm olan Soner Yalçın'a, Ruşen Çakır'a, Şaban Sevinç'e, Yavuz Oğhan'a talimat veremeyeceğimi öğrenirlerdi. Ancak onların benim kulağımı çekme, bana fırça atma, bana talimat verme hakları olduğunu da bilirlerdi. Hele ki onlara para karşılığı haber yaptırmayı teklif etsem önce sinkaflı bir küfür ederler, ardından beni yanlarından defederler; hırsları, öfkeleri geçmez Ekrem İmamoğlu aleyhine haberler yaparlar.
"Yavuz Oğhan’la 11 farklı elektrik direğinin altında gizemli buluşmalar yapmama gerek yok"
Mesleki kıdem, onların benim gazeteci ağabeyim olması biraz evvel anlattığım kulak çınlamaları, onlara bana karşı yer arttırır, ben onlara talimat veremem. Konumlar değişse de bizim gazetecilikte şimdi değiştirildi o kavramlar da. Biz öyle yetiştik. Bizim gazetecilikte mesleki kıdem önemlidir. Konumun ne olursa olsun. O yüzden demem o ki iddianamede ima edildiği gibi, benim Yavuz Oğhan’la Barbaros Bulvarı’ndaki 11 farklı elektrik direğinin altında gizemli gizemli buluşmalar yapmama gerek yok. Adam arkadaşım, ocak başı seviyor. İstanbul ocak başı dolu. İki gazeteci buluşacaksa veya bir basın danışmanı, bir gazeteci otururuz Zübeyir’de, iki kadeh de rakı içeriz, her şeyi konuşuruz. Daha önce yaptık, yine yapacağız inşallah. Şüphe gibi bizi hakikate ulaştıracak bir diğer kavram doğru sorulardır Sayın Başkan. Doğru soru, yanıttan daha önemlidir. Bu iddianamede güya bazı yanıtlar var. Onların yanıt değil, iftira ya da saptırma olduğunu ancak doğru soruyu sorarak anlıyoruz, sizlere de kanıtlayacağım.
"İddianame, Türkiye’de ikili hukuk olduğunu ispat ediyor"
Şüphe artı doğru sol şüphe artı doğru sorular ekseninde iddianameyi okudum. Ne yazık ki iddianame tepeden tırnağa sakat. Daha rahatsız edici olan şu: İddianame, Türkiye’de ikili hukuk olduğunu ispat ediyor. İddianame bu ülkede seçkin ve özel insanların biz fanilerle kanun önünde eşit olmadığımızı kanıtlıyor. Ülkemize örtülü bir kast sistemi gelmiş ama henüz haberimiz yok. Ayrıca iddianame bağıra bağıra siyaset yapıyor. Ben bu son paragrafı yazdığımda, yazar ekibinin lideri olan Sayın Başsavcı henüz Adalet Bakanı olarak atanmamıştı. O atanınca bu dava siyasi bir söylemini terk etsek mi diye düşündüm çünkü İmamoğlu davasının göbekten siyasi dava olduğunu gösterecek daha kuvvetli bir delilim yoktu. Zaten bakanlık performansında da Sayın Gürlek ne içten bir AK Partili olduğunu ortaya serdi. Hem tweetlerinde hem ziyaretlerinde. Sayın Başkanım ben şimdi ne yapmalıyım, ne düşünmeliyim? Yani şubat ayının 11’ine kadar Sayın Bakan Başsavcıyken bağımsız, siyasete mesafeli, önyargısız bir hukukçuydu da bize de önyargısız yaklaştı, tamam mı inanacağım ben? Yani sadece bir günde AK Parti’yi bu kadar içselleştirdi, bu kadar siyasi oldu diye mi düşüneceğim? Hayatın olağan akışına uyuyor mu?
"Olmayanı satıyorlar"
Değerli Başkanım, iddianameye “sakat” derken şunu kastediyorum: Ruhu arızalı. İçine konan beyan ya da sözde delilleri de iddianamenin uzuvları olarak görürsek bedeni de sakat. 19 Mart sabahı 7’de beni en küçük bütçeli şirketi, Medya A.Ş. odağında başlayan bu soruşturma eğri sudan çıktığında içinde casusluk iddialarını barındıracak kadar absürtleşmiştir. Davalar değil ancak siyasi mühendislikler içinde absürtlükler barındırır. Çünkü bir dayanağı vardır. Kitleler en kötüsüne, tuhafına inanmaya hazırdır. Ertesi gün kanıtlarıyla yalan ortaya çıksa dahi yalana inananlar kendini kandırılmış hissetmez. Bu yalanı, siyasi liderin taktik zekası olarak görür. Casusluk palavrasını sırrına vurur. Propagandada bir kural vardır; olmayan şeyler olanlardan daha güçlüdür. Buna “gizemin gücü” de denir. Örneğin; on milyonlarca insan açlık sınırında kazanç edinirken, sanayi dahil sektörler tarihinin en kötü günlerini yaşarken, vatandan umudunu kesmiş, yetişmiş insan gücü Batı ülkelerine göç ederken ne diyoruz? “Türkiye Yüzyılı.” Olmayan şey, olandan daha güçlü göründüğü için. Ne diyorlar? Yüzyılın soruşturması, asrın iddianamesi. İşte bu iddialı tanımın da nedeni bu. Olmayanı satıyorlar. Olmayan, yani büyük yalan, olandan daha güçlüdür diye.
İddianamenin 72. sayfasında, yazarların Necati Özkan anlatımı var. Okuyorum Sayın Başkan: “Kültür ve Medya A.Ş. yapılanmasında Ekrem İmamoğlu'nun Beylikdüzü Belediye Başkanlığı'ndan beri irtibat halinde olduğu, çok güvendiği, aynı zamanda siyasal danışmanlığını yapan örgüt üyesi Necati Özkan, örgütün akıl hocası konumundadır. Suç örgütünün illegal faaliyetlerinde çıkan ihtilaflara çözüm bulmuş, örgüt üyeleri ve yöneticileriyle Akmerkez'de bulunan ofisinde gizli toplantılar yapmış, yasadışı işlerin kime verileceğini organize etmiştir.” Eğer iddia makamı bu tespitinde doğruysa, haklıysa, bu betimlemeden şu sonuçlar çıkar: 1. Necati Özkan örgütün Kültür ve Medya A.Ş. yapılanmasında yer alıyor. Peki, öyle mi? Hayır. Yazar iddiasını yalanlamış. 88. sayfada "Murat Ongun tarafından organize edilen, Necati Özkan tarafından planlanan eylemler" diyor ama Necati Bey, Kültür Medya'da değil. 2. Necati Özkan örgütün akıl hocasıdır demiş. Peki, öyle mi? Hayır. Çünkü ne idüğü belirsiz birinin elemanı olarak yazılmış bu iddianamede. Yazar, kendisini yine yalanlamış. 3. “Necati Özkan, sadece Kültür Medya A.Ş. ekseninde değil örgütün tüm ihtilaflarına, anlaşmazlıklarına çözüm bulan biridir” demişler.
"Bize Real Madrid'i anlatıp sahaya Silivriköyspor'u çıkarmışlar"
Yani yazar burada Necati Özkan'a “örgüt ombudsmanı” diyor. Bakın, bütün anlaşmazlıklara çözüm buluyor. Yani örgüt ombudsmanı. Bu durumda Necati Bey'in buradaki kendi ifadesiyle söylediği gibi en azından yönetici pozisyonunda olması gerekmez miydi? Gördüğünüz gibi yazarlar, iddialarını yine yalanlamış. Açıkçası bize Real Madrid'i anlatıp sahaya Silivriköyspor'u çıkarmışlar. Bu sakatlık, bu derin çelişki ne sizin Sayın Başkanım ne de Savcı Bey'in ilgisini hiç cezbetmedi mi? Sormaya değer görmediniz bu ithamları Necati Bey'e. Necati Bey'e satın aldığı 1+1 evi soruyorsunuz da bunları sormuyorsunuz. Öyle olunca bu bağlılık bende şu şüpheyi uyandırıyor: Keza Necati Bey casusluk soruşturmasında 24 Ekim 2025 tarihinde ifade verdi. İddianame, bundan 18 gün sonra, 11 Kasım'da çıktı. Yine de onun hakkında önceden yazılanlar bu iddianamede değiştirilememiş. Acaba dedim, bu iddianame farklı farklı ellerde kaleme alınarak mı yazıldı? İçinde harmoni taşımayan bu metne, başka bilmediğimiz birilerinin katkı verdiğini düşünmedim değil. Çünkü savcılarımız ortaklaşa kaleme almış olsa, son sayfada yazdığı gibi harmoni olurdu. Oysa kakofoniden ibaret. İnanmayan eylem eline geçmiş olsun.
"Necati Bey'i salmamak için yeni bir suç icat etmişler"
Sayın Heyet, casusluk davası bu davadan ayrı bir dava değildir. Bizim davamıza göbekten bağlıdır. Çünkü Hüseyin Gün, bana atfedilen isnat gibi, örgüt yöneticisi pozisyonunda gösterilmiştir bu iddianamede. Soğuk Savaş döneminin meşhur ajan grubu “Cambridge Beşlisi” gibi “İstanbul Dörtlüsü” yaratılmıştır. Ne var ki bu deve dişi gibi iddia, ne sizi ne savcı beyi cezbetmedi. Bunu da sormadınız. Hal böyle olunca akla iki olasılık geliyor. Benim aklıma geliyor. Mahkeme heyeti ve Savcı Bey iddiaların uydurma olduğuna inanmış casusluk iddialarının. O yüzden deve dişi gibi dahi olsa bu iddiaları hiç merak etmiyor. Ya da iki, Necati Bey'in hükmü verilmiş Sayın Başkan önündeki deftere gerekçeli karara yazacağı notları alıyor. İşin aslı çok net. Necati Özkan'a suç atfedecek bahane bile bulamayanlar, retorik tariflerle kendisini cezaevinde tutamayacaklarını bildikleri için, yeni bir suç icat etmişler Necati Bey'i salmamak için. İddianamenin girişindeki Necati Özkan'la çıkışındaki bambaşka Necati Özkan'ın sebebi budur. Çünkü kurgu eserler, hayali bir tema üzerine inşa edilir. Benim romanım var Sayın Başkanım, kurgu eser yazmayı bilirim. “Hayali tema” dediğimiz şey, uydurma bir hikâyedir; yani yalan. Yalan da sinsi olduğu için kendini çabuk unutturur. Bu kurgu eserin yazarları da yargılandığımız hikâyede çok sayıda hayal mahsulü tema yaratmıştır. Necati Özkan o temalardan sadece biridir. Yalan da sinsi olduğu için girişteki Necati ile çıkıştaki Necati bambaşka.
"Son okuyucu kimse işini iyi yapmamış"
Sayın Başkan, bu iddianameyi son altı sayfadaki altı savcımız ortaklaşa yazdıysa diyebileceğim tek şey; herhalde birbirleriyle hiç iletişim kurmamışlar. Çünkü tek gariplik Necati Özkan'da da değil. Yiğit Oğuz Duman'ı da iddianame, özel vasfa haiz örgüt üyeleri listesine almış ve velhasıl adamcağızı orada unutmuşlar. Hakkında hiçbir suçlama olmayan biri bu iddianameye nasıl oldu da özel üye statüsüyle atandı anlamakta zorlanıyorum. Bu tuhaflığı siz de fark ettiniz ki 10 Mart günü burada iddianame özetini okuturken, tüm özel vasfa haiz üyelerin ismini okuttunuz, Yiğit'in ismini okutmadınız. Hâlbuki kabul ettiğiniz iddianamede adı yazıyor. O yüzden diyorum ki yüzyılın soruşturmasında son okuyucu kimse işini iyi yapmamış. Kolay değil bunca kurguyu düzene koymak.
"Bu iddianame Dr. Frankenstein'ın eseri gibi"
Sayın Başkan, kurgu hikaye deyince aklıma geldi nedense bu hafta da gündem oldu. Yaklaşık 200 yıldır tüm dünyanın bildiği bir hikaye var. Bu hikayede kibrinin esiri olmuş biri kendisini Yaradan’la kıyaslayacak kadar cüretkarlaşmıştır. Bir gün sadece Tanrı'ya mahsus olan bir şeyi yapmaya kalkar, bir yaşam formu yaratmaya karar verir. İşinde çok başarılı olsa da etik ve ahlak sınırlarını çok aştığı için yaratmak istediği canlı bir yaratık, bir ucube olarak ortaya çıkar. Ucubeye toplum kötü davranır, toplumdan dışlanır, taşlanır. Bu dışlanmışlık yaratığı acımasızlığa ve saldırganlığa sürükler. Yarattığı ucubeden tiksinen kişi ise onu terk eder. Anlattığım hikâye Mary Shelley'nin Dr. Frankenstein isimli korku hikâyesi. Evet, Dr. Frankenstein etiği ve ahlakın özünü unutup çıktığı yolda, kibriyle bir ucube yaratmıştır. Bu ucubenin saldırganlaşmasına sebep olmuş ve doktor yarattığı ucubeden onu terk ederek kaçmıştır. Sayın Başkan, bu iddianame Dr. Frankenstein'ın eseri gibidir. Onun gibi saldırgan ve acımasızdır. Üstelik onu ortaya çıkaran kişi de eserinden tiksindiği için olsa gerek onu terk edip Ankara'ya gitmiştir. Ankara'ya giderken de bu yaratığı sizin kollarınıza terk etmiştir. Sizden beklenen, adını iddianame diye okuduğumuz bu ucubeyi üzerimize salıp bize zarar vermesini sağlamanızdır. Siz de şimdi kollarınıza atılan bu canavarla ne yapacağınıza karar vereceksiniz. Ya üstümüze salacak ya da etiğin, ahlakın ama daha yücesi hakkaniyetin gereğini yapıp bu ucubeyi yok edeceksiniz.
"Asıl canavar kim?"
Bizim için tüm bu zaman zarfı ise şu soruyu sorarak geçti: Asıl canavar kim? İddianameyi okurken aklıma hep bu eser geldi. İddianamenin içinde barındırdığı kinin, nefretin, öfkenin kaynağını merak ettim. Bu iddianameyi yaratanların duygu dünyasına akmaya çalıştım. Onları anlayabilmek için anlayayım ki savunmamı o hisle yapayım, daha güçlü olsun. Beceremedim. O duygu neyin mertebesiyse ben o kata çıkamadım. Sonra bir kitapta bir şey okudum. Görseli getirebilir miyiz lütfen? O cümleyi okuyunca dedim ki; işte bu. Yani bulamadığım, aradığım bu. O sözü ekrana verirsek herkes de okuma şansına erişir: “Hayatta hiçbir şey bir kurban seçmenin, özel de bir intikam tasarlamanın, onu gerçekleştirmenin, sonra da gidip yapmanın verdiği zevkin yerini tutamaz.” İşte bu bana hissettirdi bu iddianame. Ve daha da şaşırdım. Çünkü bu duygu, Anadolu'nun, yani ortak evimizin duygusu değil. Bu kin ve öfke, başka coğrafyaların duygusu olabilir ama Anadolu'dan bu kaynak çıkmazdı. Çıkmamalıydı. Ne yüce insanları sayabiliriz ama ben sadece 2 özel isimle size Anadolu'yu özetlemek istedim. Sayın Başkan, biri sizin memleketinizden, Nevşehir'den Hacı Bektaş-ı Veli. Sözleri hala doğru hala gerçek. Öğretisi aradan geçen 1000 yıla rağmen hala el üstünde tutuluyor. Her yıl yerlisi yabancısı binlerce insan ağustos ayında Hacı Bektaş'ı anmaya koşuyor. Ne diyor Hacı Bektaş? “Hırslar kinler yok olur aşkla meydanımızda. Çağdaş, ikinci isim, memleketiniz Nevşehir'den bir kol uzaklıkta Konya'dan; Hazreti Mevlana. Hoşgörü öğretisi insan sevgisi dünyayı sarmış. Anadolu'nun tam ortasında yetişen aşkın meyvesi Mesnevi bugün 50 farklı dilde okunuyor, yazılıyor. Her aralıkta “Vuslat” diyerek binlerce insan yine yerlisi yabancısı hoşgörünün merkezi Anadolu'ya akın ediyor.
"Ne yazık ki bu ülkede zehirli sarmaşık beslenmiş, büyütülmüş"
O yüzden çok şaşkınım. “Anadolu'dan çıkmaz” dediğim az evvelki sözün sahibi zaten bir yabancı. İnsanlık katili Stalin. Orada bu duygu yetişebilir ama bizde olmamalıydı. Ne yazık ki bu ülkede zehirli sarmaşık beslenmiş, büyütülmüş. Örnekleyeyim Başkanım. Gece A Haber'i izliyorum. Cengiz Barlas diye bir zat var televizyonda. Böyle ağzının kenarından has sular akarak şöyle dedi: “Ekrem İmamoğlu hapislerde çürüyecek.” Bu nedir? Bir insan, tanımadığı bir insandan bu denli nefret edebilir mi? Bir insanın mahvolmasının, başka bir insana zevk vermesi sadece şeytanidir. “Hayatta daha kötüsü var” dedim sonra. “İyi ki kötülüğün cephesinde” değilim dedim. Böyle bir canlı olacağıma, insan olarak hücrede kalmak çok daha iyi hissettirdi. Hücredeydim belki ama yanımda insanlık onuruyla insandım. Sıradan ama insan; yeterli.
"Size tutunacak tek dal vermediklerinin de bence farkındasınız"
Sayın Başkan, insanların yaşam öykülerine yaklaşırsanız, politik düşüncelerinin mantık çerçevesinde belirleneceği görüşünün çöktüğünü görürsünüz. Her konuda çocukluk travmaları, çocukluk psikolojisi ciddi belirleyicidir. Biraz evvel şeytani haz cümlesini gösterdiğim Stalin için Rus kaynaklar çocukken babasının onu sık sık dövdüğünü, çocukluğunda maruz kaldığı şiddetin daha sonra başkalarına uygulanacağı şiddeti açıkladığını belirttiler. Bize yönelik ağır saldırıların müsebbiplerini merak ediyorum. Nerenin suyunu içtiler, nasıl bu kadar acımasızlaştılar? Sizin halis çabalarınız bu iddianamedeki sakatlıkları, zaman sıçramalarını, ikili hukukun nezih örneklerini, kayırmacılığı ve absürtlükleri gizlemeye yetmez yetmeyecek de. Bu metnin sahipleri sizden bize ceza yağmuru yağdırmanızı istiyor. Buna rağmen size tutunacak tek dal vermediklerinin de bence çok farkındasınız.
"Ekrem Başkan kadar olmasa da iyi bir hazır cevap üstadısınız"
Çünkü, belli ki son derece zeki ve dikkatli insanlarsınız. Öyle ki hangi avukat 1 gün önce duruşma salonundaydı, 1 gün sonra yok, o bile dikkatinizden kaçmıyor Sayın Başkan. Yaşadık, birlikte gördük. Geçen haftalarda, günlerce öncesinden savunmasını veren Alper Aydın'ın savunmasındaki çok küçük detayları bile günler sonra hatırladığınızı dillendirdiniz burada. Yani karşımızda sıradan bir yargıç yok. Siyasal iktidar, kendi beka meselesi olarak gördüğü bu önemli davayı, sıradan insanlara emanet edecek değildi. Heyetinizin kıdem bakımından bu dava için uygun olmadığı söylendi burada avukatlarca. “Bir hakimin tecrübesi, hayatın olağan akışına uygunluğa karar vermede önemlidir “dedi genç hakim üyelerimize atıfla. Belki bu da bilinçli. Aşikar ki hakim üyelerimiz de son derece parlak insanlar. Dikkatlerine de saygı duyuyorum ayrıca. Fakat biz de fena değiliz efendim. 3 aydır biz size bakıyoruz, siz bize. İster istemez intibalar oluşuyor. Sosyal zekanız yüksek, hatta Ekrem Başkan kadar olmasa da iyi bir hazır cevap üstadısınız. Bunu da ince ve zeki esprilerle sunuyorsunuz. Böylece zirve yapan tansiyon bir cümlenizle sönümlenebiliyor ya da tam tersi oluyor. Siyasetçiler için hazır cevaplılık büyük bir artıdır, birkaç basamak yükseltir insanı siyasette. Yargıda da işe yarıyormuş yaşayarak öğrendik.
Dava siyasi olunca, laf bir şekilde siyasete geliyor. Değerli heyet, burada karşınızda Avrupa kıtasının en büyük kentinin belediye başkanı, üst yönetiminin neredeyse tamamı, çalışanları ve bu dev belediyeyle iş yapan bazı iş insanları bulunuyor. Belediye kavramının tarihsel kökenine bakarsak, bu davanın boyutunu daha iyi analiz ederiz. İlk belediye, 6. Daire. Yani Beyoğlu Belediyesi de burada bizimle yargılanıyor. Ne talih! Belediyeler, Avrupa'da özünde aristokrasiye, saraylara alternatif olarak doğmuş yapılardır. Tarihsel olarak sarayla yani merkezi yönetimle belediyeler, yerel yönetim rekabet halindedir yüzyıllardır. Dediğim gibi sadece bugün değil tarihte de sarayla ayrışmış.
"Bu davanın adı 'İBB davası' değildir, 'İmamoğlu davası'dır"
Avrupa'da yerel yönetimlerden önemli isimler merkezi yönetimi de seçimle kazanmıştır Sayın Başkan. İngiltere başbakanı seçilen Boris Johnson, Londra belediye başkanıydı. Bükreş belediye başkanı Romanya cumhurbaşkanı oldu. 2 önemli örnek vereyim, biri malum ülkemizden, şimdiki Sayın Cumhurbaşkanı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'ndan cumhurbaşkanlığına geldi. Ondan daha kıdemli bir lider var. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin. 2000'den beri Rusya'nın başında. Türkiye'de daha çok Putin, KGB ajanlığı veya selefi Boris Yeltsin'in özel kalem müdürlüğüyle tanınır ama Putin St. Petersburg Belediyesi başkan yardımcısıydı. Ruhsattan sorumlu, işletme ruhsatlarını veriyordu başkan yardımcısıyken. Bu akım, Avrupa'da da Türkiye'de de devam edecek sayın başkan. Yıllardır devam ediyor yine devam edecek. Öyle de olsa edecek böyle de olsa edecek. Tam yeri gelmişken Sayın Başkan, bunu özellikle de medya mensupları için söylemek isterim aflarına sığınarak. Bu davanın adı “İBB davası” değildir. Bu davanın adı “İmamoğlu davasıdır”. Bu dava da A'dan Z'ye siyasidir. Bunu siz de biz de cümle alem de biliyor. O yüzden ben burada bir prosedürü tamamlamak için ifade verdiğimin bilincinde olan biriyim. Tıpkı neden tutuklandığımı bildiğim gibi. Bu davada benim gibi bir kısım sanıklar ve avukatları şapkalarından 1 değil, 10 tavşan çıkarsa da nafiledir.
"Sınava girsem kazanırım ama mülakattayım"
Şimdi, Sayın Başkan, ben haftalık 10 dakikalık telefon görüşmemi Giresun'da yaşayan 86 yaşındaki annemi arayarak kullanırım. Bu pazar da kendisini aradım, yanında teyzem de vardı. İşte bugün huzurunuza çıkacağımı söyledim. O da dedi ki: "Sular seller gibi geçsin inşallah, Allah zihin açıklığı versin." Ama bana bunu en son üniversite sınavına girerken söylemişti. Bu kez söyleyince şaşırdım. Ama Anadolu'nun bu naifliği hoşuma da gidiyor bir yandan. Ama annemin bilmediği şu: Ben bir sınavda değilim. Sınava girsem ben bu sınavı kazanırım, ben mülakattayım. Bu ülkede mülakat sonuçları malum. Siz kanaatinizce ağzımıza çokça ceza deklare edeceksiniz ve umarım ki iddianame sahipleri gibi nicelik sarmalıyla sayfalarca uzayan bir gerekçeli karar görmeyiz. Çünkü sizin ceza kararınızın ikna edeceği bir halk yok. Kararı Türk milleti adına alacaksınız ama millet bu karara karşı çıkacak. Çünkü millet kararını verdi. Vazife olarak Atatürk'ün bir sözünü hatırlatmak isterim: "Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yok olur."
"Beklentimi buraya bıraktım"
Tarih: 30 Ağustos 1924. 600 yıllık padişahlık bitmiş, Cumhuriyet'in daha 10. yılında söylüyor. İmamoğlu davasıyla Ekrem İmamoğlu'nun, tırnak içinde söylüyorum -sözün sahibi bellidir- özür dilerim, "telef olacağını" düşünenler için bu dava, “ahmak ateşinden” başka bir şey değildir. Ahmak ateşi, aldatıcı umut demektir. Ahmak ifadesi bizim tarafta kullanılınca, yargı dinamiği negatif bir şey dediği için açıklamasını mecburen yaptım. Sayın Başkan, bir yalan vatanına bırakılmış bizler, ister istemez kendimize steril bir alan arıyoruz. Mahkemenize dair yorumum şimdi bile yetersiz. İleri gitmiş olsam da bu vatan kollarında steril olmasını doğal olarak beklediğimiz tek yer sizler ve yargı mercileridir. Sizden beklentilerim var benim. Aslında beklentimi 300 yıl önce Thomas Hobbes, Leviathan eserinde anlatmış. Sizler çok daha iyi biliyorsunuzdur da şu 4 maddeyi bir sıralayayım ben: Thomas Hobbes diyor ki, kişiyi iyi bir yargıç yapan ilk unsur hakkaniyettir. İkincisi, zenginliklere, imtiyazlara değer vermemek. Üçüncüsü, yargılarında duygularından kopabilmesi. Dördüncüsü, dinleme sabrı; dinlerken özen gösterme ve anlatılanı sindireni belli etmektir diyor. Dediğim gibi, siz bunları çok iyi biliyorsunuz. Ben beklentimi buraya bıraktım.
"Her şeyin sırrı işte bu kurguda"
Sayın Başkan, öncelikle bir durum tespiti yaparak başlayacağım. Çünkü bu 460 mı oldu, 70 mi, neyse işte bilmiyorum. Bugün bu kadar günün durum tespitini doğru yapmazsak, yani doğru teşhisi koymazsak iddianamenin bizi çekmek istediği kör kuyuya kuzu kuzu gideriz. Ne kuzu ne kurt olmak isterim. Durum tespitimin 1. bölümünün adı: Başlangıç. Daha geçmişi de var ama önce sadece 18 Mart - 23 Mart arasındaki 5 günün anlamını çok iyi tespit etmemiz lazım çünkü tüm sır o 5 günün içinde. 18 Mart saat 18.00, 2025. İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü Yönetim Kurulu, görev ve yetkisinde olmadığı halde, Ekrem İmamoğlu'nun diplomasını iptal etti. O gece uyuduk, bismillah 12 saat geçti, sabah 19 Mart saat 06.00'da İmamoğlu operasyonu yapıldı. Operasyon öncesi Başsavcılık, 2 ayrı tehditvari yazıyla üniversiteden ısrarla diploma iptalini istedi. Yakın tarihte bir cumhurbaşkanlığı seçimi yoktu. Diploma, her nedense Başsavcılık metninde de yazdığı gibi, ancak o dönemde lazımdı. Bu durumda Başsavcılık, polis operasyonu öncesi neden ısrarla diploma iptalini talep etti? Evet, 23 Mart'ta bir ön seçim vardı ama o Cumhuriyet Halk Partisi'nin kendi içi; devleti, Yüksek Seçim Kurulu'nu bağlayan hiçbir şey yok. Peki neden illa diploma iptali beklendi ve iptal gelir gelmez sabahına bu iş yapıldı? Öyle ya, zaten Ekrem Başkan tutuklanacaksa cezaevindeyken 2 ay sonra, 3 ay sonra, 5 ay sonra diploması iptal edilebilirdi. Oysa ısrarla operasyon için diploma iptali beklendi. Her şeyin sırrı işte bu kurguda.
"Diploma iptaliyle operasyonun ilgisi, anayasal suç kavramında saklı"
Bu iptal, yorumlandığı gibi, cumhurbaşkanlığı adaylığını, adaylığı iptalini garantiye almak için yapılmadı Sayın Başkan. Diploma iptaliyle operasyonun ilgisi, anayasal suç kavramında saklı. Üniversite diploması varken Ekrem İmamoğlu tutuklansa, Cumhuriyet Halk Partisi'nin resmi Cumhurbaşkanı adayı tutuklanmış olacaktı. Bu, demokratik sisteme bir darbe sayılacaktı. Hareketlilik ilkesi ihlal edilmiş, seçimlere müdahale edilmiş olunacaktı. Haksız, hukuksuz operasyonu yaparsanız, haksızlık, hukuksuzluk, bir kötülük yaptığınızı bilirseniz bundan endişe edersiniz ve bundan doğabilecek riskleri bertaraf etmek istersiniz. Diploma iptali bu yüzden istenmişti. Yarın işler değişip bu dava sorgulandığında savunma argümanları şu olacak, inanın: "Biz seçimlere, yani demokratik sisteme darbe yapmadık. Operasyondan önce Ekrem İmamoğlu'nun üniversite diploması iptal edildi. E bu iptali Savcılık değil, üniversite yaptı. Bir lise mezunu cumhurbaşkanı adayı olmayacağına göre, birine sıradan bir belediye başkanı yolsuzluk operasyonu yaptık savunma argümanını yapacaklardı. Diploma iptali o yüzden ısrarla istendi. Zavallı rektör, düştüğü durumun farkında değil, kabak onun başına patlayacak.
"Kurnaz planları çöktü, o argüman tarih oldu"
Sayın Başkan, 51 yaşındayım ben. Biraz da kafam çalışır, kusura bakmayın da 17 Mart'ta gizli tanıkların 2. kez ifadesini almak, 18 Mart'ta diplomayı iptal etmek, 19 Mart'ta da operasyonu yapmak... Güzel bir plan. Ve fakat bu plan öngörüsü boşa çıktı. Çünkü Atatürk'ün dediği gibi, milli egemenlik öyle bir nurdur ki, karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yok olurdu; öyle de oldu. 23 Mart 2025 günü, 500.000 CHP üyesi getirmeyi hedeflerken, 15,5 milyon insan, Ekrem İmamoğlu'nu seçti. Kurnaz planları çöktü. O argüman tarih oldu. Size anlattığım bu sarih gerçek Sayın Başkan, bize sadece işi gösteriyor. Yanlış bir şey yaptığının bilincinde olan insanların yaşadığı korkuyu ve bu korkuyu sindirmek için aldıkları önlemi anlatıyor. İddianame işte bu endişeyle tarif ediliyor. Haksız olan korkar.
Şimdi örgüt bölümünde bir daha geniş kapsamlı savunma yapacağım ama Görsel 2'yi verebilir miyiz? 14 yıl öncesinden bir Ekrem İmamoğlu paylaşımı sunmak isterim. “Kader mi tesadüf mü?” sorusunu da soralım peşine. Bu meşhur tweet'in tarihi 19 Mart 2012. Ne enteresan değil mi? Operasyon tarihinden 13 yıl önce, Cumhuriyet Halk Partisi'nin sadece Beylikdüzü İlçe Başkanı’yken, daha Beylikdüzü Belediye Başkanı bile seçilmemişken, Ekrem İmamoğlu'nun… Şurada 19 Mart 2012 tarihli tweet. Ne diyor CHP'nin Beylikdüzü İlçe Başkanı? "Beylikdüzü'nde iktidar olmadan bize uyku yok. Bilin ki ardından İstanbul'da, Türkiye'de iktidarız." Sayın Başkan, şu cümle bizim iddianamemizde örgütün amacı olarak anlatılan cümledir. İddianamede, örgütümüzün 2015 yılında kurulduğu iddia ediliyor, Beylikdüzü Belediye Başkanı’yken. Yani size kanıt sunuyorum. Bilgi Teknolojileri Kurumu var mı hala, bilmiyorum, Siber Güvenlik Başkanlığı falan yaptılar orasını da. Sorun lütfen ya, bu tweet doğruysa, Ekrem İmamoğlu hedefini 2012'de koymuş. O zaman rahmetli Nazım Amca’yı, öğretmen emeklisi Ulviye Abla’yı, şu an izleyici sıralarında mı bilmiyorum, Mülayim Abi’yi falan da bizim şeye katmak lazım, örgüte. Sayın Başkan bakın, seçim, 2014 seçimine iki yıl var. İlçe Başkanı hedef koymuş. Demiş ki; "Ben Beylikdüzü'nü kazanmak istiyorum." Doğal olarak da ilçe belediye başkan adayı olmak istiyor, daha adaylığı bile yok. Aynı zamanda hatırlatmak isterim ki o yıl İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Mustafa Sarıgül, CHP'den. CHP-MHP ittifakının cumhurbaşkanı adayı da Ekmeleddin Bey'di. Sayın Başkan, ama şu cümleler, birazdan göreceksiniz, aynı şekilde iddianamede örgütün kuruluş amacı olarak yazıyor. Daha ne gösterebilirim? Hani şu bile, ya ilginç olan, şu bile bizim örgütün çatısını ortaya koyan bir şey, sözde örgütün.
"Ellerinde tek bir delil dahi yoktu"
Sayın Başkan, sonra 19 Mart oldu. Başsavcılık uzunca bir açıklama yaptı. Hepimizin ismi geçiyor. İşte İmamoğlu suç örgütü oldu, listeyle beraber. Böyle geniş geniş suçlamalar, geniş geniş isimler, bir sürü insan birbirini tanıyan tanımayan, bir anda örgüt olduk. Çünkü bunun da bir amacı var. Boşa yapmadılar. Örgüt safsatası da en büyük yalanın inşası ama asıl korkunun ikinci katıdır. Cezası ağır ve net olan örgüt suçlaması gayya kuyusu kadar belirsiz bir boşluk. Kimileri de bu suçlamanın yok İçişleri Bakanlığı engeline takılmayalım, yok Danıştay engeline takılmayalım diye yapıldığını söyledi. Hayır, örgüt saçmalığının burada kullanılmasının amacı net. Ellerinde tek bir delil dahi yoktu Sayın Başkan, tek bir delil yoktu. Beyan da yoktu. Böyle dev bir işe delilsiz kalktıklarını bildikleri için tedirgindiler ve yol haritalarına itirafçı yaratabilmek için örgüt isnadını eklediler. Ne de olsa insan baskıyla, zorlamayla, tehditle çözülürdü.
"Gizli tanıkların yalanlarını iddianameye yazanlar bile koymamış"
"Tek delil yok" dedim, ben dediğimi ispat ederim. 22 Mart akşamı polise ifade verme sırası bende. Ne soruyor polis bana? Bir ay önce bizim Medya A.Ş.'den teslim ettiğimiz resmi evrakları. Bunlar zaten resmi evrak, biz verdik. Ya satıcı bir evrak bulmuş gibi bana sormalarına gerek yok ki. Yasal dosyaların yasal evrakları. Suç delili değil. Başka? Gizli tanık ifadeleri; Çınar, Meşe, Doğan. Peki bugün iddianamenizde hiçbir gizli tanıktan yani yalandan oraya bir cümle koyulmuş falan, üç tane gizli tanıktan, millet iki sayfa ifadesi konarken. E kimse de burada siz de sormadınız, Sayın Savcım da sormadı bir tane gizli tanık ifadesi. Neden? Çünkü gizli tanıkların yalanlarını iddianameye yazanlar bile koymamış yani, onlar bile pes etmiş. Bunun dışında ne var? Gizli tanıkların anlamsız genel cümleleri. Örneğin; "İhaleleri Murat Ongun organize ederdi." E ne demek bu Sayın Başkanım? Yani nasıl organize ederdi, kimle ederdi, hangi ihale? Böyle bir şey denmesi lazım bir suç isnadı için. "İhaleleri Murat Ongun organize ederdi." Suç delili mi, değil mi Sayın Başkanım ya? Başka? İş arkadaşlarımızla telefonla aramak, aynı iş yerinde olmaktan mütevellit baz vermek. Başka? Adını ilk kez duyduğum birkaç açık hava reklamcısının serzenişi, şikayeti. Ne diyorlar? "Kültür ve Medya A.Ş. bize haksız fatura kesip paramızı alıyor." Değerli Başkanım, parayı alan belediye iştiraki, parayı veren özel sektör. Hani tersi olsa ben burada bir yolsuzluğu anlayacağım da anlayamıyorum ama burada bir yanlış dahi olsa yani medya belediye iştirakinin özel sektörden parayı alıp kendi kasasına koymasını yani kamunun para kazanması yolsuzluksa bu suçsa, efendim bu yine de polisin, savcıların hatta bakanlık müfettişinin bile vazifesi değil. Burada bir yanlış varsa bu olayı incelemesi gereken İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin müfettişleri, o kadar, o kadar, iç denetim.
"Emniyette yalan olduğunu ispat ettiğimiz bir iftiracının yalanıyla tutuklandık"
Sayın Başkanım başka delil var mı? 22 Mart'ta. Var, bizi şok eden delil, onu açıklayacağım size. İddia makamının şoför tutkusunun ilk kaynağı, Kültür A.Ş. eski Genel Müdürü Serdal Taşkın'ın şoförü Orhan Cevahiroğlu'nun ifadesi var. Değerli Başkanım, polis sorgusunda daha bu ifadenin yalan olduğunu kanıtladık. Bakın, belki atlamışsınızdır iddianame kalabalık, anlatayım. Bu adam Kültür A.Ş. Genel Müdürü Serdal Taşkın'ın yanından Mart 2020'de ayrılıyor. İfadesinde dile getirdiği sözde çuval çuval para MADO'dan bize gelen paralar, paralar var ya; "Serdal, ben taşıyoruz onları." O ihaleyi alan Advertst yani Murat Kapki'ler Ağustos'un ortasında ihaleyi alıyorlar. Sözleşme Ağustos sonu imzalanıyor. Üst geçitleri o aparatı yapıyorlar, 3-4 ay sürüyor. Sonra reklamlarını satıyorlar. Sordum, 3 ayda 4 ayda giriyormuş reklam paraları buradaki reklamcıların. Para o zaman kazanılıyor. Peki nasıl oluyor da 2020'nin Mart'ında Serdal'ın yanından ayrılmış olan şoför bizi o yaz çuval çuval para taşırken görüyor? Ama ihale yapılmamış dediği tarihte, daha ihale yok. Adam, hani para kazanılması mümkün değil ki bize versin, ihale yok. Artı ne var? İşte, şunda baz verdiniz, Beylikdüzü MADO'da Hüseyin Köksal'ın fabrikasında baz verdiniz. E çıkardı, polis sorgusunda dedim ki; "E ben yokum bu bazlarda, ne yapacağız şimdi? Başpolis. Dedim ya, "Bir dakika, " dedi. "Işıklı odadan telefon etti, bir iki dakikaya döndü. Dedi ki, 'Neyse, devam edelim. Ben beyanınızı yazdım.'" Sayın Başkanım, daha o gün, 22 Mart'ta emniyette yalan olduğunu ispat ettiğimiz bir iftiracının yalanıyla, Türkiye'nin cumhurbaşkanı adayı, Fatih Keleş, ben, Necati Özkan, Hüseyin Köksal ve Serdal Taşkın tutuklandık Sayın Başkanım. Ben örgüt yöneticisi olmak ve rüşvet almaktan tutuklandım. Örgüt işinin gerekçesini arz ettim şimdi. Rüşvet de bu yalan beyan. Başka da yok. Delilsiz tutuklandım sayın başkanım. Ben değil, biz delilsiz tutuklandık.
Sayın Başkanım; Allah var. “Örgüt projesi” tuttu iddia makamının. Hele ilk iki buçuk üç ay zaten bizim üzerimizde tepiniyorlardı. Bütün itirafçıların çoğu bizim taraftan, yani bizim taraftan derken, özel sektördeki arkadaşlar. Bazılarını itiraf yazmışlar ama hepsi “etkin pişmanlıktan yararlanmak istiyorum” diye ifade veren insanlar 60-70 tane var. Yaklaşık 40 tanesi de beni sorumlu tuttukları alanda. Sayın Başkanım, ben şimdi gençlerin tabiriyle challenge yapmak istiyorum. Bakın. Cezaevinden çıkmak için ya da cezaevine girmemek için ağzına gelen her yalanı söyleyen, her iftirayı atan, beni sorumlu tutulduğum alanla ilgili kırktan fazla itirafçının kaç tane de ek ifade vermişlerse üç veren var, beş veren var, bunların hepsine lütfen bakın. Savcı Bey de baksın. Ve desinler ki bunlardan bir tanesi Murat Ongun'a şu yüzden, şurada, şu sebeple şu kadar rüşvet verdi. 1100 yıl değil, ben 2500 yıl yatayım. Bakın bir tane örnek gösterin. Sayın Başkanım, itirafçı diyorum ya. Her şeyi itiraf eden, yalan uyduran adamlar bile benim hakkımda bu itiraf beyanlarının hiçbirinde bir tane rüşvet iddiasında bulunamıyor ya. Ya bu sıra dışı bir şeydir yani. Bu kadar büyük bir suçlamayla bir insanın cezaevine atılıp, bu kadar itirafçı yaratılıp, kimsenin biz Murat Ongun'a şu yüzden, şu sebeple, şurada, şu tarihte şunu verdik dememesi. Eyüp Subaşı demiş Ayhan Yıldız'la ilgili. Yazıyor, adam adres lokasyon atıyor yani. Tarih veriyor, para veriyor. Bende var mı öyle bir şey 40 kişiden? Yok. Ama hakim beni rüşvet almaktan tutukladı hakim hanım. Yani varsa lütfen hakim hanıma da söyleyin. Onun da bir rahatsızlığı varsa, olduğunu düşünmüyorum ama vicdanı bir rahatlar yani.
"Bir tane Orhan, koca İstanbul'u tutuklatmış"
Başkanım, bakın gerçekten yani o sulh cezalar, yani ağır sulh cezalar, yani gerçekten hakimler, yetkilerini savcılara devretmişler yani. Özür dilerim ama bunu hep beraber yaşadık, gördük. Yukarıda söylüyor zaten, "Seni tutuklayacağız, seni bırakacağız" diyor. İniyoruz aynısı oluyor yani. Başkanım, rüşvet yok. 40 itirafçı bir tane Orhan etmemiş. Bir tane Orhan, koca İstanbul'u tutuklatmış. Tebrik ediyorum Orhan Cevahiroğlu'yu. Tek başına yaptı bu operasyonu. Burada Sedat Kapıdağ bir şeyler anlatıyor da o hikaye. Orhan Cevahiroğlu oldu ya. Şu kadar insanı buraya toplayan Orhan Cevahiroğlu oldu. Değerli Başkanım, bakın bu bir akıl tutulmasıdır. 4.000 değil 40.000 sayfa da yazsalar o yüzden bunlara kimse inanmıyor. Ne oldu biliyor musunuz? Cezaevine girdik değerli Başkanım. Çorlu'ya götürdüler beni. Üç hafta kaldım. Sonra Silivri'de, burada mektuplar birikmiş. Çorlu'ya gidince de oraya geldi bana Türkiye'nin her yerindeki cezaevinden mahkum mektupları geliyor. “Kiramı öde” diyen mi dersin, “borç ver” diyen mi dersin, “çocuğumu okula gönderemiyorum” diyen mi dersin. Adam da haklı, mahkum. Ya yapmışlar bizi büyük rüşvetçi, yolsuz, vurguncu. Adam da diyor ki "Ulan parayı bulmuş bunlar biz de çökelim buna." Ne oldu? Saklıyorum o mektupları. Eskişehir, Diyarbakır, Samsun her cezaevinden. Gönderemedim, kusura bakmasınlar yani. Yapamadığımız işin işte. Ve 23 Mart… Yallah Silivri'ye. Sayın Başkanım, bakın benim bu yaptığım durum tespiti son derece objektif ve nettir. Bize yapılanların kurgusu, ikinci bir “hiçbir şey olmadıysa dahi mutlaka bir şeyler oldu” kurgusudur. Bakın o zaman da “çaldılar” dediler, “bunlar oldu” dediler, “seçim sandık görevlileri FETÖ'cüydü” dediler. Hepsi yalan çıktı, bir kişi bile ceza almadı. Bugün yalanın çok şiddetli ikinci perdesi sergileniyor. Seçim iptaliyle oyunu değiştiremeyen zihniyet, oyuncuyu değiştiriyor.
"İtirafçı yaratma sistematiği kuruldu"
18-23 Mart tarihlerinin fotoğrafını çektim. Soruşturmanın ikinci perdesine gelelim, zorbalama dönemine. Sayın Başkan, bu soruşturmada çok ciddi insan hakları ihlalleri var. Murat Kapki, etkin pişmanlık ifadesi verirken, yan odada eşiyle tehdit edildiğini söyledi. Eşi olmasa da benzer bir uygulama itirafçı Yakup Öner için de yaşanmış. Ailelerin içine bu kadar çekildiği başka bir soruşturma tarihte var mı ben bilmiyorum. Ekrem Başkan babası, oğlu, kayınbiraderiyle; Fatih Keleş evladı, abisi, yeğeniyle; ben eşimle, bacanağımla; Tuncay Yılmaz eşiyle; Alper Aydın oğluyla; Murat Kapki kardeşi ve çalışanlarıyla; itirafçı Eyüp Subaşı eşi ve engelli oğluyla; iftiracı fabrikatörü Muhittin Palazoğlu kardeşi, ama kardeşinden bile çok sevdiği servetiyle; iş insanı Murat İlbak kardeşleriyle ve servetleriyle bu soruşturmaya dahil edildi. Bu hamlelerin masum ve soruşturmanın doğal işleyişi olarak göremeyiz. Zaten sonuçları itibarıyla iddia makamının hayal ettiği o beyanlar geldi. İtirafçı yaratma sistematiği kuruldu. Bu zorbalığa biz erkeklerden çok daha fazla maruz kalıp, boyun eğmeyen şu onurlu kadınların önünde saygıyla eğiliyorum. Zavallı ve güçsüz erkeklerin, vicdanlarına uydurduğu bahanelerle sözde delikanlılığın kitabını yazdılar ama tersten.
"Örgüt isnadının sebebi buydu"
Haysiyet cellatları. Yani iddia makamının kurduğu sistem tıkır tıkır işledi, ayrıntısını anlatacağım örnekleriyle. Zaten örgüt isnadının sebebi de dediğim gibi buydu. Sayın Başkanım, hukuk ve siyaset tarihi okuyan hemen herkes, bu tip siyasi davalarda, tasfiyelerde ailelerin, yakınların ve yakın arkadaşların hedef alınmasına aşinadır. Onlardan itirafçı üretilmesi de bilindik taktiklerdendir. Felsefeci Hannah Arendt'in 52 yıl önce yazdığı Totalitarizmin Kaynakları eserindeki o cümleyi burada yayınlayayım. Lütfen görsel iki bu arada, görsel üç özür dilerim, hep beraber okuyalım. Tasfiyeler, tüm toplumsal ve ailevi bağları yıkmak için bu operasyonlar tanıdıklardan en yakın arkadaş ve akrabalara kadar sanığın olağan ilişkilerinin sanıkla aynı kaderi paylaşacağı korkusunun salınmasıyla yürütülüyor. Basit ve ustaca kurulmuş suç ortaklığı tekniğinin sonucu şudur: Biri suçlanır suçlanmaz paçayı kurtarmak isteyen eski arkadaşları bilgi vermeye can atarak ona karşı olmayan kanıtları teyit ederek en acımasız düşman haline gelir. Bunu yapmak, açıkça kendini kurtarmanın biricik yoludur. Felsefeci bunu totaliter rejimleri anlatırken söylemiş. Türkiye'de ileri demokrasi var, öyle diyorlar. Ama yine de kulağa ne kadar tanıdık geliyor değil mi Değerli Başkanım? Onlarca itirafçısı cezaevinden kurtulan bir dava, inanın şu paragraftan daha güzel analiz edilemezdi.
"Adını ilk kez duyduğum iftiracılar kendimin dahi bilmediğim yönlerimi anlatıyordu"
Bu süreçte cezaevinden çıkmak için de girmemek için de profesyonelce yollar tarif edildi. Zanlıların çoğu bizi tanımıyordu ama hakkımızda ne anlatmaları gerektiğini öğrendiler. Daha doğrusu öğretildi. Gizli tanıkların ifadelerle açtığı patika medyanın belirlenmiş isimleri hedefleştirmesi ve soslu hikâyelerle asfalt yol oldu. İçeri düşen herkes o asfalt yoldan ne diyerek dışarı çıkacağını öğrendi, öğretildi. Formül basit: Ekrem İmamoğlu, Fatih Keleş, Murat Ongun'la ilgili bir şeyler anlat. Onlara da yakın bir iki kişiyi kat çevresinden. Haydi, eyvallah özgürsün. Süreç aynen böyle işledi. Aynen böyle işledi. 1 aylık medya yönlendirmesinin ardından bakabilirsiniz tarihlerine değerli Başkanım. Nisan ayı sonundan başlayarak, mayıs ve haziranda pik yapacak şekilde, basmakalıp itirafçı ifadelerini okumaya başladık. Art arda benzer cümleler kuranlar, art arda tahliye edilmeye başlandı. Her çıkan, geride bir yalancı tanığın daha doğmasına yol açıyordu. Hayatımda adını ilk kez duyduğum iftiracılar kendimin dahi bilmediğim yönlerimi anlatıyordu. Ben de bu huylarımı gazetelerden okuyarak öğrendim. İsmini bilmediğim ağızlarda, çeşitli tariflerde dolaştı. Bu furya öyle bir hale geldi ki bir yalan hikâye uydurup tahliye olan şüphelinin avukatı da bir anda gözde avukat oluyor ve yeni müşteriler ediniyor. Yoksa bu dosyada 5 itirafçı, 6 sanığın sonradan aynı avukata sahip olmasını tesadüf olarak niteleyemeyiz.
"Başsavcılık borsayı izlemekle yetindi"
Sayın Başkan, madem planlı bir eylem sistematiği anlatıyorum, ete kemiğe büründüreyim. Medya dedim. Avukat dedim. Ülkedeki herkesi Sayın Cumhurbaşkanı hariç, herkesi korkudan tir tir titreten İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, bazı avukatların yarattığı ve medyada tartışma konusu olan borsayı izlemekle yetindi. Mehmet Yıldırım dendi, Selcen Akar dendi, Mücahit Birinci dendi. Bazıları dava konusu bile oldu demek ki bir gerçeklik payı da var. Ben biraz buralarda değinildi ama bu sistematiğe bir ekleme yapacağım. Malum soruşturmalar basit şüpheyle başlıyor Sayın Savcım. Benimki de sadece basit şüphe ama içinde medya var, avukat var, itirafçılar var. İster istemez böyle olunca iddia makamı da dâhil oluyor pek tabii. Şimdi görsel 4'ü lütfen verelim. Değerli Başkanım, burada da İstanbul'da Avukat İsmail Mirsad Albayrak diye kıymetli bir hukuk insanı var. Şimdi buraya koyduğum şeyler tabii bu fluluğu hala devam ediyor, o yüzden şey yapalım. Efendim, bu Mirsad Albayrak daha önce de müvekkillerini tartışmaları ile ilgili çeşitli açıklamalar yapınca medyaya düşmüş. Mesela orada bizim İbrahim tweet atmış açıklamasını. Orada anlıyoruz ki Türk devletimiz illegal ya da legal hiç kimsenin elini sürmek istemeyeceği, prestij kaybına uğramasın diye, Rasim Ozan Kütahyalı isimli arkadaşı 8 yıldır devletimiz polisle koruyormuş. Avukatı olarak o açıklamış, onu öğreniyoruz.
"Şu yazıyı okuyun bizi direkt asarsınız, öyle başarılı bir yazı"
Ondan sonra diyor ki burada da… Bu da Gazete Pencere'den Tolga Balcı’nın haberi. Daha yeni bir haber şu sağdaki. Yine Mirsad Albayrak veriyor bir demeçte, diyor ki: "Ben AK Partiliyim, uzun yıllardır o partiye oy veririm. Ben bu davaya bu yüzden girmedim." Girmedim derken daha ne kadar girecek? Herkesin avukatı. Çünkü ben, onu yanlış yazmış yazan, "Çünkü ben hırsızlık yapıldığına inanmıyorum, ideolojik olarak karşılarındayım, siyasi bir tarafı da var bu davanın." diyor. Şimdi avukat "AK Partiliyim." diyor. "Dava siyasi." diyor. "İdeolojik olarak karşılarındayım." diyor. Geçelim o zaman bir sonraki görsele. Bu avukatımızın medyadaki savunduğu insanlar kim onu görelim. Biraz küçültelim lütfen. Değerli Başkan ve izleyicilerimiz, ekran kirliliği için özür dilerim ama mecbur kaldım. Şimdi bu İsmail Mirsad Albayrak'ın iki tane müvekkili var. Biri bu yasa dışı bahisçi öbürü de Sabah Gazetesi yazarı Hilal Kaplan. Hilal Abla diye bilinir. Şimdi avukat kendini anlattı: "Ben siyasiyim, AK Partiliyim, bu dava siyasi, ideolojik olarak karşıtlarındayım." dedi. Müvekkilleri de aylar boyunca İmamoğlu davasıyla ve bizlerle ilgili bilinçli yalanlar ürettiler sistematik bir şekilde Sayın Başkanım. Bakın o en altta Dijital İstanbul'un Karanlık Dünyası diyor ya, onu yazan Hilal Abla, Sabah gazetesinde yazdı onu. Herhalde Necati Bey'le Melih hariç tutuklusu kalmadı, herkes gitti ama şurada bir, ya şu yazıyı okuyun bizi direkt asarsınız yani o kadar. Öyle başarılı bir yazı.
Bir sonraki görseli verebilir misiniz? Şimdi geldik itirafçı şemasına efendim. Burası önemli, lütfen. Bakın, bu dosyada 5'i itirafçı 6 sanığa avukatlık yaptı. Bu 6 sanık da birden fazla ifade verdi. 22 Mart günü, yani bizim tutuklandığımız gün sadece şu sol başta gördüğünüz Hasan Üstsoy isimli şüphelinin resmi avukatıydı. Yalnızca onun avukatıymış. Ama sağda gördüğünüz diğer 5 kişinin avukatları farklı. Şimdi Hasan Özsoy, 30 Nisan 2025'te itirafçı oldu. Avukat çalışıyor. Hasan Özsoy itirafında, Eyüp Subaşı'yı suçladı, Kamil Taşçı'yı da işaret etti, faturalaşmaları var falan filan diye. 30 Nisan'dan sonra 9 Mayıs'ta da Hasan Üstsoy savcılıkça tahliye edildi. Mahkeme diyorlar ama savcılık çıkışında. Efendim, hafta sonu 2 günü atarsanız sadece 4 iş günü sonra Eyüp Subaşı'na gittiler. Eyüp Subaşı itirafçı oldu 15 Mayıs'ta. Ekrem İmamoğlu, Fatih Keleş, Serdal Taşkın, Murat Ongun ve Ertan Yıldız'ı suçladı. O alttaki davanın itirafçısından sonra sistem ifadesini kullanan ilk kişi oldu. Hasan Özsoy, tutuklu. Sahte faturacı arkadaşı Kabil Taşçı da 27 Mayıs’ta itirafçı oldu, 29’unda tahliye oldu. Bakın ilk avukatı farklı, ilk avukatı farklı, hepsi farklı. Sonra geliyor bu İsmail Mirsad. Kabil Taşçı 19 Haziran’da da bir ifade verdi. O da tahliye ifadesinde tahliye olmak için Vedat Şahin’i suçladı. Vedat Bey burada, tutuklu. O da hemen ardından 11 gün sonra ilk ifade metnini verdi itirafçı oldu. 30 Haziran’daki ifadesinde yanındaki avukat İsmail Mirsad Albayrak’tı. İlk avukatı farklıydı.
Tutuklu, burada huzurunuzda. Avukat Baran Kaya’nın sorusu üzerine… Şöyle sordu avukat Baran Kaya, “İsmail Mirsad Albayrak size şu suçlamaları yaparsanız çıkarsınız” dedi mi diye sordu Vedat Şahin’e. Vedat Şahin de burada sizin huzurunuzda “doğrudur” dedi. Efendim şuna bir dikkat etmenizi istedim, bir de Rauf Cem Istranca var. Bakın, 29 Mayıs’ta ifade veriyor, 19 Haziran’da. Kabil Taşçı da 29 Mayıs’ta ifade veriyor, 19 Haziran’da. Bu çıkmış, bu da cezaevinde, aynı avukat herhalde el ele tuttu götürdü ikisini birden. İlk ifadesinde çıkamamıştı Istranca. O da 2. bir ifade verdi aynı gün. Onun da avukatı İsmail Albayrak’tı, ilk avukatı başkaydı. Bu Rauf Cem Istranca da Serkan Öztürk’ü suçladı, o da burada tutuklu. Bunun üzerine baktığınızda görürsünüz, Serkan Öztürk, 2 kere avukatsız ifadeye davet edildi. Serkan Öztürk’ten istedikleri tek bir şey vardı. Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney’i onlara vermelerini istediler. 8 Ağustos’ta 2. ifadesini verdi, ilk 2 ifadede avukat yoktu. Baktılar Serkan, İnan Güney hakkında iftira atmıyor, bu kez devreye yine bu uzman avukat Mirsad Albayrak çıktı. 11 Ağustos’ta Serkan Öztürk, Mirsad Albayrak’a vekalet çıkardı, onun da ilk avukatı başkaydı Sayın Başkan. Serkan Öztürk’ün avukatının mahkemenize 5 Mayıs’ta sunduğu dilekçe var, sizde vardır ama ben yine de şey isterseniz veririm, şunu da işaretledim.
"4000 sayfalık iddianamede bir tane bile fatura göremedik"
Bakın Rauf Cem Istranca'nın itirafçı olmasına sebep olan İsmail Mirsad Albayrak için şöyle diyor: “27 Mayıs 2025 tarihinde bilahare 19 Haziran 2025 tarihinde soruşturma savcılığının istek talep ve beklentilerine uygun olarak diğer şüpheliler aleyhine ifade vermesi temin edilmiştir, bu yüzden de Rauf Cem Istranca'nın etkin pişmanlık hükümleri doğrultusunda tahliye edilmiştir” diyor savcılar. Ama bu, bir üstünde diyor ki Serkan Öztürk’ün avukatı verdiği beyanda, yazılı dilekçede, tutukluluğunu takip eden 2 3 ay sonrasında devreye soruşturmayı yürüten savcıların arkadaşı olduğu beyanı ile avukat İsmail Mirsad Albayrak adlı avukat girmiş, Rauf Cem Istranca da onun refakatinde ve yönlendirmesinde ifade vermiştir. Hani şey, akışına uygun gayet. Bir tane daha var, Duygu Fikirli vardı. Özür dilerim. Sayın Başkan, Duygu Fikirli de onun da gördüğünüz gibi ilk avukatı farklıydı yani şu kadar her şey tesadüfse ben tamam saygı duyuyorum. Duygu Fikirli’nin de ilk avukatı farklıydı. 3 Eylül’de İsmail Mirsad Albayrak’a vekalet verdi. 5 Eylül’de itirafçı oldu, 24 Eylül’de tahliye edildi. Nasıl? Ha bu Güldem Şık hanımefendiyi suçladı, %500 farkla fatura kesiyorlar dedi ve 4000 sayfalık iddianamede değil %500’lük faturayı bir tane bile faturayı göremedik.
Bunlar az buz sinir bozucu işler değil değerli Başkanım. Yani az buz işler değil. Nisan ayının 2. haftasının başıydı, eylem 13 yargılanan Emrah Yüksel benim olduğum bu kürsüye geldi ve siz ona aynen şu cümleyi kurdunuz: Şu 13 nolu eylemi şöyle güzel güzel anlat da Emrah, en zorlandığımız eylem. Sıralamayı da ona göre belirledik zaten dediniz. Açıkçası bu cümleniz beni hayal kırıklığına uğrattı, aynı zamanda büyük bir şüpheye de gark etti. Sadece bu eylemi anlamakta zorlanan heyet demek ki Şişli’nin dev imar itilafını, KİPTAŞ’ın işlerini, raylı sistem dairesine yönelik suçlamayı, asfalt ve kışla mücadele konusunu, daha net anlayanı görmediğim, ki ben bu cümleyi yazarken ama burada ben de anladım, hafriyat komisyonunu, reklam ihaleleri ile ilgili suçlamaları, 4 dairenin farklı etkinlik ihalelerini, hatta ve hatta kapasitenin depreme dayanıklı olup olmadığını bile anlamışsınız demektir. Sayın Başkan diyeceksiniz ki “orada kapasitenin dayanıklılığı söz konusu değil, rüşvet söz konuş”u diyeceksiniz ya… Bakın rüşvet de bu iddianın temeli de binanın temeliyle ilgili. Yani rüşvet iddiası da o binanın temeliyle ilgili. Sağlamsa başka, değilse başka. Ali Rıza Bey’in dediği gibi, Allah deprem yaşatmasın. Çünkü emin olun o top da burada zaten sizinle paylaştı, sizin kucağınıza bıraktı. Ben bugünden söylemiş olayım.
"Anlayamazsınız çünkü kaynağınız yanlış"
Eğer tüm bunları gerçekten zaten tam manasıyla kavradıysanız ki siz bunu nisan başında demiştiniz. İçimden dedim ki şu anda İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni yönetebilecek en iyi isim, değerli Mahkeme Başkanımız, geçmiş ikisi ve bugün mevcut olan genel sekreter hepsini anladıysanız inanın sizin elinize su dökemez Sayın Başkanım. Ama değerli Başkanım, anlayamazsınız. Yani nisanda da anlayamazsınız, mayısta da anlayamazsınız, haziran yani umarım insanlar anlattıkça anlarsınız da siz tam nisanda ben anladım dediniz ama anlayamazsınız çünkü kaynağınız yanlış. Kaynağınız bu iddianame, bu kurgu. Bu kaynakla İBB’nin sırrını çözmeniz mümkün değil çünkü gerçeklerin hiçbiri orada yok. Sadece gizlenen gerçekler var, onları da ben sırayla mahkemenize arz edeceğim.
İddianamenin gerçek yüzünü o zaman görecek ve her şeyin doğrusunu da herkes anlayacak. Yine de değişen bir şey olur mu, onu bilemiyorum. Zaten siz de sık sık sizin suç duyurusu yapmanızla benim yapmam arasında bir fark diyerek bir hayal kırıklığına uğratıyorsunuz. Şimdi de 3. bölümü anlatayım. Burada bilgi vermem icap ediyor. Ben size sunduğum görsellerden 3 panelinin tarafınızca burada yayınlanmasının uygun olmadığını söylemişsiniz. Kararınızı tabii ki saygıyla karşılıyorum ama şu açıklamayı yapmam lazım, ben bir suç unsuru yayınlamadım. Buradaki bilgilerin hepsi alenileşmiş açık kaynaklardan elde edilmiş bilgilerdir değerli başkanım. Hani siz burada yayınlamayı uygun görmediniz, ben hani gerekçesini bilmiyorum ama burada asla ve kata bir hedef göstermiş, öyle bir şey düşündüyseniz olamaz çünkü zaten bunlar artık kamuoyunca tanınan, kamuoyunca alenen yazılmış unsurlardı. O yüzden de sizin, size ve makamınıza olan saygımdan ötürü bu bölümü anlatıp anlatmama konusunda siz ne derseniz onu yapacağım.
"Bu soruşturmaya katkı veren tüm yargı mensuplarının yükselişi tesadüf müdür?"
Bu bölümün bir adı var; "Var mısın? Yok musun?" Buraya ekranı da verebilirsek demiştim ama veremiyoruz. Kısaca anlatayım. Değerli Başkanım, ben nazikçe subliminal mesaj diyorum ama bu süreçte gayet bu duruşma başlamadan sizlere mesaj verildi. Bu mesajlardan ilkinin adı "Var mısın?"dı. "Var mısın?"da tam 8 kişi var. Bu 8 insan da yükseldi. Sayın başsavcı, iddianamenin bir temeli, adalet bakanı olarak atandı. C. Bey, başsavcı yardımcısıydı, bugün adalet bakan yardımcısı oldu. A. Bey, düz savcıydı, başsavcı vekili oldu, şimdi Ankara Cumhuriyet Başsavcısı oldu. M.İ. A., Ö. Ö… M. Bey, savcıydı, başsavcı yardımcısı oldu. Ö. Bey, cumhuriyet savcısıydı, HSK genel sekreter yardımcısı oldu, şimdi Ankara başsavcısı oldu. Kimi zaman Sayın Savcım yokken buraya da geldi. E.K., değerli savcımız, savcıydı, başsavcı vekili oldu. M.İ.A., keza o da savcıydı, başsavcı yardımcısı oldu. Yani, Sayın Başkanım, bu soruşturmaya katkı veren tüm yargı mensuplarının hayatlarında dikey, dikey yükseliş tesadüf müdür? Yani, bu bir durumun ödül bulmuş hali değil mi? Ben de diyorum ki bu işleri yapanlar Değerli 40. Ağır Ceza Mahkememize bir mesaj veriyorlar. Bu verdiğim de ilk mesajın adı "Var mısın?" Öyle diyorlar size.
"Bu mesajın anlamı belli, adresi belli"
Bir de yayınlayamadığımız ikinci görselimiz var, "Yok musun?" Bu da Ekrem İmamoğlu'nun; Yerel Mahkeme ve İstinaf'taki "Ahmak" Davası, Büyükçekmece'deki, "Tesadüf" Davası, diploma davası, bilirkişi davası, Akın Gürlek'in hani yine açtığı dava, diploma davasının istinafı, Şadi Yazıcı davası ve casusluk davası ile ilgili; tırnak içinde, "lehe" gibi görünen kararı veren hakimlerin tenzili rütbeleri ve sürüldüğü yerler; “gezelim, görelim, Anadolu” tadında Başkanım, bu da sıradan bir şey değildir. Bakan Bey’in bizim duruşma başlamadan bir ay, Sayın Başsavcının bizim duruşma başlamadan bir ay önce bakan olarak atanması da normal bir durum değildir. Peki, bu güç gösterisinin adı nedir acaba? Bu mesajın, bize zaten mesajı vermişler. Adam, tutmuş atmış bizi içeri, hücreye. Ben, mesaj alacak biri değilim. Ben yatıyorum zaten. Ama bu mesajın anlamı belli, adresi de belli. Eğer varsa da bu yaşananlarla ilgili yanlış bir yorumum gerçekten de özür dilerim sizden ama bunu herkes zaten böyle adlandırdı.
"Türkiye'yi hiçbir şeyin gerçek olmadığı ama her şeyin mümkün olduğu bir ülkeye çevirdiler"
20 Ekim 2025 günü hem Sayın Yargıtay Başkanımız hem de Sayın Anayasa Mahkemesi Başkanımız Diyarbakır'da bir etkinlikte konuşmacılardı. Yargıtay Başkanımız Sayın Kerkes orada yaptığı konuşmada şöyle dedi: "Her bir iddianamemiz yalnızca suç isnadı değil, aynı zamanda adalet yolunda yakılan ışık olmalıdır." Ben de isterdim ama önümüzdeki iddianame değil bir ışık, dibine aydınlatan bir mum dahi değil. Konsepti de Türkçesi de mantık kurgusu da delil durumu da perişan. Bakın, bunu ben bir biliyorsam… Ben adım gibi biliyorum, siz 10 biliyorsunuz Başkanım. Ben bir biliyorsam, siz 10 biliyorsunuz. Yine de bu kötü metni yazanların, yazarlarını sınıf atlattırdılar. Çünkü Türkiye'yi, hiçbir şeyin gerçek olmadığı ama her şeyin mümkün olduğu bir ülkeye çevirdiler. 16. ay tutukluluğuma girdim. Yani, bu, daha insan ömrü için çok uzun bir zaman dilimi gelmiyor. Oysa, mesele hücreye tıkılmakta değil. 460 gündür kaynağının neresi olduğu belli olan haberlerle, medya linçimizle devam ediyor.
"Babaannesi harçlık vermiş, yolsuzluk parası diye alıyorlar"
Hayatınızda ilk kez girdiğiniz ve uyum sağlamaya çalıştığınız, cezaevinde, bir gece yarısı sormuyorlar, hastaneye götürüyorlar. Sabah böyle Almanya'ya yasa dışı göçmen kaçırır gibi atıyorlar bir arabanın içine, nereye gideceğim belli değil, pat, çöp poşetinin içine seni atıyorlar. Önemli değil, bunları biz yaşarız. Ama, Sayın Başkan, benim evim tam üç kez basıldı. Üç kez. Aileme yönelik hamleler, tutuklanan ya da kontrol altına, affedeyim, kontrol altına alınan yakınlarım var, yakınlarım var benim, karım var benim. Bakın, evinizi basmaları yetmiyor, geliyorlar benim kızımın kulağındaki küpeye bakıyorlar. "Ver onu bakayım" falan. Babaannesi harçlık vermiş, babası tutuklandı diye oğlana, başucunda karton kutusu var, onun içinde duruyor, 15.000 lira. O 15.000 lirayı da geliyorlar oradan alıyorlar, yolsuzluk parası. Sonra da dönemin İletişim Başkanlığının Dezenformasyon Başkanlığına bunlar medyada yazılınca diyor ki; "Murat Ongun'un oğlunun harçlığı kasadan çıktı." Zekaya bak ya! Yani biz şöyle yapıyoruz hanımla, evde, Koray'ın harçlığını alıyoruz Başkanım, kasaya koyuyoruz, kilitliyoruz. Ama açıldığında anlaşılsın diye, üstüne "Koray'ın harçlığı" yazıyoruz. Ya, böyle bir şey olabilir mi ya? Ama Allah büyük. Benim evlatlarıma yapılanları hafife alıp yalanlayan, o birimin başındaki zatın adı her türlü rezilliğe karıştı. İletişim Başkanlığından ıslık ettirdiler onu. Ama, tabii ki tutuklanmadı. Hatta kendisine yeni iş buldu. Çocuklar üzerinden algı yaratmaya çalışan bu zatı, kendisini ben en son, Sayın Akın Gürlek bakanımızın devir teslim töreninde, alçak koltuğunu kaldırmaya çalışırken gördüm. Onu da kaldıramadı. Kaldırmayı beceremeyince, onu ortadan kaldırdılar. Ama, arkasında ama şansı yanında. Çok yeni bir iddianame çıktı; Mehmet Akif Ersoy'un iddianamesi. O iddianamede de adı 19 kez geçmesine rağmen, herkes yoluna devam ediyor. Zavallı Mehmet Akif de Silivri'de yatmaya devam etsin.
"Bizim Emile Zola’mız da Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Özgür Özel'dir"
Sayın Heyet, mahkeme salonlarında Dreyfus davasına çok atıf yapılır da o dönemin medyasından pek bahsedilmez. Dreyfus'u elde hiçbir delil olmadığı halde vatan haini ilan edenlerin de medyası vardı. Onun aleyhinde şiddetli kampanyalar yapan Fransız "Libre Parole" gazetesi gibi. O günlerin Fransız parolası, bu günlerin “Sabah”ı, "Yeni Şafak"ı, "TRT"si, "A Haber"idir. Tarih, "tekerrürden ibaret" derler ya, çok doğru. Bizim Emile Zola’mız da Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Özgür Özel'dir. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'dur. Demokrat milletvekillerimizdir. Adalar Belediye Başkanımız Ali Ercan Akpolat'tır. Dilek İmamoğlu ve liderliğinde dayanışan ailelerimizdir. Emin Zola'ın "İtham ediyorum" yazılarına yer veren o küçük Fransız gazetesi gibi bugün bize de nefes saldıran da Halk TV’dir, Sözcü grubudur, Cumhuriyet'tir. Bir gündür, kendi mecralarında bireysel, bağımsız yapan, yayın yapan gazetecilerdir. Allah hepsinden razı olsun.
"Koltukta gözü olan küstah eleniyor"
Demem o ki değerli Başkan; ne ilk kez biz, ne ilk kez taktik değişti. Önce siyasi hedefe uygun strateji belirleniyor. Ardından o doğrultuda kanıtlar ya da bugün olduğu gibi beyanlar yaratılıyor. Seçilen kurbanlar yargılanıyor. Böylece tırnak içinde söylüyorum yanlış anlamayın lütfen, koltukta gözü olan küstah eleniyor. Sistem bu. Dediğim gibi şüpheyi odağıma alıp okudum iddianameyi. İlk şüphem soruşturmayı ve operasyonu önceden haber aldığımız açıklamasıyla doğdu. Bildiğiniz gibi özellikle yandaş medyada polis teşkilatımız suçlanarak polis içinden bizim köstebeğimiz olduğuna dair iddialı haberler ve yorumlar yapıldı. Emniyet mensuplarımız zan altında bırakıldı. Akabinde İBB'nin yeni dalga operasyonlarında kolluk olarak jandarmanın kullanılması da bu iddiaları daha da kuvvetlendirdi. Zaman böyle akıp giderken 2 Eylül'de 2025-2026 adli yıl açılış töreninde, o zaman İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı olan Sayın Gürlek, gazetecilerle sohbet etti. Biz de oradan öğrendik ki Sayın Gürlek “Soruşturmadan ilk Murat Kapki haberdar oldu. Mülklerini ocak ayında başkasına devretti” diyerek operasyonun neden hızlandığını basın mensuplarına anlatmış. Açıkçası iddianame çıkınca bu açıklama beni çok şaşırttı. İddianameyi dikkatli okuyanları da şaşırtmıştır. Çünkü Murat Kapki, 24 Haziran 2025 tarihli etkin pişmanlık ifadesinde soruşturmayı ne zaman, hatta kimden öğrendiğini anlatmış. Kendi beyanı var burada da söyledi. Üstelik ocak ayında da değil daha geçmişti.
Bakın ne diyor Murat Kapki ifadesinde: "Gözaltına alınmadan önce, 2024 senesinin ekim ayında Ahmet Çiçek, beni soyadını hatırlamadığım Çetin adında bir şahısla ofisime gelerek tanıştırdı." Ekim ayının sonu. Bizim soruşturmamız 18 Ekim'de başladı yani Başkanım. Gizli soruşturmamız. "Bu şahıs bana hakkımda bir soruşturma yürütüldüğünü, soruşturmanın gizli olduğunu ama yardım edebileceğini söyledi. 2025 senesinin ocak ayında Çetin isimli şahsı çağırarak tekrar görüştüm. Bu görüşmede benden 100.000 dolar vermem karşılığında bana listede kimlerin olduğunu ve olayın ne olduğunu bana bulabileceğini ve listede olmama halinde belirleyeceği bedel karşılığında da listeden adımı sildirebileceğini söyledi. Ben bu teklifi kabul ettim fakat parayı peşin istedi. Ben de bana gerekli bilgileri getirmeden parayı vermeyeceğimi söyledim. Çetin de demiş ki, biz de seninle çalışmıyoruz o zaman diyerek şirketten ayrıldı." "Ben" demiyor "biz" diyor.
"Gizemli Çetin'in mutlaka ifadesi alınmıştır diye aradım, taradım yok"
Değerli Başkanım, başından sonuna bakın soruşturma safhasını kastediyorum. Soruşturma başından sonuna kadar bu dosyada bu kadar çok para ve tuhaflık konuşulmasını eminim ki sizler de doğru karşılamıyorsunuz. Eminim ki sizler de burada bir tuhaflık var diyorsunuz. Ya onu demiyorsanız zaten geçeyim yerime oturayım. Değerli başkan, Murat Kapki gözaltına alınınca bu gizemli Çetin var ya bırakmıyor şeyini Murat'ın peşini. Eşini arıyor. Murat'ın ifadesinde var. Diyor ki, "Parayla çıkarırız biz" diyor "Kapki'yi." Şimdi böyle okuyunca insan merak ediyor. Diyorsun ki, ya bu kadar gizli olan yüzyılın soruşturmasını daha bismillah iş başladığında bilen ve gidip Murat Kapki'ye sızdıran kim? Ya 10 gün bile gizli kalmamış bu yüzyılın soruşturması. Bir de adam gerçekten biliyor ki 19 Mart'ta operasyon oldu. Değerli Başkanım, ben de merak ettim. İddianameyi aradım, taradım. Mutlaka gizemli Çetin'in ifadesi alınmıştır diye bunu. Aradım yok, taradım yok. Ne ilginç. Sadece ben merak etmişim. İddia makamı hiç ilgilenmemiş. Üstelik gizemli Çetin'i Murat Kapki'ye getiren Ahmet Çiçek isimli şahıs bu dosyanın şüphelisi, bu dosyada itirafçı oldu. Dosyanın sanığı aynen.
Ahmet Çiçek'in ifadesini almışlar, inanır mısınız? Bizim yüzyılın gizli soruşturması 18 Ekim'de başladı. Bismillah bunu gidip Murat Kapki'ye duyuran bu gizemli Çetin kim diye Ahmet Çiçek'e sormuyorlar bunu sen getirmişsin diye. Savcılar bunu sormuyor. Yani Çetin hala aramızda özgürce geziyor. Belki yeni soruşturma dosyalarından haberdar oluyor ve muhataplarına para karşılığı onları soruşturmadan çıkartma vaadi veriyor. Etrafta böyle dolaşan biri var hiç merak edilmiyor. Üstelik adam Çağlayan Adliyesi'ni kullanarak iş gördüğü halde merak edilmiyor. Savcılar merak etmeyince ben ettim. Adamı buldum. İsmi soyadını burada Murat Kapki söyledi, "Çetin Ayaz" dedi. Kolaylık olsun iddia makamına ben de iş yerini söyleyeyim. Kartal'da İstmarina var AVM. Onun yanında iki tane çirkin uzun kule vardır, S1 S2 blok. S1 bloğun, şimdi katını da söylemeyeyim ayıp olmasın, S1 blokta Çetin Ayaz isimli şahsı bulup yüzyılın gizli soruşturmasını daha soruşturma başar başarmaz nasıl öğrenmiş de para karşılığı dosyanın sanıklarına teklifte bulunmuş, merak eden olursa İstmarina AVM'den Çetin'i bulsunlar.
"Bu soruşturmadan ben de haberdar oldum"
Değerli başkanım, itiraf ediyorum bu soruşturmadan ben de haberdar oldum. Daha doğrusu emin oldum. Haberdar olduğum tarihi de söyleyeceğim. Çünkü kasım başında duymuştum. Çetin Bey'den daha geç, daha geç tabii Çetin Bey özel. Tarih 18 Kasım 2024. Ben kızımın eğitim hayatı için ailemle beraber yurt dışındaydım. Üniversite kaydını yaptırıyordum. Ben İtalya'dayken WhatsApp'tan beni bu dosyada tutuksuz sanık olarak bulunan itirafçı Cüneyt Yakut isimli şahıs aradı. Dedi ki, "Savcı A.Ç. sizi İBB soruşturması için ifadeye çağırmış. Aslında size daha önce de bahsettiğim İBB soruşturması için Savcı A.Ç. sizi ifadeye çağırmış, tebligat yollamış ama evde kimse bulunamayınca tebliğ yapılamamış" dedi bana Cüneyt Yakut, ben İtalya'dayken. Gerçekten ailemle evde değilim. Öyle bir şey varsa döneceğim zaten. Evde bulamamışlarsa doğal olarak polisler muhtarlığa bırakmıştır. Akşam saatleriydi beni aradığında. Ertesi gün bir arkadaşımı muhtara gönderdim. Dedi ki, "Abi burada tebligat yok." Ben yetinmedim, bugün burada mı bilmiyorum ama o günkü avukatım Serkan Günel'i, buradaymış Serkan, o günkü avukatım Serkan Günel'i aradım. Savcı Bey'in adını verdim yani bugün Ankara Cumhuriyet Başsavcısı olan savcımızın. Kendisini ziyaret etmesini söyledim. Eğer gerçekten beni ifadeye çağırdıysa çocukları annesine emanet edip hemen ülkeye döneceğimi söyledim.
"Bilgiyi yeğeni olan savcının verdiği iddia etti"
Serkan Bey Çağlayan Adliyesi'ne gitti, Aykut Bey'i ziyaret etti. Aykut Bey böyle bir tebligat olmadığını söylemiş ama bunu kimden duyduğumu merak etmiş. Serkan Bey de doğal olarak bilmediği için kimden duyduğumu söyleyememiş. Tabii Serkan Bey döndü bana avukatım olarak, dedi ki, "Yemişler seni, böyle bir şey yok." Ben de bir yandan çocuğun okulu, bir yandan yurt dışı koşturma telaşı içindeyiz, döndüm kızarak sitemle Cüneyt Yakut'u aradım. Dedim ki, "Ailem yurt dışındayken böyle asparagas bir bilgiyi doğruymuş gibi iddialı bir şekilde aktardığı için" kendisine kızdım. Ben sitem edince Cüneyt Yakut verdiği bilginin doğru olduğu konusunda ısrar etti. Çünkü bilgiyi yeğeni olduğunu söylediği İstanbul Cumhuriyet Savcısı K.A.Y.'nin verdiğini iddia etti.
"Polis yok yere hedef yapıldı"
Bilmem de böyle bir savcı var mı, bu adam doğru mu konuşuyor diye araştırdım. O zaman gördüm ki, Çağlayan adliyesinde böyle bir savcımız var. Zaten Türkiye'ye döndüğümde de yanıma gelen Cüneyt Yakut, “yeğenim” dediği savcıyla olan bazı yazışmalarını cep telefonundan bana gösterdi. Kendisi soruşturma kapsamında tüm bilgileri, Savcı K.A. Y'den aldığını ve bize bildirdiğini, bundan da savcının haberi olduğunu söyledi. Yeğenim dediği savcıyı böyle anlatınca ben de anladım ki, bir soruşturma var. Değerli Başkanım, bu iki şahıs arasında gerçekten bir akrabalık bağı var mı? Varsa bir de aralarında bir HTS vasıtasıyla iletişim trafiği mevcut mu? Onu kıymetli mahkemeniz arzu ederse tespit ettirebilir. Ben sadece Cüneyt Yakut'un samimiyetle bana anlattıklarını burada anlatıyorum. Bir de İstanbul emniyetinin haksız yere hedef yapıldığını ortaya koyuyorum. Aylarca polisiniz yok yere hedef yapıldı. Dedim ya hani, doğru söylediğimi ispatlayayım. Çünkü bu dava zaten, suçlananların ispat yükümlülüğü olan bir davaya döndü. Dedim ya hani, kasım başında da bir şeyler duymuştum diye.
Cüneyt Yakut dedim, yeğeni, savcı Yakut dedim. Değerli Başkanım, ekim ayının sonu, yani sizin dosyada vardır, fezlekede göremediğim için anlatıyorum, hani ne bildiğimi bilin diye. Ekim ayının sonu ya da kasım ayının başıydı. Bu Cüneyt Yakut acele beni aradı. "Ooo görüşmemiz lazım" falan filan. Böyle sever reklamcılar rüzgârı. Bir hafta sonuydu diye hatırlıyorum, cumartesi günü olması lazım. Ben de rahattım. "Gel" dedim. İddianamede üs olarak kullandığım diye geçen İletişim Koordinatörlüğü’ne çağırdım. Geldi bu Cüneyt Yakut, dedi ki: "Ya" dedi, "bizim A.U.'yu" dedi, "Savcı A. Ç. ifadeye almış." "A.U." dedim, "kim?" Sanırım Murat Kapki'lerin sanırım değil yani, Murat Kapki'nin... Sanırım Ever City sanırım şirketlerinin genel müdürüymüş herhalde soyadını bilmiyorum. "Eee" dedim, "peki nedir, ne değildir?" Dedi ki: "Arayayım cep telefonundan, diafonu açayım. A.U.'ya, sen yokmuşsun burada, benle baş başa konuşuyor gibi anlattırayım" dedi. Aradı bu Cüneyt Yakut, açtı diafonu. Ve Savcı A. Bey'in sorduğu her şeyi kız çatır çatır anlattı. Kasım ayının başı, gizli soruşturma. Yani değerli Başkanım bakın, sayın savcımız şimdi başsavcı yani. O der ki yani, çünkü diyeceğimi ona söyleyeyim, der ki: "Evet adam doğru söylüyor."
Diyor ki bu hanımefendi, yani Hüseyin Köksal ile ilgili olumlu konuşuyor, Murat Kapki ile ilgili anladığım kadarıyla olumsuz konuşuyor. A. Bey de şimdi burada ifade etmeyeceğim, Murat Kapki'ye bir benzetme yapıyor ve diyor ki: "Böyle bir adamla birlikte olan, ortak olan adam, iyi bir adam olamaz" diyor, Hüseyin Köksal için. Söylediği cümleyi de söyleyeyim ya, "at hırsızı" demiş Murat Kapki'ye. "Murat Kapki gibi bir at hırsızıyla ortak olan biri de iyi olamaz" demiş savcı. Ben bu bilgiye nasıl sahip olabilirim değerli başkanım? Ben A.U.'yu tanımam. Peki, Cüneyt Yakut nereden biliyor A.U.'yu? Evet, A.U.'yu tanıyor. Ama demin söyledim ya, nereden alıyor bilgiyi. Çünkü A.U.'yu aradığında diyor ki: "Sen nereden biliyorsun?" Hatta kadıncağız telefonda dedi ki: "Ya bana ifade demediler, mülakat dediler" dedi. Ben fezlekeye baktım, her yere baktım, A.U. hanım yok. Bunu da kanıt olarak takdirinize sunarım değerli başkanım. Burada söylediğim her şey, A'dan Z'ye doğrudur, yemin ediyorum.
"1 milyon dolar verirsen, eşinin tutuklanmamasını sağlarım"
Sayın Başkan, bir önemli bilgi daha paylaşacağım. 26 Nisan 2025 Cumartesi sabahı yapılan ikinci dalga İBB operasyonunda, benim sevgili eşim de gözaltına alındı. Ben büyük bir şok ve üzüntü yaşıyorum cezaevinde. Ertesi gün, yani 27 Nisan 2025 Pazar günü saat 14.15'te, Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne bana bir avukat ziyarete geldi. İlk ve son kez, sadece o gün ziyaretine gelen bu avukatın adı Beliz Özkan, kadın avukat. Çorlu'da yattığım, Silivri'de yattığım dönemlere bakınız. Cezaevinin o şeyinde vardır, başsavcımız size arz edebilir ihtiyaç duyulursa. Beliz Hanım beni sadece o gün ziyarete geldi, eşim gözaltına alındığında. Tanımıyorum kendisini. Değerli Başkanım görüşme kabinine girdik, kabine girer girmez bana dedi ki: "Beni Silivri'de" dedi, "size avukat gönderen, hem sizin hem benim ortak şişman arkadaşınız gönderdi." Silivri'de gönderdiği avukat da burada avukat, bir sanığın avukatı da ben ismini vermiyorum, görüyorum orada avukatı. Ben de dedim ki: "Ya benim hani, şifreli konuşacak halim yok." "Ne yaşandı, ne yani?" dedim yani. Zaten kafam olmuş Allah bullak. "Cüneyt Yakut'u mu kastediyorsun?" dedi. "Evet" dedi. Sonra Cüneyt Yakut'un kendisine söylediklerini bana aktarmaya başladı. Değerli Başkanım aynen şöyle dedi: "Biliyorsun size anlatmış. Başsavcılıkta yakın tanıdıklarım var. Kendisi de benzer şekilde tahliye edilmişti. Ortak arkadaşımız diyor ki: '1 milyon dolar verirsen, eşinin tutuklanmamasını sağlarım'."
"Herhalde pazarlık yaptığımı zannetti"
Değerli Başkanım, bakın o anı yaşıyorum. Yani tuhaf bir an. Ve avukat çok profesyonel, çok açık sözlü. İsimler veriyor, ben dile getirmeyeceğim. Yani, cezaevindeki avukat kabininde bir avukat benden karımı tutuklatmamak için 1 milyon dolar talep edince, ben hayatımda ilk kez böyle bir olayla karşılaşmışım. Bana kimse gelip itirafçı ol dememiş, şu dememiş. İlk kez bu kadar şok oldum. Böyle bir sessizlik oldu kabinde. Yemin ediyorum avukat ama herhalde pazarlık yaptığımı zannetti. Döndü bana dedi ki: "Kendisi diyor ki, 'Benim 300-400 bin dolarım var. 600-700 bin dolar verse bile hallederiz. Yeter ki eşini tutuklatmasın'." Avukata dedim ki: "Benim eşim suçsuz kardeşim, benim canımı sıkma. Ayrıca da benim öyle de bir param yok." Ve ondan sonra anladım. İstanbul Barosu'na Avukat Beliz Özkan'la ilgili şikâyet dilekçesinde bulundum. Baronuz hala almış mı ifadesini? Almamışlar değil mi? Baronuza da duyurulur.
"İki zıt ifade verdi, ikisinde de serbest kaldı"
Sayın Başkan, 1 milyon dolar talebinden sadece bir gün sonra Cüneyt Yakut'un erkek kardeşi Ali Yakut gözaltına alındı. Emniyette ifade verdi, serbest kaldı. İfadesinden saatler sonra tekrar gözaltına alındı. Bu kez C. C. S. savcıya ifade verdi. İlk beyanının 180 derece aksinde konuştu. 116'da belgelerini koyacağım. Eşimin aleyhine ifade verdi. 24 saat dolmadan iki zıt ifade veren Ali Yakut, ikisinde de serbest kaldı. Değerli Başkanım yani, "A" diyor serbest kalıyor, "Z" diyor serbest kalıyor. Bu nasıl bir düzen? Velhasıl değerli Başkanım, ben soruşturma bilgisine neredeyse en başından beri haiz olmama rağmen, benim yaşamımda hiçbir değişiklik olmadı. Bütün devlet kayıtlarda. İşleriyle ilgili her zaman her şeyi yaptı. Para kaçırmadım hiçbir devletlerin. İş hayatım, özel hayatım nasıl yaşıyorsam, aynen öyle yaşamaya devam ettim. Çünkü değerli başkanım benim yaptığım yanlış, hukuksuz, kötü bir iş yok, yok!
Başsavcımızın o dönem yaptığı açıklamayla daha sonra şeyi de öğrendik; Murat Kapki'nin malları kime devrettiğini, burada çok konusu oldu. Murat Kapki, 1 günde Acar Kent sitesindeki 7 ayrı mülkünü birden, yine kısa süre sonra Acar Kent'teki 4 katlı villasını, yani 8 gayrimenkulünü İsmail K. isimli şahsa devrediyor. Yetmiyor; radyosunu, YouTube'unu, 3 firmasını daha devrediyor. Aynı gün. Yani güvenmiş, anladığım kadarıyla bir sıkıntı fıkıntı olur diye güvendiği bir arkadaşına tüm birikimini devretmiş. Yani Başkanım, Sayın Başsavcının "mallarını kaçırdığı, aklamaya çalıştığı" dediği olayın 2 tarafı var. Yani biri burada 1.5 yıldır tutuklu yatan Murat Kapki, diğeri hiç kimsenin adını sormadığı özgür insan İsmail Kaan’a bakın MASAK raporuyla 14 Ocak 2025 tarihli bu devirlerle ilgili ne diyor, lütfen okuyun. Bunlar "normal işlemler değil" diyor. Ana oda MASAK raporunda o sayfa. Bu işi konuşalım istiyorum Başkanım, müsaadenizle.
"İsmail Bey'e helal olan Zeynep Hanım'a neden haram?"
Ama tuhaf bir şey var. Aynı Murat Kapki, Merdivenköy'de 1 dükkan, 1 mesken; Silivri'de ve burada da 2 tane mesken olmak üzere 4 mülkünü aynı tarihte, o da şubat ayında, Zeynep Tezcan'a devretmiş, avukatı. Doğal olarak bu işlem şüpheli bulunmuş Savcılığımızca. Zeynep Hanım'ın ifadesi alınmış ve şu an bu dosyada TCK 37 delaletiyle TCK 220/7, 53/1-2-3, 63 ve CMK 325/1 maddeleriyle; TCK 37 delaletiyle 282/1-4-5, 53/1-2, 63, 54, CMK 325/1 maddeleri uyarınca tutuksuz sanık olarak yargılanıyor, cezalandırılması isteniyor. Şurada Silivri'de 2 mesken, Merdivenköy'de 1 dükkan, 1 mesken. Oysa Acar Kent'teki kocaman, milyon dolarlık villalar... Bunun devredildiği kişi neden merak edilmiyor değerli Başkanım? Neden merak edilmiyor İsmail K. kimdir diye? Neden Emniyet'e 1 kez davet edilip ifadesi alınmıyor? Yani Murat Kapki'nin avukatı tutuksuz sanık olurken bu dosyada, İsmail Bey nasıl yırtıyor? Yani İsmail Bey'e helal olan Zeynep Hanım'a neden haram? Ben bunu anlamaya çalışıyorum Değerli Başkanım. Nerede bu şahıs? Yani malını devreden hapiste, malını devrettiği diğer kişi tutuksuz yargılanıyor, suçlanıyor. Ya malın kıyamet gibisini devrettiği, elini kolunu sallayarak geziyor. Hani biz eşittik Değerli Başkanım? Anayasa 10. Hani biz eşit insanlardık bu ülkede? Din, dil, ırk, cinsiyet farkımız yoktu? Zümre farkımız yoktu? Hani eşitlik? Nerede İsmail K.? Yani niye Zeynep Tezcan'a uğrayan vaka İsmail Kaan’a uğramıyor? Ben değerli Başkanım, gerçekten hakikate ulaşmak için sordum, bu sorular anlamsız mı? Anlamaya çalışıyorum değerli Başkanım. Ya da bize desinler ki: "Ya bir şey anlamana gerek yok, şu şöyle." Bilelim yani, davanın ne olduğunu bilelim, neyi bilelim yani, bir şey bilelim yani. Nedir yani, neyi oynuyoruz biz burada? "Burada" derken sonuçta neyi kastediyoruz?
Sayın Başkan, bir başka sakatlığa geçeceğim; benzer. Operasyonun 1. gününden bu zamana kadar adı çok sıfatlandırılan bir yer var. Fezleke de varlar, tevdii raporunda varlar, soruşturmayı başlatan dilekçenin sahibi Sedat Kapıdağ'ın ifadesinde varlar. İfadeleri 50'den, 50'den fazla kullanılan, sizin de burada defalarca sorduğunuz Selman Narmanlar, Hakan Karaköseler, şunlar, bunlar... Herkesin ifadelerinde adları geçiyor. 19 Mart'ta beraber gözaltına da alınmadı. Onlar da tutuklandı. Milyarlarca liralık vurgunu beraber yapmakla suçlandık. Kimden bahsediyorum? İlbak ailesinden, İlbak ailesinden. 4 erkek kardeş de şüpheliydi. Mustafa Bey yurt dışında olduğu için gözaltına alınamadı. Murat İlbak, Yusuf İlbak, Ali İlbak gözaltına alındı, tutuklandı. Ben 23 Mart günü mahkemede Murat İlbak ile aynı mahkemeye düştüm. Murat İlbak, bana bağlı örgüt üyesi olmakla suçlandı. Yazıyor şeyinde, belgesinde; bana bağlı örgüt üyesi olmakla suçlandı. Bizi koydular aynı otobüse, yallah gittik biz aynı otobüsün içinde Silivri'ye. Aradan 3 hafta geçti, beni Çorlu'ya attılar, onu da Bandırma'ya attılar. Diğer 2 kardeşi Silivri'de tutuklu kalmaya devam etti.
"100 kişi için yapılan tutukluluk incelemesinin sadece iki şanslısı vardı"
Aradan bir 40 gün kadar geçti, mayıs ayının böyle 20'si 30'u arası Murat İlbak'ın tahliye olduğu haberi geldi. O kadar alışmışım ki gazetede zırzop, ne idüğü belirsiz adamların itirafçı olmasına; dedim herhalde bu da itirafçı falan oldu yani diye. Murat Bey'in tahliyesinden birkaç gün sonraya efendim, benim haziran ayı tutukluluk incelemem vardı, Çorlu'dayım o zaman, hala Çorlu'dayım. Dediler ki: "SEGBİS." Gittim ben SEGBİS'e katıldım. Ama katılmak da istemiyorum, avukatlarımıza dedim ki: "Ya duruşmalara siz girin yani. Biliyorum yani ben, hani boşuna şeyim olmasın, moralim bozulmasın." Yalnız değerli Başkanım, inanır mısınız bizim avukatlarımızdan duruşmanın yapılacağı mahkeme saati gizlendi Başkanım. Şu insanlar hoca gibi, fır fır gibi döndü, yeri bulamadılar. Neyse, onlar katılamayınca ben SEGBİS'le bağlandım. Mahkeme salonunda sadece bir kadın avukat gördüm. Bir. Başka kimse yok. Yani haklarını helal etsinler, bizimkilere de kızdım. Dedim ki: "Bak bu kadın kapmış, bulmuş." Ben ne bileyim mahkemenin saatini. Kısa süre sonra avukat hanımın, benimle beraber tutukluluğu incelenen Yusuf ve Ali İlbak Beylerin avukatı olduğunu öğrendim, olayı da kavradım daha hakim hanım gelmeden. Belli ki özel bir durum vardı, benim avukatla sorunum yoktu. Ali ve Yusuf İlbak, SEGBİS'le bağlanmadı. Duruşma bitti. Aralarında benim de olduğum yaklaşık 100 kişi için yapılan tutukluluk incelemesinin sadece 2 şanslısı vardı; Yusuf ve Ali İlbak. Onlar tahliye oldu, biz 100 kişi geri döndük tıpış tıpış hücre ve koğuşlarımıza döndük.
"Gizli soruşturmamı bu iki gazeteden izliyordum"
Değerli Başkanım, ben inanım tahliyelere çok sevindim. Benim için cezaevinden çıkan herkes mutluluk kaynağı. Sadece Murat İlbak’ı iyi tanıdığım için merak ediyordum itirafçı olup çıktı mı diye. Çünkü yakıştıramıyordum ona. Murat Bey, son derece düzgün, iyi eğitimli, hukuk mezunudur o da sizler gibi. Kaliteli bir iş insanı, kendisini yetiştirmiş. Meraktaydım çünkü itirafçı olup çıkan herkesin beyanı 1 gün sonra sabah, daha ayrıntılı beyanı ertesi gün Yeni Şafak'ta yayınlanıyor; ben de gizli soruşturmamı bu iki gazeteden izliyordum. Ama Murat Bey'in ifadesi hiç çıkmadı değerli Başkanım. 2 hafta geçti, yok, 3 hafta geçti, yok. E iyice meraklandım çünkü bu ilk kez oluyor. Ketum itirafçı olmuş, bu ilk kez. Ticari hayatını merak ettim; onun da mal varlığına el konmuş, şirketlerine kayyum atanmıştı. Merak ettim, sordurdum kayyum sürüyor mu diye. Öğrendim ki kayyumu da kalkmış, şirketlerini de geri almış. Vallahi çok sevindim. Bu kez bir şeyi merak ettim; dedim ki acaba ev hapsiyle mi çıktı yoksa imza şartıyla mı? Öyle ya, hani hem bunca suçlama hem sürpriz tahliye, şirketlerin geri iadesi falan... Bir de yurt dışına çıkış serbestisi gelecek değil herhalde dedim. Efendim inanır mısınız o da gelmiş. Ben buna cezaevinden gözlerimle şahit oldum, anlatayım.
Geçen yaz başı Avrupa Basketbol Şampiyonası var, turnuvayı izliyorum. 12 Dev Adam tarih yazıyor, Almanya'ya son şampiyonluk maçına kaldılar. İnanılmaz çekişmeli bir maç. Ben de 10 metrekarelik hücremde, 24 inçlik küçük televizyonumda maçı takip ediyorum. Maçın son 2 dakikası, Türkiye az farkla önde, öndeyiz. Almanya mola aldı, TRT'de reklam girdi. Hemen çayımı koydum... Hemen kalktım. Çayımı koydum efendim. Reklam bitti oturdum. TRT reklam bitti, maça döndü. Koca tribünde kameraman sadece bir Türk taraftara zoom yaptı, yakın plan göz çekimi. Bir tane Türk var televizyonda, herkes onu izliyor. Hala gözümün önünde. Bizim Türk telefona bakıyordu, çayımı püskürttüm. Çünkü Murat İlbak'ın yurt dışı yasağının kalktığına, Litvanya'nın Riga kentindeki maçta olduğuna bizzat TRT 1 ekranlarında canlı yayında şahit oluyordum. İstemsiz bir vay anasını ya çekmişim, öyle diyor memur arkadaşlar. Tuhaf hissettiriyor tabii insana.
İlbak ailesinin yanlış intibaya da kapılmasını istemem, kusura bakmasınlar. Gerçekten ben Murat Bey'le Mustafa Bey'i tanıyorum, az da olsa. Hani tanıdığım kadarıyla ikisi de nazik gün görmüş beyefendi insanlar. Hem böyle değerli insanların değil sadece tahliyesi, normal hayatlarına kısa sürede kavuşmaları beni çok umutlandırdı. Hele hele adlarının 1087 kez geçtiği bu iddianamede sanık olmamaları sevincimi doruğa taşıdı. Öyle ya İstanbul'un en büyük reklamcısı, artık sanık bile değil. Doğal olarak iddianamede eylem 61'le başlayıp 76 arasında yer alan 16 reklam ihalesi dosyası da böylece çok çöp oluyor değerli başkanım. Çünkü iddianameye temel olan tevdi raporu ve bilirkişi raporunun işaret ettiği en önemli şüpheli suçsuz bulunmuş dosyamızda sanık bile değil. Tartışmalı olsa da ben kabul etmiyorum, biz arkadaşlarım da etmiyor. Bilirkişi raporlarına göre Murat İlbak'ın ihaleleri diğerlerinden çok daha az mı almış? O zaman sözde asıllar suçlu suçsuz bulunmuşsa Murat Kapki'ler, Hüseyin Köksal'lar, Alper Aydın'lar, Nihat Sütlaş'lar da suçsuz demektir Başkanım, göstereceğim size. Doğal olarak bizlerin de reklam ihalelerinde suçu olduğu iddiası çökmüştür, belgesini o kısımda koyacağım, raporlarla, rakamlarla. Hep birlikte göreceğiz. Yani öyle ya deminki İsmail Kaan, Zeynep Tezcan gibi, yani İlbak'a helal olan, bu reklamcılara niye haram ve yasak? Yani Türkiye bir hukuk devleti ve adalet önünde herkes eşit demiyor mu? Kim diyor? Anayasa 10 diyor. Lütfen görsel onu verebilir miyiz rica etsem? Anayasa 10. maddesini okuyacağım. Ne diyor değerli Başkanım? “Herkes dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.” O zaman bize İsmail Kaan'larla İlbak'lara tanınan imtiyazı birileri açıklamak mecburiyetinde veya bize de pardon deyip bizi evlatlarımıza kavuşturmak zorunda. Olmuyor.
"Bu arkadaşlarla aynı masaya oturunca, edepli ve ahlaklı fanilere dönüyoruz"
Değerli Başkanım, bir de bu yüzyılın soruşturmasında “pırlantalar” var. Hani pırlanta derken pırlanta gibi insanlar veya pırlantavari şirketlerden bahsediyorum. Biz edepsiz faniler, her türlü hataya, yanlışa düşerken bu pırlantalar her işlerinde dürüst ve ahlaklı. Bizim gibi sistematik yolsuzluk bağımlısı olanlar dahi, bu arkadaşlarla aynı masaya oturunca, edepli ve ahlaklı fanilere dönüyoruz. Her ne kadar iddianameden buharlaşmış olsalar da -İlbak ailesi dahil- İstanbul'da ne kadar açık hava reklamcısı varsa, hemen hemen tamamı bu dosyada kendine yer buldu. Çoğu tanık azı sanık ama istisnasız hemen hemen hepsinin adı dosyada var. İBB Reklam Yönetim Müdürlüğü bürokratlarının ismi var bu dosyada. Kültür AŞ var, Medya AŞ var. Bu alanlarda ben dahil kim varsa hepiniz bu dosyada sanıksınız. Yani bizde sorun var iddianameye göre, biz reklamcılarla bir araya gelince böyle usulsüzlük, yolsuzluk, vurgun yapmadan, ihaleye fesat karıştıramadan duramıyoruz ve fakat bu döngü öyle bir an geliyor ki tersine dönüyor, bizler yasalara uygun ihale yapmaya başlıyoruz. Ne zaman? Ne zaman edepli oluyoruz biliyor musunuz? Panout firmasıyla masaya oturunca edepli oluyoruz. 1,5 yıl önce kurulan reklam şirketine 20 yıllık İETT durak reklam ihalesi verilenler var ya Panout, Halil İbrahim Bacacı. Onlar pırlantalar başkanım, onlar pırlanta. Bizler yolsuzluk bağımlısı olmuş bizler onları görünce içimizde yükselen manevi bir dalgalara kapılıyoruz yani huşu içinde en halis sözleşmelere imza atıyoruz.
"Hakikaten aradığımız adalete ulaşamıyoruz"
Evet 2018 sözleşmesidir Panout'un İETT reklam sözleşmesi. 20 yıllığına biz kimseye bir şey vermiyoruz zaten o AK Parti'nin işi. Ama bizim dönemimizde revize sözleşmesi yapıldı efendim. Bakın o revize sözleşme bir başka grupta yapılmış olsa o dosyanın 10 tane sanığı olurdu. Ama yok. Murat Kapki geldi burada anlattı değerli Başkanım, dedi ki; benim Mapre feshine devlete 8.000 lira ödediğim yer elimden alındı, Halil İbrahim Bacacı'nın şirketi Panout'a verildi, o da 2.000 lira ödedi dedi. Yani adam devlete 8.000 lira öderken olanı elinden aldılar, 2.000 lira ödeyen adama verdiler. Bu adam pırlanta. %1 farkla aldı yani İBB'den Medya AŞ'ye aldı reklam ihalesini 2018'de, %1 pay koyup sattılar adama. Hediye ettiler yani, ama o pırlanta. Değerli başkanım, hani adaletin terazisi herkese eşit tartıyordu, servet, statü, makama bakmıyordu savcılar? Suça bakılıyordu. Nerede o savcılarımız? Hakikaten aradığımız adalete ulaşamıyoruz ya. Değerli Başkanım, sözde yüzyılın soruşturması, sahibinin terk ettiği bu iddianame benim bunlara inanmamı, bu sapmalara, bu çarpıtmalara boyun eğmemi bekliyor. Ya bana 10 asır hapis cezası isteyerek beni buna ikna edeceğini mi düşünüyor? Ben sanık olabilirim ama sanıkla mahkemeden hakkımı ister Başkanım, ister. Ben sizden hakkımı istiyorum değerli Başkanım, heyetinizden. Zeynep'e var, İsmail'e yok; İlbak iyi, Köksal kötü, herkes günahkar Panout masum. Değerli bBaşkanım, bu daha başlangıç, o kadar çok ki, sunacağım size örnekleri.
“Nasafet” kelimesi insaf kökeninden türemiştir. Hakkaniyet, hak ve adaletin gerektirdiği durum demektir. Yüceltilmiş adalet kavramıyla uyumlu olma halidir. Bu celselerin ve dava bütünlüğünde değerli başkanım, bu anlayışla mantığa ve akla uygun sonuçlar vermesi gerekir. Benim kimseden vicdani bir beklentim yok, hele hiç bunca masum, yani o vicdani beklenti bir merhamet kavramıysa, benim kimseden merhamet talebim yok. Bunca masum boş yere hapis yatmışken birileri hala benim vicdanım rahat diyebiliyorsa o vicdanlarla benim işim hiç yok. O yüzden böyle bir ifadede kullanmayacağım. Ben bu düzmece kanıtını, belgesini, delilini ortaya koyamayan iddia makamına delillerle, kanıtlarla, belgelerle karşılık veriyorum, vermeye de devam edeceğim. Hakkımı da vereceğim değerli başkanım, siz de lütfen benim hakkımı koruyun, heyetinize emanet. Bana adil davranın başka hiçbir isteğim yok, sadece adalet talep ediyorum. Bu da lüks olmasa gerek. Değerli başkanım, sözde yüzyılın örgütü kısmına geleceğim, uygun mudur?
"Bir anda suç makinesine dönüşmüşüm"
Değerli heyet; 51 yaşındayım. Bu arada bu 3. bölümde örgüt suçlamasına dair değerlendirmelerde bulunacağım. 51 yaşındayım ve ilk kez sanık olarak bir mahkeme huzurundayım. Benim için istenen 10 asırdan fazla cezaya bakınca, sanıklığa kafadan zirvede başlamışım. 50 yıl adli sicil kaydı bulunmayan biri, iddia makamına göre bir anda suç makinesine dönüşmüşüm. İddianameye göre Murat Ongun, Sayın İmamoğlu'nun basın danışmanı değil aslında, o bir kamuflaj. Zaten benim için "Ekrem İmamoğlu'nun basın danışmanı olarak kendisini tanıtan şahıs" demiş iddianame. Yani Ekrem Başkan iddia etti ama savcılığımız ikna olmamış. Yıllardır tüm Türkiye'nin bildiği bu açık gerçeği görmezden gelmişler.
Açıkçası savcıların tarifine göre benim profilim şöyle: İBB'nin farklı alanlarındaki 40 ihaleye müdahale ediyorum. Yani ihaleye fesat karıştırıyorum. Sonra o ihaleleri taşere ederken 70-80 şirketi ve 100'e yakın sahibini orada organize ediyorum. İhalelere kadar her şeyi ayarlıyorum. Kamuoyunu zarara uğratıp haksız kazanç sağlıyorum. Bu suçlardan elde ettiğim geliri aklıyorum. Arta kalan zamanımda imar, iskan işlerine dalıp ayarlamalar yapıp rüşvet alıyorum. Biraz daha vaktim kaldıysa vatandaşların kişisel verilerini yasa dışı yollarla ele geçiriyorum, daha sonra satıyorum. Yani dolandırıcılık yapıyorum. Fırsat bulunca medya mensuplarını fonluyor ve onlara parayla yalan haber yaptırıyorum, halkı yanıltıyorum. Tüm bunları yaparken suç örgütü yönetiyorum. Fantastik, fantastik hikayeler! Bir bedene sığdırdıkları Murat Ongun... İşte bu hayal dünyası, bizim kurgu eserimizin tuhaf başlığı örgüt suçlamasına getiriyor. İfademin başında bu örgüt safsatasının nedenselliğini izah etmiştim. Şimdi bu kurgu eserin zorlama örgüt iddiasının getirdiği aşırı tuhaflıklara göz atmanızı rica edeceğim.
"Yolsuzluk yapmak için olabilecek en meşakkatli ve çok denklemli bir metodoloji tercih etmişiz"
Değerli Başkan, zaten burada yaşadık. Buraya örgüt yöneticisi pozisyonunda itirafçı Adem Soytekin çıktı. Kendi ifadesindeki, işte Beylikdüzü'nden başlayan, İstanbul'da devam eden, Türkiye'yi ele geçirmeyi hedefleyen İmamoğlu suç örgütü diye benim özetle anlattığım, kendi imzalı beyanının ilk paragrafının kendisi tarafından söylenmediğini, bunun bir şablon olarak savcılar tarafından önüne konduğunu ifşa etti. Ben de mantıkla izah etmeye çalışacağım. Öncelikle “amaç” kısmıyla başlamak istiyorum. Öyle ya, madem ortada bir örgüt var, bu örgüt bir amaca matuf kurulmuş olmalı. İddianamede öyle başlıyor zaten. Savcılık bizi hem ekonomik hem de anlayamadığım şekilde politik bir suç örgütü olarak itham ediyor. İddiaya göre sözde örgüt yapısını analiz edersek eko-politik bir suç örgütü gibi yaratılmışız. İddianameye göre sözde örgüt kadrolarının, yani bizlerin birinci amacı kişisel zenginleşme, İkinci amaç; üyesi olduğumuz siyasi partiyi, yani Cumhuriyet Halk Partisi'ni ele geçirmek, Üçüncü amaç; sözde örgüt liderimizi partimizin cumhurbaşkanı adayı yapmak. Yani aslında iddianameye göre biz, hırsızlık yapmak için seçimi kazanıp iş başına gelmeyi hedeflemiş enteresan kafası olan insanlarız. Yolsuzluk yapmak için olabilecek en meşakkatli ve çok denklemli bir metodoloji tercih etmişiz. Önce seçim kazanacağız, vurgunu sonra yapacağız. Sistemimiz tuhaf ama bu.
Ama daha önemlisi iddianame, örgütün ana amacını hemen sonraki sayfada berraklaştırmış. Aslında bakla ağızdan çıkmış, ana amaç anlatılmış. Görsel alabilir miyiz lütfen? İddianame şöyle diyor: "Şüphelinin Beylikdüzü Belediye Başkanı olduğu dönemde tohumlarını attığı ve hem kurup hem de yönetmiş olduğu, sistem olarak tabir edilen çıkar amaçlı suç örgütünden elde edilen maddi kazancın, olası cumhurbaşkanlığı makamıyla çok daha fazlasına ulaşabilmesi; yani rüşvet, usulsüzlük ve yolsuzluk çarkının daha öncesinde yönettiği belediyelerden ötesine geçirilerek ülke geneline yayılmasının hedeflendiği anlaşılmıştır." Kötü bir Türkçe, uzun bir cümle. Özeti şu: Cumhurbaşkanı olup rüşvet, yolsuzluk hikayesini Türkiye'de yapacaklardı diyor savcılığımız. 2015'te Beylikdüzü'nde kurulan bu örgütün liderinin, ilçe belediye başkanıyken ileride cumhurbaşkanı olmayı hedefleyip yolsuzluğu nihai hedef olarak ilçe sınırından Türkiye satıh mahalline taşıma amacında olduğu belirtiliyor.
Değerli Heyet, Göbeklitepe'de keşfedilen kalıntılar insan medeniyetine dair ilk bulgular olarak kabul ediliyor. Tarihsel olarak 12.500 yıl öncesine dayanıyor. Belirtmek isterim ki 12.500 yıllık insanlık medeniyet tarihinde, hırsızlık yapmak için bir devletin başına geçme gayesiyle yola çıkan herhangi bir homo sapiens görülmemiştir. Tarihin hiçbir evresinde hırsızlık yapmak için devleti ele geçirme hedefi koyan bizim gibi bir şebeke de olmamıştır. Irk kökenli idealler, dini temeller, devrimci amaçlar, ideolojik gerekçelerle devleti ele geçirme amacıyla hareket edenler olabilir, olmuştur. Ayrıca bu amaç uğruna darbe yapanlar, ayaklanma çıkaranlar da olmuştur. Rejim değişiklikleri de meydana gelmiştir. Bunların hepsi insanlık tarihinde var. Lakin 12.500 yıldır hırsızlık yapmak için siyasete giren, seçim kazanan, sonra da ülke yönetimini ele geçirip hırsızlığı daha büyük bir boyuta ulaştırmaya çalışan birine insanlık tarihinde henüz denk gelinmemiştir. İddianame, Ekrem İmamoğlu'na 12.500 yıldır olmayan bir şey oldurmuş. Bakın, bu iddia gerçek olsa, böyle bir kafayla yola çıkan birinin sahip olabileceği şey, çok sayıda aklı başında insandan oluşan bir örgütten ziyade kafasına takacağı huni olabilir.
Adını yüzyılın soruşturması koyanlar, iddianamelerinde neyi yazdıklarının farkında mı? Hazreti Adem Aleyhisselam'dan bu yana kimsenin aklına gelmediği, gerçeküstü bir vakaya "yüzyılın soruşturması" demek, böylesine bir iddia karşısında çok mütevazı kalmış. Altını çiziyorum; bu hukukun da konusu olamaz, siyasetin de konusu olamaz. Olsa olsa mizahın konusu olabilir. Bakın; bir kral, bir imparator, diktatör, başkan, cumhurbaşkanı, devlet başkanı -her ne sıfatla anılıysa- hırsızlık yapabilir, yolsuzluk yapabilir. Milletin parasını kendi hesabına da çalabilir. Tarihte örnekleri var, bugün de var. Fakat bunu ancak o makama oturup o yetkiye sahip olunca öngörebilir. Hiçbir ekonomik suç örgütü "Dur hele ülkeyi ele geçireyim, vurgunun daha büyüğünü yaparız" mottosuyla yola çıkmaz, 12.500 yıldır da çıkmamıştır. Ayrıca cumhurbaşkanlığı makamının nasıl olup da bu iddianameyi yazanlara hırsızlık linki verdiği konusu izaha muhtaçtır. Hırsızlık deyince, akla cumhurbaşkanlığı makamı gelmemeli. 2000 yıllık devlet geleneğimizin en hassas, en saygın, Türk milletince en dokunulmaz makamıyla böyle tatsız bir bağ kurmak, kanaatimce iddianameyi yazanlar adına da talihsizlik olmuştur. Bunu sorgulaması gerekenler ben değilim. Ayrıca hatırlatayım, 19 Mart 2012 tarihli tweeti, her şey net ve aleni bir şekilde göründü. Ona rağmen örgütü 2015'ten başlatmışlar.
"Yazılan mal varlığı bana ait değil"
Değerli Heyet, eskilerin "muğalata" dediği, bugün adına "safsata" dediğimiz bir kelime var. Safsata, özünde sofizmden gelir. Sofizm bilgelik demektir; yani bilgeymiş gibi yapmak. İşte safsata buradan türüyor. Safsata kişiyi sözle ya da bu iddianamede olduğu gibi yazıyla kuşkuya düşürmektir. Safsatalar, doğru gibi görünen ancak doğru olmayan öncüllerden kurulur. Özü de bozuk bir yapıdır. Ne yazık ki çok iddialı olan bu iddianame, bozuk akıl yürütmelerden örülü safsatalarla doludur. Mahkeme mahkeme bunu ortaya koyuyorum, koyacağım. Sözde örgütün 1. amacının kişisel zenginleşme olduğunu söyleyen bu iddialı iddianame, benim şahsi kişisel mal varlığımı yanlış yazmıştır iddianamesinde. Uyarılarımıza rağmen de düzeltilmemiştir. Olmayan arsalar, tarlalar, fındık bahçeleri, hem de 2014-2019 arası ve 2019 sonrası diye böyle doğru bir şey yazıyormuş, iddialı bir şey yazıyormuş gibi bana mal varlığı yazmış. Hepsi yalan. Zaten şahsımıza birazdan sunacağım Değerli Başkan. Ekonomik suçlarla itham edilen birine bu kadar iddialı ve bir o kadar yanlış mal beyanı yazmak, aynı zamanda iddianamenin özenine dair eksikliği ve kurgusunun sınırsızlığını sergilemektedir. Tekrar heyetinizin orada benim için yazılan mal varlığının bana ait olmadığını bildiğini düşünmek istiyorum.
Peki bende yok; hanımda, çocukta, annemde, şu an beni izleyen ablamda, 1. 2. derece yakınlarımda bir tuhaflık, bu yıllara dair sıra dışı bir zenginleşme olmuş mu? Haklı olarak savcılık makamı da soruşturma yapıyor, peşine düşmüş. 20 Mart 2025 tarihinde gözaltına alındıktan 1 gün sonra mahkemeden talepte bulunmuş efendim. Talep yazısı burada: 23.03.2025. Burada diyor ki mahkemeden bizim mal varlıklarımıza, bütün hesaplarımıza, neyimiz var neyimiz yok her şeyimize el koyulmasını talep ediyor. Ve diyor ki suçtan elde ettikleri paraları kendi hesapları ve 1. 2. derece yakınlarının hesaplarında bulundurdukları, bu hesaplarda bulunan paralarla döviz, altın, gayrimenkul ve araç aldıkları, ayrıca yakınlarının banka hesaplarına bağlı banka kasalarında muhafaza ettikleri yönünde tespitlerle, 20 Mart'ta tespitlerle diyor, şüphelilerin suçtan elde ettikleri mal varlıklarını devretmek, satmak falan filan işte Cumhuriyet Başsavcılığımızca re’sen el konulmuştur talebinde bulunuyor. Mahkeme de tabii ki sulh ceza bunu hemen kabul ediyor. Hatta ifademde Savcı Bey söyledi: "Dün dedi senin kasayı patlattık” dedi “açtık". Bir banka kasam vardı, tabii ki orada da bir şey bulamamışlar. Ama her yerden bilgiler toplandı değerli Başkanım, evraklar burada ek dosyada var, isterseniz sunabilirim. Vallahi ne benim adıma ne 1. 2. derece yakınımın adına ne eşimin adına ne başka birisinin adına benimle ilintisi olan kaçak göçek, gizli, açık seçik konuşacağımız, lekelenecek hiçbir mal varlığı bulunamadı.
Ama pes etmediler. Görsel 12'yi rica edeceğim. 20 Haziran 2025 tarihinde yine savcılığımız bir uzatma yazısı, aslında benzer bir yazı yazıyor Başkanım. İşte ben, eşim ve Ertan Yıldız'ı koymuş aynı şeye, dosyaya. Mal varlıklarına el koyma kararını uzatıyorlar. Bu arada Eureka! Eşimin gizli bir banka kasası bulduğunu, bulduklarını düşünüyorlar eşime ait. Bankanın Kadıköy ilçesindeki şubesine koşuyor polisler "Kasayı bulduk" diye ama nafile. Burada tutanağım var değerli Başkanım, ya da gerek yok, okuyayım. Banka Müdürü Funda Banger Hanım diyor ki Murat Ongun adına ortak kullanılan bir hesap olduğunu, Kalamış şubesinden Caddebostan şubesine aktarıldığını, hesabın kapalı olduğunu, bu hesaba ait bir kiralık kasa bulunmadığını, Zeynep Ayten Gözdem Ongun adına herhangi bir kiralık kasanın da bulunmadığını Banka Müdürü Funda Banger biz görevlilere yapmış olduğu, altına tutanak imzalanan var. Detay da var değerli Başkanım. 20 Mart'ta el koyma kararına tespitlerle yazan savcı, 20 Haziran'daki uzatmada tespit ifadesini kaldırıyor. Çünkü bir tespit yok. Ama bugün dahi bizim her şeyimizin üzerinde tehdit devam ediyor.
"Sözde örgüt yöneticisi olarak örgütün birincil amacına uygun davranmıyorum"
Örgütün 1. amacının kişisel zenginleşme olduğu iddiasından yola çıkarak şunu söylemek isterim: Ben dünya nimetlerinden elini eteğini çekmiş bir hırka, bir çorba diyen bir derviş miyim? Benim çok gayet dünyevi heveslerim var, arzularım var, tutkularım var, amaçlarım var. Ben böyle bir faniyim, derviş değilim. Hal böyleyken bu sözde suç örgütünün en çok üyeye sahip kolunun yöneticisi isem bu zenginleşmeden kendimi neden mahrum tutayım değerli Başkanım? 50'den fazla ihalede usulsüzlük yapmışlar benim önümde. Fakat sözde örgüt yöneticisi olarak örgütün birincil amacına uygun davranmıyorum. Hayatın olağan akışına aykırı, çok aykırı. Ya da halk diliyle konuşacak olursak şunu sormam lazım: Yani ben örgüt adına, aval aval kadro örgüt yöneticisi mi yapmışlar kendimi de yok? 1. 2. derece yakınlarda yok. İlerleyen kısımda göreceğiz; gizemli kasalar, fenomenler, onları da göreceğiz var mı yok mu. Nerede bu para? Sarı çizmeli Mehmet Ağa'da mı? İddia makamı bana yönelttiği milyarlarca liralık yolsuzluk iddiasını hiçbir şekilde izah edememiş, somutlaştıramamış, somutlaştıramamış. Kanıtı zaten geçelim çok oldu da bir tane beyanla dahi ortaya koyamamıştır. Onun yerine bana ait olmayan, benim mal varlığımla yakından uzaktan ilgisi olmayan bir mal varlığını sanki benim mal varlığımmış gibi iddianameye koymuştur.
Değerli Heyet, sözde örgütün amacına yönelik yazılan bir gerekçe daha mantıkla izah edilemediği gibi yine sözde örgütün amacıyla da çelişki içindedir. İddia makamı sözde örgütün deşifre olmasının kanıtı olarak Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul İl Binası'nın alımı sırasında yapılan satın almadan kaynaklı kamera görüntülerinin 2024 yılında ortaya çıkmasını gösteriyor, öyle yazmış. Yani mal sahibinin avukatı gizlice kaydettiği görüntüleri servis etmese bizim gizemli örgüt hala faal, deşifre olmayacaktı. Savcılık bu bölüme soruşturmanın başlangıcı demiş efendim. Ne yazık ki iddianamede bu bölüm, Hasan Hüseyin Şenyurt isimli kriminal bir suç makinesinin ifadeleriyle desteklenmiş. Onun beyanına atıfla tarif ediliyor.
"Bu iddianameye 'ucube' demem için tek başına yeterli bir sebep"
Hasan Hüseyin Şenyurt, "Yüzyılın Soruşturması"nın başlangıcı kısmında neredeyse 1 tam sayfa ifadesine başvurulan birisidir. Bu görseli hazırlatmış olmamız lazım, sıradaki görseli verelim. Kim bu Hasan Hüseyin Şenyurt? Yüzyılın soruşturmasının başlangıcında 1 tam sayfa, neredeyse ifadesi kullanılan değerli tanık kim, ona bakalım. Değerli Başkan, belirtirken söyleyeyim; Hasan Hüseyin Şenyurt, 11 tane kriminal suçtan hüküm giymiş bir suç makinası. Şuradaki suçlamalardan 2 tanesi cinsel suçlarla ilgili, anladınız ne demek istediğimi. Burada kamu görevlisine hakaret var, tehdit var, hırsızlık var. 2 tane kadına yapılan cinsel saldırı var, tecavüz var. Soruşturmanın başlangıcında iddia makamının Hasan Hüseyin Şenyurt’un tanıklığıyla yola çıkması, benim bu iddianameye "ucube" demem için tek başına yeterli bir sebeptir. Bu olabilir mi efendim? Nerede biliyor musunuz kendisi şu anda? Burada, Silivri 3 No'lu Cezaevi'nde, E5 blokta tacizciler koğuşunda kalıyor. Bizim soruşturmanın başlangıcında savcılarımızın dayanak yaptığı Hasan Hüseyin Şenyurt, tacizden, cinsel tacizden mahkum olmuş bir şahıs olarak şu an burada, Silivri 3 No'lu E5 blok tacizciler koğuşunda kalıyor. O suçladı, ben burada sizin huzurunuzda iddia ediyorum, ben burada sizin huzurunuzdayım. Daha büyük bir tuhaflıkla karşılaşabilir miyiz?
Değerli Başkanım, suçlamalardan bir tanesi de İstanbul İl Binası'nı satın alma konusu. Orada da iddia makamı, Ekrem İmamoğlu'na bu suçlamayı yaparken, bu satın alma işleminin "partiyi ele geçirmeye matuf bir girişim" olduğunu söylüyor. Sayın Başkanım, partiyi ele geçirme konusu şöyledir: Yani Cumhuriyet Halk Partisi'nin 81 ilde de delegesi mevcuttur. CHP'ye İstanbul'da il binası alınınca, çok fantastik düşünelim, bütün CHP İstanbul il delegelerinin Ekrem İmamoğlu'nun yanına geçtiğini varsayalım. Ama diğer 80 ilin delegelerini ilgilendirmez bu. Ve orada da şunu sormamız lazım: Ekrem İmamoğlu partiyi ele geçirmek için 2019 yılında bu il binasını aldıysa, örgütün amaçlarına aykırı 2 tane iş yapmış demektir. Birincisi; kişisel zenginleşme, çünkü parti binası şahsının malı olmayacak, Cumhuriyet Halk Partisi'nin kurumsal binası olacak. Doğal olarak örgütün amacına aykırı hareket etmiş olur. İkincisi; eğer partiyi ele geçirme amacı varsa, 2020 yılında kurultay vardı Temmuz ayında. Sene 2019. Herhalde ondan 3-4 yıl sonraki kurultayı düşünerek plan yapıyor değil. Eğer binayı satın almayla partiyi ele geçirme arasında bir korelasyon varsa, o zaman 2020 kurultayında Ekrem İmamoğlu'nun ya kendisinin CHP Genel Başkanlığına aday olması gerekirdi ya da başka bir adaya destek vermesi gerekirdi. Oysa anlattığım dönem, "baba-oğul" diye tarif edilen dönem.
"Onlar becerip alamamış, Canan Kaftancıoğlu almış"
25 Temmuz 2020'de Ankara'da kurultay yapıldı, Kemal Kılıçdaroğlu tek adaydı, en büyük destekçisi de Ekrem Bey'di. E nasıl "partiyi ele geçirmek" diyeceğiz buna? İl binasının nasıl istismar edildiğini ben size şöyle göstereceğim. Bizim İl Genel Birliği, unuttum abinin adını, cezaevinde avukatlık yapıyor. Efendim, bu olay ilk olarak 21 Ekim 2016'da oluyor. Cumhuriyet Halk Partisi, bir İstanbul İl Başkanlığı binası almaya karar veriyor, Şişhane'deki binanın yanı sıra. O dönem İl Başkanı, Cemal Canpolat. Yani Canan Hanım'ın şuradaki soruyla bir ilgisi yok. Cemal Canpolat da bir dayanışma yemeği düzenliyor, davetiyeler bastırıyor; tanesi 10.000 liradan 2.000 davetiye, binayı satın alabilmek için. Çünkü haberlerde görüyorsunuz, açık kaynaklarda var; 24.000.000 liraya Mecidiyeköy'de bir il binasıyla anlaşmışlar. 20.000.000 lirasını bu dayanışma gecesinden toplayacak, 4.000.000 lirasını da genel merkez verecek, Cumhuriyet Halk Partisi’ne il binası satın alacaklar. Tarih 2016. Onlar becerip alamamış, Canan Kaftancıoğlu İl Başkanı olarak becermiş, almış. Yani konu bu kadar basit, bu kadar ortada. Yani bir il başkanlığı binasının satın alınması üzerinden bir partinin ele geçirilmesi kısmı, gerçekten hiçbir amaç felsefesine uyan bir durumu içermiyor.
"Milleti zanlı statüsüne sokan bir metin"
Değerli Başkan, benzer bir durumu iddia makamının "örgütte süreklilik" bölümünde de görebiliyoruz. İddianame diyor ki: "Suç işleme amacında kesinti olmadıkça, suçun icrası devam eder." Aynı şekilde suçun kesintisiz olarak 2015'ten beri devam ettiğini söylüyor. O zaman burada iddia makamının suç olarak değerlendirdiği şey, seçim kazanmak oluyor. Çünkü iddia konusu eylemler, ancak seçim kazanılınca edinilecek yetkilerle yapılabilir. Bu durumda İstanbul'un tüm seçmeninin de 3 defa sözde suçların kesintisiz işlenmesine yardımcı olmuş gibi görülür. Yani 10.000.000 İstanbullu seçmen, sözde örgüte yardımcı olmuş sayılır. Milleti zanlı statüsüne sokan bir metindir bu, böyle cümle olmaz. Böyle bir cümle kabul edilemez, milyonlarca İstanbullu sanık değil. Ayrıca milletin özgür iradesine, seçme ve seçilme hakkına karşı iddia makamının saygı duymadığı bu cümleyle çok açıktır. Soruşturmanın lideri bugün Adalet Bakanı olarak tercih edilmişse, yurttaşların en temel demokratik hakkı olan seçme ve seçilme hakkına AK Parti'nin de iddia makamıyla paralel baktığı demektir bu. Bu kritik bir saptamadır, ciddiye de alınmalıdır; bu cümleler de kurulmamalıdır.
"Paşa gönlümüz nerede istiyorsa orada buluşuruz"
Süreklilik bölümünde hayatın doğal akışına ve pek tabii yine akla ve mantığa uymayan bir iddia daha var. İddianame diyor ki: "Örgüt mensuplarının süreklilik kavramını gösteren görüşmeler yaptığı; iletişim tespit tutanakları, telefon inceleme tutanakları, baz çalışmaları, kamera görüntüleriyle sabittir. Bu da suçun bir kereye mahsus işlenmediğini, sürekli bir şekilde suç işlediklerini gösterir." Yani değerli Başkanım, bize diyor ki: "Evet, sizler aynı yerde çalışan iş arkadaşlarısınız ama sizler birbirinizle telefonla görüşemezsiniz, birbirinizle bir araya gelemezsiniz." Ben hukukçuyum, sorabilirim; yani siz şimdi heyetinizle bir karar almanız lazım değerli Başkanım, doğal olarak arkada bir odada toplanıyorsunuz. Veya akşam aklınıza bir şey geliyor, Ensar Bey'i, Onur Bey'i aramak istiyorsunuz, arıyorsunuz. Nasıl başka iletişim kurabilirsiniz ki? Şimdi bize söylenen bu. Yani "Siz birbirinizle bir araya geldiniz, oturdunuz, kalktınız, birbirinizi aradınız; bu da sizin aranızdaki örgütsel bağdır." Vallahi Sayın Başkanım, ister otelde buluşuruz, ister Beyaz Köşk'te buluşuruz, ister Saraçhane'de buluşuruz. Kimse kusura bakmasın da bizim keyfimizin kahyası mı yani birileri? Biz paşa gönlümüz nerede istiyorsa orada buluşuruz. Ya siz şimdi dışarıda bir yemeğe gidip buluşmak isteseniz bu suç mu? Aşağıda çay içip sohbet etmek isteseniz suç mu? Hafta sonu Şile'de ailelerinizle piknik yaparak buluşmak isteseniz suç mu? Ben bunu da anlayabilmiş değilim.
"Kozmik değil, komik bir suçlama"
Gizlilik kavramında iddianamede bu bölümde şöyle bir değerlendirme var: "Örgütün deşifre edilmesini ve örgüt içindeki şüphelilerin yakalanmasının önüne geçilmesi amacıyla, şüphelilerin gizliliğe riayetle görüşmelerini gerçekleştirdikleri tespit edilmiştir." Gizlilikle görüşme yapıyoruz biz, savcımız da tespit etmiş. "Örgüt üyelerinin sıklıkla bir arada bulunma ve buluşmaları, bu buluşmaların kamu binaları dışındaki özel yerlerde, gerektiğinde kamera kaydını engelleyerek gizlilik prensibiyle hareket ettikleri anlaşılmıştır." Şimdi Başkanım, hani yazar yine kendini yalanlamış diyeceğim çünkü cümle kendi içinde çelişik; gizlilik prensibiyle hareket eden örgüt, güvenlik kameralarının olduğu binada toplanmaz. Gizli görüşme yapacak yer kalmadı da halka açık, yüzlerce güvenlik kamerası olan bir otelde mi biz görüşme planladık? Kamerayı bantlayan arkadaş, kamerayı bantlarken o kameranın kendini kaydettiğini veya koca otelde başka hiçbir kamera olmadığını mı düşünmüş? Ekibiniz burada savunmasını yaptı. Bu kadar gayri profesyonel insanlar mıyız? Kozmik değil, komik bir suçlama.
"Vallahi bunu yapana örgüt denmez, 'avanaklar takımı' denir"
Bir başka gizli toplanma merkezimiz de Akmerkez'de, Necati Bey'in ofisi. Değerli Başkanım, Akmerkez'e, AVM'ye kameralara gülümseyerek giriyorsunuz. Necati Bey'in ofisine çıkmak için asansörlerin önünde bir desk var, gidiyorsunuz deske. Kim olduğunuz önemli değil, hiç öyle şeyleri yok, sert kuralları var. Çıkarıyorsunuz kimliğinizi, veriyorsunuz. Ordaki görevli hanımefendi isim, soy isim, "Kime geldin?", "Necati Özkan", "Kat 6." Giriş saati, çıkış saati; çıkana kadar da kimlik orada. Sonra asansöre giriyorsunuz, kart veriyorlar, asansördeki kameralara gülümseyerek çıkıyorsunuz. Necati Bey'in ofisine giriyorsunuz, burada fotoğraflarını gösterdi, her yere asmış kamera, bir de ses kaydı ediyormuş, o da bize söylenmişti. Ya burası nasıl gizli bir yer olabilir değerli Başkanım? Ek dosyalarda gördüm, Akmerkez'in kayıt defterini almış savcılar, sayfa sayfa aynen isimleriniz var burada. Gizli toplantı için tercih edilecek yer mi yok? Sarı Köşk var bilir misiniz, Fethi Paşa Korusu'nun içinde? Hacıosman Korusu'nin içinde veya Kemerburgaz Kent Ormanı'nın içinde İBB'nin kendine ait çok güzel mekanları vardır. Kartal'da binası vardır, say say bitmez. Yani İBB'nin gözlerden ırak, kimsenin bilmediği, gayet güvenli, kamerasız, steril onlarca ama onlarca binası var iken biz gizli görüşmelerimizi Le Meridien Otel'de, Akmerkez'de yapmışız, Necati Bey'in ofisinde. Vallahi bunu yapana örgüt denmez, “avanaklar takımı” denir.
"Bir toplantının gizli olup olmadığını belirleyen unsur ne?"
Bir de değerli Başkanım, ben bir şey soracağım. Yani yasamızda bir şey var mı bilmiyorum, “gizli toplantı” ne demektir? Yani bir toplantının gizli olup olmadığını belirleyen unsur ne? Yani mekan gizli desek Akmerkez ve otel, değil. Kişiler gizli desek aha hep çalışma arkadaşlarımız. Ya telefonları bir yerde bırakıyoruz da hani baz orada verelim, yanımıza al... Öyle bir şey de yok, zaten hem bazda kalmış hem de defterde ismimiz yazıyor. Nasıl bir gizli toplantı oluyor bu? Gizli toplantı olması için bizim konuştuğumuz konunun içeriğine vakıf olması lazım iddia makamının. Var mı öyle bir şey? Yok. Yani şöyle olabilir; hani biri aranıyordur, kaçaktır, devlet tarafından ne bileyim işte teröristtir, soyguncudur, uyuşturucu kaçakçısıdır, bir şeydir de aranıyordur, araması vardır ve buluşursunuz, belki buna gizli toplantı denebilir. O bile olur mu bilmem ama... Birbirini tanıyan insanların bir araya gelmesine gizli toplantı denmez; buluşma denir, görüşme denir, iş toplantısı denir.
Bu gizlilik kavramında iddia makamının çizdiği sözde örgüt şemasında bir şahıs var. Ben de adını herkes gibi sonra öğrendim. O da benim gibi örgüt yöneticisi yazılmış, adı Hüseyin Gün. Kimdir, nedir bilmem, tanımam da hiç görmedim de konuşmadım da. Başta Necati Özkan'ın durumunu anlatmıştım. İddianamemiz Necati Bey'e "örgütün akıl hocası" diye yazmış, sonra da bu hiç tanımadığımız adamın elemanı yapmış. Şimdi bu bizim akıl hocamızın amiri olan şahsın iddianamenin 12 ve 13'üncü sayfalarına baktığınızda güya bize verdiği talimatları görüyoruz; gizlilik prensibine uygun talimatlar. Hüseyin Gün'ün bize verdiği söylenen talimatlar şöyle: "Öncelikle yakın akraba ilişkisi olmayan, güvenilir bir kişi üzerinden kimsenin bilmediği yeni bir ofis hazırlayın." Biz ne yapmışız? Yüzlerce kişinin girip çıktığı otelle AVM'de ofis tutmuşuz. Her yerde güvenlik kamerası varken. Sözde yönetici demiş ki: "Yeni hat alın, akıllı telefon kullanmayın." Telefonlarımız emniyette yatıyor değerli Başkanım. Bir tane akılsızını bulamazsınız. "Hiç internete bağlanmamış yeni bilgisayar temin edilerek önemli ve özellikli bilgiler bu bilgisayarda bulundurulmalı" demiş güya. Ya 9'uncu dalga, 10'uncu dalga mı oldu, 11'inci dalga mı, bunu da sayamadım; bütün dijital materyallere el konuldu ve iddianamede 16 ay geçti, bugüne kadar ne sır bir bilgisayar var ne telefon var, geleceğe saklamıyorlarsa, ne iPad var ne bir şey var. Yani iddianamede böyle bir delil yok.
"Çok tuhaf profiller bulmuşlar"
Değerli Başkanım, Hüseyin Gün tuhaflığı kadar bu iddianamenin gizlilik bölümünde tanık olarak beyanından yararlanılan isimlerin tuhaflığını da takdirinize sunmak isterim. Çok tuhaf profiller bulmuşlar. Başlangıç bölümünü cinsel taciz suçlusunun anlattığı anlar, burada da başka tanıklar bulmuşlar. Örgütün gizliliğini ifşa edenleri sayıyorum efendim: 2 alt taşeron firma sahibi, 1 alt taşeronun alt taşeronu firma sahibi, bir de alt taşeron firmanın ortağının şoförü. Yani Başkan Danışmanı, Pişmanlar Kralı Ertan Yıldız'ın gizlilikle ilgili bir ifadesi yok ama alt taşeron ortağının şoförü Servet Yıldırım'ın bilgisi var. Örgüt yöneticisi Ertan'ın yok, şoför Servet'in var. Yani gülelim mi, ağlayalım mı? Veya reklamcı Eyüp Subaşı... Yani itirafçı İBB bürokratları var değil mi dosyada; Adem Turgut'u, Hakan Karaköse'si, Ertan Yıldız'ı... Hiçbirinin gizliliğe dair bir beyanı yok. Bunlar anlatıyor gizliliği veya anlattırılıyor, bilmiyorum.
"İlk kelimesinden son kelimesine kadar yalan"
Değerli Başkanım, bizde de biraz kafası çalışan insanlarız ama hayatımızda ilk kez görüp tanıdığımız insanlara pat diye örgütü deşifre ettiğimiz de anlatılıyor bu iddianamede. Yani yine avanak diyor bize iddianame. Örnek; Umut Şenol. O gün de söyledim, bugün ya da yarın ne zaman biterse sorular olursa da yanıt vereceğim. Umut Bey… Mahkeme başlamadan biliyorsunuz sizden aslında bir poligraf, yalan makinası talep ettim. Tabii ki kabul etmeyeceğinizi biliyordum ama sırf bu adam için talep ettim Değerli Başkanım. Çünkü iddianamesi, ilk kelimesinden son kelimesine kadar yalan. Şöyle yalan; resmi belgeyle kanıtlanabilecek yalanlar var. İnşallah sorulur bu sorular. Bu kadar yalan söyleyen biri…
"Şaka gibi anlatıyoruz ama insanın ağrına gidiyor"
Bu kumpas davası çıktı. Yani gerçekten aklım almadı. Kısa bir kesit aldım, değerli Başkanım. Ne demek istediğimi anlayacaksınız, bakın. Bu Umut Şenol, iftiracı, 2019'da Şişli'den İstanbul Büyükşehir Meclis üyesi seçildi. Cumhuriyet Halk Partisi meclis üyesi. Ben zaten 2019'da, 2014'ten 2019'to kadar Beylikdüzü'ndeydim. Ne Şişli siyasetini oradan bilirim ne başkan bilirim. İBB öncesinde bu şahsı ben de tanımıyorum, Serdal Taşkın da tanımıyor. Sonra biz alıyoruz ya İBB'yi, ifadesinden anlatıyorum bunları. Kendisinin sıkıntısı var bu metrobüsün son durağındaki raketler gibi. O sıkıntısıyla ilgili bize şikayete geliyor. Hem bana geliyor hem Serdal'a geliyor. Tarih daha 2019, yeni gelmişiz İBB'ye. Adamı tanımıyoruz. Bize durumunu anlatıyor, biz de ilk kez tanıştığımız şahsa gizli örgütümüzü şöyle deşifre ediyoruz, bakın, Bismillah: Önce Serdal'a gidiyor. "Ya böyle böyle böyle." Serdal diyor ki: "Başkan biliyor, Beylikdüzü'nden beri işleyen bir sistem var ve sistem böyle bir karar aldı." Böyle yazıyor ya iddianamede. Serdal durumunu bulamıyor, bana geliyor. Ben de şöyle diyorum: "Serdal doğru söylemiş, bu sistemin kararıdır. Sen de buna uyacaksınız!" Başkanım, bu Kurtlar Vadisi dizisindeki konsey repliği falan gibi anlatıydı yani hangi ara oldu da bu sisteme geldi bu Umut Şenol? Bismillah, adamı hayatımızda ilk kez görüyoruz, sistem böyle istedi falan, geç şunu. Yani değerli Başkanım, bu olur mu yani? Ya bu olur mu yani? Yani televizyon dizisi bile daha gerçekçi, böyle bir iddia, böyle bir öykü ya. Yani iddianameye göre örgütümüz, 2015'ten beri sinsi sinsi suç işliyoruz. Gizli bir plan silsilesi, süreklilik, şu, bu sistem kurduk. Şeyi zaten kutluyoruz yani ama ağzımızda bakla ıslanmıyor. Adamın birine "Selamünaleyküm" diyoruz, "Orada sistem öyle yürür." Bu olmaz, değerli Başkanım. Yani şaka gibi anlatıyoruz ama gerçekten yani okuyunca insanın ağrına gidiyor.
"Somut kelimesini yazmakla somut delil olmuyor, somut örnek verilmiş olmuyor"
Burada ayrıca "özel vasfa haiz" diye bir örgüt üyelerinden de bahsediliyor. Konuşmanın başında da söyledim, kanunda var yok bilmiyorum. Onları en iyi sizler biliyorsunuz zaten. İddia makamı bu bölümde, şüphelilerin kamu kurumu içinde kendi öz yapılanmalarını kurduğunu iddia ediyor; bizlerin yani. Yani paralel bir iç örgütlenme var diyor ve şöyle yazıyor: "Bunun en somut örneği olarak da kamuda görevli olmayan örgüt mensuplarının, İBB ya da bağlı iştiraklerdeki personellere emir ve talimat vermesidir." Bakın, tekrar edeyim. "Bunun en somut örneği olarak kamuda görevli olmayan örgüt mensupları, İBB ya da iştirak şirketlerindeki personellere emir ve talimat veriyor"muş. Değerli başkanım bu benim örgüt kolumda bana bağlı olduğu iddia edilen iki tane özel vasfa haiz diye adlandırılmış üye var. Ve iddia makamı kendi yazdığı iddianamenin hiçbir bölümünde bu iki kişinin İBB ya da iştirak personellerine talimat verdiğine dair tek bir delil dahi ortaya koyamamıştır. Ne bir mail, ne bir mesaj, ne bir ses kaydı. Somut kelimesini yazmakla, kaleme almakla somut delil olmuyor, somut örnek verilmiş olmuyor. O örnek her neyse sunulmalıydı ama ne yazık ki bu dosyada yok. Ayrıca belirtmek isterim ki birazcık soruşturma alanlarına ilgi gösterseler böyle bir yapılanma kurmanın da gereği olmadığını görürlerdi.
Yönetim Kurulu Başkanı olduğum Medya A.Ş.'ye Genel Müdür pozisyonu dâhil istediğimiz personeli insan kaynakları da onaylamışsa işe alma yetkim vardır. Ben de o konuda söz sahibiyim. Ben de Medya A.Ş. için konuşuyorum sadece. İsterse insan kaynaklarından geçebilir ama ben de bir Medya A.Ş. Genel Müdürü'ne "Çalışmak istemiyorsan tamam" bunu gösterebilirim. Çünkü iştirak şirketleri hem yasalarda yazdığı gibi hem de yakın tarihli 4 Temmuz 2024 Danıştay 8. Daire'nin kararında da görüleceği üzere özel hukuk tüzel kişileridir. Dolayısıyla kamu kurumu ya da kuruluşu olarak nitelendirilemezler. Pınar Hanım Genel Müdür, Ali Bey var burada Genel Müdür, ya genel müdür alımında bile memuriyet aranmıyor ki bu şirket kamu şirketidir diyorsun. Bizde çalışan bir tane memur yok. O yüzden benim dışarıdan bir yapı kurup gizlice kimseyle çalışma zorunluluğum da yok. Farklı bir yapılanma kurulup içeridekilere talimat versin. Talimat verecek adama ihtiyacım varsa kadroya alırım. Genel müdür yapmaya gücüm yetmezse genel müdür yardımcısı yaptırabilirim değerli başkanım.
Savcılarımızın fenomen haline getirdiği Emrah Bağdatlı var ya biraz o kastediliyor anladığım kadarıyla, bilmiyorum. Ben Emrah Bağdatlı'yı Genel Müdür olarak da yönlendiririm. İletişim Fakültesi mezunu. Bu alanda da 12-13 yıldır, 15 yıldır faaliyet gösteren şirketi var, her şeyi uyuyor. Niye ben ona paralel yapı kurdurayım? Pınar Hanım'ı alırım, o zaman Emrah Bey'i koyarım. Yasa bana bu hakkı veriyor. Kim niye paralel yapı kursun İBB'nin içinde, iştirak şirketlerinin içinde? Yani bu kararlarını da bir görelim istiyorum lütfen iştirak şirketlerinin, 14 10'u görseli verebilirsek. Bu 8. Daire diyor ki: "Belediye şirketleri Türk Ticaret Kanunu hükümlerine tabi sermaye şirketleri olup belediye tüzel kişiliğinden ayrı ve bağımsız özel hukuk tüzel kişiliğidir. Belediyelerin kurdukları ya da ortak oldukları ticari şirketlerine kamu tüzel kişiliği kazandıran herhangi bir kanun hükmü bulunmadığı gibi kamusal yetki ve ayrıcalıklar tanınmamıştır. Dolayısıyla bunları kamu tüzel kişisi, kamu kurum ve kuruluşu olarak nitelendirmek mümkün değildir.
Devam edelim değerli Başkanım. Sayıştay kararını da koydum oraya, 26 Nisan 2022 tarihli. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun "Tüzel Kişilik ve Ehliyet" başlıklı 125. maddesinde yer alan "Ticaret şirketleri tüzel kişiliğe haizdir." hükmü gereği belediye şirketleri ayrı ve bağımsız özel hukuk tüzel kişiliğine sahiptir. Devlet Denetleme Kurulu'nun uçurulan 1. tevdi raporu... Bu tevdi raporunda da bizi suçlayan değerli İçişleri Bakanlığı müfettişi, mülkiye müfettişi diyor ki 1. tevdi raporunda: "Kamu zararı, 5018 sayılı Kanun hükümleriyle düzenlendiğinden ve belediye şirketleri genel yönetim kapsamındaki kamu idareleri arasında yer almadığından, bu şirketlere yapılan denetimlerde kamu zararına yol açan bir husus tespit edilmiş olsa dahi teknik anlamda kamu zararı söz konusu olamayacağı değerlendirilmektedir." Bir de… Biraz sağ alabilir miyiz, rica etsem? Bir de mahkeme kararı var, değerli Başkanım, benimle ilgili. Süleyman Soylu, İçişleri Bakanı iken çok dava açardı bana. 38. Asliye Ceza'da yargılandım. Bakın, orada yazıyor: "Bu hükümler ışığında sanıklar Murat Ongun, Muhammet Oruç" -bu çocuk da Medya AŞ'de herhalde, bilmiyorum- "ve geçen hafta tahliye olan İpek Elif Atayman, kamu görevlisi değildir." Bitti, nokta. Ya biz kamu görevlisi değiliz ama daha başka bir şey var, efendim. Şimdi bu örgüt şemasında 6 tane yönetici var, yönetici var; biri benim. Ben ve Ertan Yıldız dahil, o 6 kişiden hiçbirisi zaten kamu görevlisi değil. Hani şimdi kamu görevlisi olmayan kişilerin talimat verdiğini söylüyor; kimse yok ki orada zaten kamu görevlisi.
"Vallahi de billahi de ben Ekrem İmamoğlu biraz böyle olsun isterdim yani"
Gelelim hiyerarşik yapı hususuna. Örgüt demek sadece ast-üst ilişkisi demek değildir. Sadece fikir ve eylem birliği olan insanları anlatmaya yetmez. Örgüt kavramında ayrıca irade teslimiyeti vardır. Sorgusuz sualsiz talimatların yerine getirilmesi varmış. Örgütte istifa yoktur, elini kolunu sallayan da girip çıkamaz. Benden 3 kat daha iyi bilen insanlarsınız, siz ağır ceza reisisiniz. Şimdi ben Sayın Ekrem İmamoğlu'na sevgimi, saygımı… Lakin bu, benim ona irademi teslim edeceğim anlamına gelmez. Benim önderim, yolumu ışıtacak olan Mustafa Kemal Atatürk gelse, sorgusuz sualsiz irademi teslim etmem kimseye. Bunu şiddetle reddediyorum. Aklıma uymayan hiçbir şeye imza atmadım şimdiye kadar, kimseye. Aynı iddianamenin 717. sayfasında, "Tartışılmaz ve karşı konulmaz tek söz sahibi Ekrem İmamoğlu liderliğinde" deniliyor. Vallahi de billahi de ben Ekrem İmamoğlu biraz böyle olsun isterdim yani. Benim gönlümden geçen Ekrem İmamoğlu aslında biraz böyledir ama ne yazık ki tam tersi. Değerli Başkanım, bakın buradaki bütün İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı, belediyesinin yöneticileri, iştirak yöneticileri bilir. Bizim kendisinden en çok duyduğumuz cümle şu: "Masa kurun."
"Yıllardır aşırı demokrasi ve katılımcılığa maruz kaldık"
"Masa kurun" şu: Yani mesela Spor AŞ bir etkinlik yapacak, bir spor faaliyeti etkinliği yapacak. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ndeki Gençlik Spor Müdürlüğü ile Spor AŞ buradan 3, oradan 3 kişi oturur, planlar yapardı. İşler bizde öyle olmuyor. Bizde şöyle oluyor: Başkan daha geniş masalar kurulmasını istiyor. İBB geliyor, Spor AŞ zaten var. İlgili spor federasyonuna davet yapıyoruz, bir yetkili gönderiyor. İl Spor Müdürlüğü'ne davet yapıyoruz, yetkili gönderiyor. Başkan "Akademik olsun" diyor, üniversite arıyoruz, konuyla ilgili ne var ne yok diye. Oraya davet yapıyoruz, oradan adam geliyor. Diyor ki: "Kanaat önderi de olsun" diyor veya "Bu konuyla yazmış çizmiş birileri de olsun" diyor. Bu kez bu konuda verdiği bir eser veya gazetelerde bir köşe yazan biri var mı, kanaat önderi arıyoruz. "Bitti" diyoruz, bitmiyor değerli başkanım. İlgili spor branşından eski bir veteran sporcu da olsun diyor. Onu da arıyoruz, onu da davet ediyoruz. Her toplantı, yemin ediyorum, 15-20 kişi. Değerli başkanım, biz mağduruz. Bakın, yıllardır biz, inanın aşırı demokrasi ve katılımcılığa maruz kaldık. Vallahi de billahi de bezdik. Yani ne tek söz sahibi ne karşı konulmaz bir lider; demokratlıktan yorulmuşuz.
"İddianameyi hazırlayanların hedef aldıkları ana karakteri çok iyi tanıması gerekirdi"
Diyorlar ki Ekrem İmamoğlu hiç şeye, Saraçhane'ye, makam odasına gelmiyor, hep sokakta. Ya değerli Başkanım, mecburen yani nasıl gelsin? Yemin ediyorum kendisinin odası dahil her toplantı... Diğer odada toplantı var. Bakın, kaç kere şahit oldum, inanın. Toplantı yapıyoruz, kapıyı açıyor Başkan, yani kendi odasına geliyor. "Aaa, siz burada mıydınız?" diyor. Ya "Siz burada mıydınız?" dediği, 20 kişiyiz biz orada. Gelmişken o da katılıyor, artı 2 saat daha. Toplantı düzeni o, böyle tek lider, sözü bilmem ne, öyle bir şey, öyle birisi değil zaten. Keşke biraz öyle olsaydı yani ama o öyle istiyor, biz de saygı duyuyoruz. Bu tuhaf geliyor bana, bu yazılanlar. Çünkü iddianameyi hazırlayanların aslında hedef aldıkları ana karakteri çok iyi tanıması gerekirdi. Madem yazacaksınız, kendisini çok iyi tanıması gerekirdi. Savcıların onu kendilerinden bile iyi tanımaları gerekirdi. Zaten tanısalar da severlerdi ama tanımamışlar.
Değerli başkanım, Ekrem İmamoğlu seçimle iş başına gelen bir belediye başkanı. Yaklaşık 5 milyon İstanbullunun oyunu almış. Şimdi burada bir örgüt iddiası anlatıyorum. Bu örgütün lideri ne bileyim Ali Kurt, KİPTAŞ; Necati Özkan, Ali Sukas Ağaç A.Ş.; bizim Mehmet Pehlivan var. O avukat, işleri yolunda serbest ama müvekkillerini uyarmaya devam ediyor Mehmet! Ya bizlerden biri olsa, örgütün lideri, hakikaten bir tuhaflık olacak ama zaten 5 milyon insanın oy verip başkan seçtiği birine, nasıl örgüt lideri diyebiliriz? Yani o seçiliyor, o da ondan sonra toplanıyor, atamalarını yapıyor. Böyle bir silsile bu yani, her yerde olan bir şey. Onun atadığı yöneticilere örgüt yöneticileri, o örgüt yöneticileri denilen insanların işe aldığı insanlara örgüt üyesi dediğiniz zaman, diyorsunuz ki; sizleri, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ni bir suç örgütü olarak görüyorum!
"Binali Yıldırım da Daire Başkanıydı, Ulaştırma Bakanı, Başbakan, Meclis Başkanı oldu"
Sayın Bakan, Adalet Bakanımız bakanlığa atandıktan sonra ilk çıktığı televizyon yayınındaki demeçte A Haber'de, Ekrem Başkan'ın Beylikdüzü'nde çalıştığı arkadaşlarını İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne de görevlendirmesini örgütsel bir faaliyet gibi anlattı. Yani hakikaten biraz yakın tarih falan, siyaset, bakılsa edilmez diye düşünüyorum bu sözler. Çünkü, Sayın Cumhurbaşkanımız da kadrolarını, İstanbul merkezi yönetimdeki kadrolarını, İBB heyetiyle kurdu. Sonuç itibariyle Binali Yıldırım Bey de Daire Başkanıydı. Ulaştırma Bakanı oldu, Başbakan oldu, Meclis Başkanı oldu. Dilimin ucunda ismi gelmiyor aklıma da o zamanın İGDAŞ Yönetim Kurulu Başkanı, Sayın Cumhurbaşkanının ilk başkanlığı döneminde Başbakanlıktı müsteşardı. Yani, böyle örnekleri çoğaltabiliriz. O da İstanbul'daki yol arkadaşlarını, çalışma arkadaşlarını, güvendiği arkadaşlarını götürmüş gayet doğal. Ve zaten Sayın Gürlek de İstanbul'dan Ankara'ya bakan olarak atanınca Çağlayan Adliyesi’ndeki birlikte çalıştığı pek çok savcı beyi, Ankara'ya götürmedi mi? Götürdü. Şimdi, biz bu işe nasıl bir örgütsel faaliyet olarak bakabiliriz?
Yani, Beylikdüzü'nde Ekrem İmamoğlu çalıştıklarını İstanbul'a İBB'ye getirince örgüt, Çağlayan'dakileri Ankara'ya götürünce normal! Veya bir önceki İBB Başkanı çalıştıklarını götürünce o örgüt değil. Yani bilmiyorum Başkanım, biz, yani akıl mantık çerçevesini terk etmememiz lazım yani. Adaletin 1 numaralı kuralı, adalet akla uygun olmalıdır. Yani akılla çelişmemelidir adalet. Bu iddialar ne, sonuç delil bulamayınca böyle çıkarımlar yapmış ne yazık ki. Yine iddianamenin içinden somut bir örnekle herhangi bir örgütsel durum olmadığını da ortaya koyayım.
"Örgüt yöneticisinin talimatlarını yerine getirmemiş ama 50 ay görevine devam etmiş"
2020 yılı aralık ayında Kültür AŞ genel müdürlüğüne Murat Abbas atandı. Murat Abbas'a gelince, iddianamede onu benim taahhütle işe aldığım yazıyor. Yani Murat Abbas'ı ben işe alıyorum, üstelik taahhütle. İddianame diyor ki: "Reklam ve organizasyon işlerine, ihalelerine karışmamak taahhüdüyle Murat Ongun tarafından işe alınmıştır" diyor. Kendisi çok pişman oldu hemen, daha tutukluluğumun 20. gününde pişman ifadesi verdi. İfadesinde de şöyle diyor: "Genel müdür olarak başladığım ilk 5 ay içinde, Murat Ongun'un bana bazı reklam mecralarının bazı firmalara verilmesiyle alakalı söylemleri ve talimatları oldu. Ben bu talimatların birçoğunu yerine getirmedim." Yani şahsı taahhütle işe almışım, genel müdür yapmışım, örgüt yöneticisiyim, bu da zaten benim örgüt kolumda şu anda üye olarak... Örgüt yöneticisinin talimatlarını yerine getirmemiş. Peki başına bir şey geliyor mu? Hayır. İlk 5 ay dediğinden sonra, tutuklandığı güne kadar da 50 ay Kültür AŞ'nin genel müdürü. Nasıl bir demokratik örgütüz? Yani firmada olmaz bu iş ama bizde olmuş.
Görsel 15'i alabilir miyim lütfen? Ben iddia makamına... İddianamedeki hiyerarşik... Biraz küçültebilir miyiz? Hiyerarşik ilişki bölümünde şöyle diyor: "Örgüt yöneticileri üyelerine roller ve iş faaliyetleri planlar, örgüt üyelerine emir ve talimat verme yetkisine sahiptirler ve organizasyonda kaldıkça üyeler, verilen talimatları yerine getirmekle yükümlü olduklarını kabul ederler." Tekrar hatırlayalım: Murat Abbas'ı ben işe aldım, genel müdür yaptım, taahhütle işe aldım, "Şu şu işlere karışmayacaksın" dedim. Adam daha bismillah, çömez, yeni atanmış genel müdürlüğün ilk 5 ayında benim talimatlarıma uymadığını söylüyor. Değerli Başkanım, Murat Abbas'ın beyanları... Hani niye anlatıyorum? İkna edici, yani doğru bulunmuş ki kendisi cezaevinden çıkan ilk itirafçı oldu. Bismillah daha 1. sayfasında örgütle ilgili bir Yargıtay kararına atıf yapıyor iddianame. 3. sayfada da örgütle ilgili bu kilit taşı niteliğindeki cümleyi koyuyor savcılar, kendi yazdıkları iddianameye. Bu anlattıklarımın hepsini onlar yazmış durumda değerli Başkanım.
Bakın iddia makamının en çok itibar ettiği etkin pişman veya sanık, burada ifade verenler dahil değerli Başkanım, beyanlarından bir özet getireyim de bir bakalım lütfen. Sıradaki, 16. 16 lütfen. Bunu bir küçültebilir miyiz? Eyüp Subaşı. Reklamcı. 28 Mayıs 2025 ifadesinde diyor ki: "Murat Ongun'un zorlamasıyla aldığım işi 1,5 yıl sonra devrederek mağdur oldum. Belediyeye 46 milyon liralık borcum mahsuben devir gerçekleşti. Bu süreçte Murat Ongun'la birkaç kez tartıştık, iletişimimiz bir müddet koptu." Eyüp Subaşı da benim örgüt üyem diye yazılmış. Bu devrettiği iş dediği iş de belediyeye 46 milyon borcunu ödeyemeyince ya borcunu ödeyecek ya işi devredecekmiş. Ben de demişim kendisine. Aldığı ihale 16 milyon liralık, adam 46 milyon lira borç yapmış. "Sen devam et." diyecek halimiz yok. Batık bir müflis, basiretsiz bir tüccar. Adama "Ya borcunu öde ya devret" demişiz. O da gitmiş Nihat Sütlaş'a devretmiş borçlarıyla beraber. Ama diyor ki: "Murat Ongun'la tartıştık, zorladı." Yahu sen benim örgüt üyemsin iddianameye göre. Nihat da benim örgüt üyem, ben de örgüt yöneticisiyim. Ben niye ondan alıp ona vermeye gayret edeyim ki? Ayrıca örgüt üyesi nasıl oluyorsa örgüt yöneticisiyle tartışıyor, onu da anlamadım.
Vedat Şahin. 30 Haziran 2025. Geri çekti şeyini, ifadesini ama söyleyeyim: "Murat Ongun'un sekreteri beni aradı, görüşmeye davet etti. Serdal Taşkın'la aram iyi olduğu için artık Kültür AŞ'den iş vermeyeceklerini söyledi." Bu arada Vedat da Serdal da benim üyem, nasıl oluyorsa. "İzah ettiğim gibi Murat Ongun tarafından ihalelere girmem yasaklanmıştır. Sadece Murat Ongun'a olan kızgınlığımdan dolayı 4 ihaleyi alabilmek için teklif verdim." Ya örgüt üyesi, bizim örgüt üyelere atarlı. Yani biri bana kızıyor, tartışıyor, küsüyor; öbürü bana inat olsun diye ihaleye giriyor. Murat Abbas'ı konuştuk, geçiyorum. Murat Kapki, 24 Haziran... Buradaki değil, 24 Haziran ifadesinde, -burada da dedi de- ifadesinde diyor ki: "Benim Murat Ongun isimli şahısla hiçbir bağım, muhabbetim, maddi manevi ilişkim bulunmamaktadır." Genel Müdürümüz kıymetli Pınar Türker Hanım, 9 Haziran tarihinde mahkeme huzurunda dedi ki: "Kimsenin bana kanunsuz iş yaptırması, emir veya talimat vermesi mümkün değildir. Ekrem Başkan da dahil, saygısızlık olarak değil ama talimat veremez. Bana talimat verecek bir insan daha annesinin karnından doğmadı" dedi. Kendisi de üyem.
Son olarak Buğra Bey, 16 Haziran'da burada huzurunuzda, “İddianame, Murat Ongun emrinde olduğumu iddia etmiştir. Bu gerçek dışıdır" dedi. "Efendim, ben 6 yıl genel sekreterlik yapmışım, bir basın danışmanı ne hakla ve ne hadle..." Buraya yazmamışlar da onu da dedi, "...bana talimat verecek? Böyle bir şey olmaz, hiç kimse veremez. Murat Ongun ne sıfatla bana talimat verecek? Söz konusu olamaz." 4 kez dedi bunu Buğra, "Haddi değil" diye. Ya bana kızma sevgili Buğra, ben demiyorum, savcılar diyor. Değerli Başkanım, bakın, bu bile örgüt olmadığının kanıtı şimdi.
"Oda TV işinde beni tutuklamayı unuttular, devlet kimsede alacağını bırakmıyor"
Ben size bir şey anlatmak isterim. Değerli Başkanım, ben 2009 yılının ekim ya da kasım ayında, 2010 yılının ağustos ayı sonuna kadar Cem Televizyonu'nun, Cem TV'nin genel yayın yönetmenliğini ve genel müdürlüğünü yaptım. Alevi yurttaşlarımızın sıklıkla izlediği bir televizyon. 2010 yılının da ağustos sonu gibi ya da eylülünde ayrıldım oradan. O aralar, buralarda da çok örneği verildi, Ergenekon operasyonlarının olduğu dönemler. Aradan 7-8 ay geçti. 14 Şubat 2011 günü bu Ergenekon operasyonlarından biri daha yapıldı, Oda TV operasyonu yapıldı. Bilmiyorum Barışlar da orada, onlara da buradan selam olsun. Barış Terkoğlu, Barış Pehlivan ve Soner Yalçın... Ankara'dan Sait Çakır falan birkaç kişi, 7-8 kişi yanlış hatırlamıyorsam, gözaltına alındılar ve tutuklandılar. Onların da iddianamesi hatırladığım kadarıyla 8 ay sonra çıktı. Bizim iddianame gibi. İki Barış'la Soner Yalçın cezaevinde, ben de iddianameyi aldım, eve gittim, okuyorum. İddianamenin yazarı Zekeriya Öz. Sayfaları çevirdim, bir yere gelmiş, Zekeriya Öz şöyle yazıyor iddianamesinde: "Murat Ongun'un Cem TV'nin başına getirilme operasyonunun arkasında Soner Yalçın vardır. Bu operasyonun amacı Türkiye'de Alevi-Sünni çatışması çıkarmaktır." Altına da Zekeriya Öz, kanıt olarak Soner Yalçın'la benim bir telefon tapemi koymuş. Yalnız telefon tapesi, ben Cem TV'den ayrıldıktan 3 ay sonra. Ülkede de bir Alevi-Sünni çatışması da çıkmamış. Beni arıyor önce, ben banyodayım, eşim çıkıyor. "Çıkınca arasın" diyor, ben arıyorum şimdi. Okuyorum size oradan, gözümün önünde hala. Ben aradığım için adam açıyor, doğal olarak "Alo" diyor.
- Soner Yalçın: Alo
- Murat Ongun: Yes sir. (Yani diyorum ki "Hayırdır, beni aramışsın.")
- Yes sir.
Açmış Zekeriya Öz parantezi: "Emredersin efendim." (kapa parantez). Altına da diyor ki: "İşte 'Yes sir' diyerek örgütsel bağlılıkta Soner Yalçın'ın emir ve talimatlarıyla hareket ettiği..." gidiyor. Vallahi Değerli Başkanım, bazen düşünüyorum, diyorum ki: Ya bu Oda TV işinin içinde beni tutuklamayı unuttular. Devlet kimsede alacağını bırakmıyor. "Ula hazır fırsat bu fırsat, Murat'ı da tutuklayalım" diye mi düşündü diye düşünüyorum. Yani "Devlette devamlılık esastır" diye bir ilke var ya, herhalde bu o olsa gerek. Yani niye, niye burada benim ilkim, bilmiyorum yani. Olmayan bir örgütün elemanıydım. Aradan 15 gün geçti, yine olmayan bir örgütte yönetici durumuna geldim. Bunlar da benim üyelerim.
İddia makamının “ahtapotun kolları” gibi benzetmesiyle iddianamede iştirak şirketleriyle İBB ilişkisini anlatması, daha baştan bizlere hangi zaviyeden baktığının deşifresi. Alenen metinde suçüstü yakalanma durumu var, siyaseten. 4.000 sayfada bir kere dahi demokratik seçim kazanılmasından bahsedilmemekte, sanki var olan iştirak şirketleri yasa dışı yollarla, zorla ele geçirilmiş gibi anlatılmaktadır. Milletten yetki almadan bu şirketlere yönetici atanamaz. Millet yetkiyi vermiş, yetkiyi verdiği de atamış. Birilerinin hoşuna gitmese de bu gerçek değişmez, eğilip bükülmez. Örgüt diye bir şey yoktur. Biz zaten İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin yasayla belirlenmiş yönetim şeması çerçevesinde, yasalarda yer aldığı şekliyle ataması yapılmış kişileriz. Hepimizin sosyoekonomik yaşamı ortada. Burada hiç kimse de iradesini bir kişiye teslim edecek çaresiz, zavallı, psikolojik rahatsızlık içinde değil.
Bu bölümde son olarak belirtmek isterim ki iddianame, genelinde olduğu gibi yine hiçbir veri incelemeden, iddianamede iddia makamı hem Medya A.Ş. hem de Kültür A.Ş.'nin kasalarının tarafımızca boşaltıldığını iddia etmiştir. 2020 pandemi yılı hariç; 21, 22, 23, 24 yılları bilançoları incelenirse, Medya A.Ş.'nin toplamda 50 milyon liraya yakın karı olduğunu görürüz. Ama 200 küsur milyon zarar etmiş, Pınar Hanım burada söyleyince öğrendim, 2025'te. O zararı da İstanbul Büyükşehir Belediyesi kendi kasasından telafi etmiş, kamu zararı o. Kültür A.Ş.'yi bilmiyorum ama o iki üç kat fazladır bizden, çapı belki de dört kat. Eminim ki o da kardır, zaten Habib Bey öyle bir şeyler anlatıyordu. Bir de değerli Başkanım, devamlı iddianamede "İşte bu iki şirket iç içe geçmiştir, iç içe geçmiştir" gibi iddialar var, suç gibi yansıtıyor. Hani bilginiz olsun diye söylüyorum, Medya A.Ş.'nin %20'si Kültür A.Ş.'nindir, yani bir ortaklığı var orda.
"İBB iştiraklerinin 8-10 milyar dolar civarı bütçesi var, Medya A.Ş.'nin 2024 bütçesi 18 milyon dolar"
Bu iddianamede odak yapılan, bu iki şirketle ilgili bir de bilgi arz etmek isterim. Sayın Başkan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin iştirak şirketlerinin böyle toplam, konsolide bütçe diyorlar herhalde ona benim anladığım işler değil, böyle 8 ila 10 milyar dolar civarında bir bütçesi var, devasa bir kurumdan bahsediyoruz. Medya A.Ş. bunun en küçük firması. Medya A.Ş.'nin 2024 satış bütçesi yaklaşık 800 milyon lira, yani 18 milyon dolar. 10 milyar dolar diyorum, 18 milyon dolar. Kültür A.Ş. de üç dört katı olsun bunun. Yani iki şirketin neyi var neyi yok toplasanız, şu İBB ve iştirak bütçesinin %1'i çıkar. Yani yüzyılın iddianamesi her nedense İBB okyanusundaki %1'lik bölümü hedefe koymuş, buradan sonuca gitmeye çalışmış. Ya bu suistimalin biri de bilinir, buna diyecek bir şeyim yok, ben de hemfikirim. Lakin çok iddialı ismi olan yüzyılın soruşturması İBB okyanusunun sadece %1'lik bir alanına odaklanmışsa adı yüzyılın değil, ancak yılın soruşturması olabilir veya özel hedef seçimi de söz konusudur ki gerçek olan budur.
Sayın Başkan, bu kurgu iddianamede, burada kalem kalem anlatıldı. Ekrem Başkanım da anlatacak herhalde. Olmayan bir 160 milyon milyar liralık yolsuzluktan bahsediyoruz. Yani şu Kültür A.Ş., Medya A.Ş. bütçesini anlatırken bir aforizma yapmadığımı göstermek için anlatıyorum size. Velhasıl, doğru değildir, iddianame diyor ki "160 milyar liralık yolsuzluk var." Peki, kah Kültür kah Medya A.Ş.'nin bu iddianamede suçlandığı zarar 160 milyarın ne kadarını oluşturuyor? Sözde, yani oluşturuyor derken bunlar bir de olan işler de geçiyorum onu. Sözde örgüte, örgüte müzahir şirketlere Medya A.Ş.'den 2025 dahil, 6 yılda 458 milyon 525 bin lira ihale almışlar. Kültür A.Ş.'den de 2 milyar 64 milyon lira. Toplayın ikisini, 2 milyar 523 milyon. 160 milyara oranı ne? %1,5. İddianamedeki eylemlerde yazan zararı söylüyorum, iddiasını. Peki Sayın Başkan, 3.738 sayfalık iddianamede, Kültür ve Medya A.Ş.'nin %1,5'luk zararı kapladığı bu iddianamede, Kültür ve Medya'dan yargılanan bizler kaç sayfayla suçlanıyoruz? 3.738 sayfanın 1.967 sayfası, %52'siyle, %53'üyle. Bu normal mi? Yani %1,5'la suçla ama iddianameyi %52, 53 Kültür Medya'nın üzerine yık. Sizce bu sıra dışı bir durum değil mi?
"Burada birbirini tanımayan bir sürü insanız"
Değerli Başkanım, örgüt sunumunu bitirdim. Ama katılabildiğim bütün duruşmalarda, yani bir kere örgüt yöneticisi bir kişi çıktı itirafçı addedilenlerden, ben ikinciyim, Tuncay Bey hariç, özel vasıflı üyelerin de hepsi burada, tahliye olanlar da oldu, üyeler de geldi konuştu, 4 aydır böyleyiz. Sayın Başkan, siz buraya gelen kimseye, "Ya şu örgütü bize bir anlat hele, bu sistem nedir? Sen buraya nasıl dahil oldun? Oldun mu?" Çünkü sadece şey değil, itirafçılar da geldi buraya. Ya burada birbirini tanımayan bir sürü insanız biz. Ağaç A.Ş.'den adam var, KİPTAŞ'tan var, İSFALT'tan var, raylı sistemden var, Kültür'den var, Medya'dan var, bürokrasiden var; bir sürü burada birbiriyle hiç alakası olmayan insanlar var, buraya devamlı başka türde insanlar geldi. Hiçbirine sormadınız, bir örgüt var mı, varsa ne zaman girdin, kime tebaa oldun, sen ne yaparsın, ne edersin, bu sistem nedir, bize bir anlat. Onun yerine gelip burada "Adem Soytekin, bu şablondur" dedi diye biz hala örgütten yargılanıyoruz.
Sayın Başkan, huzurunuza çıkmadan önce, sanığın, yani burada bir yanlışım olmaması adına duruşma düzeninden sanığın hak ve yükümlülüklerine, hakimin duruşmayı yönetme yetkisinden yine hakimlerin tarafsızlık, bağımsızlık ve etik sorumluluğuna kadar bazı okumalar yaptım. Bu okumalar esnasında Ceza Muhakemeleri Kanunu 160. maddesi kapsamında, Cumhuriyet Savcılarının soruşturma evresindeki görev ve sorumluluklarını da öğrenmiş oldum. Sizlerin çok iyi bildiği gibi CMK 160/2, Cumhuriyet Savcısı adil yargılama için şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak şüphelinin hakkını koruma vazifesi veriyor. Bu kanun, adil ve dürüst yargılanma hakkı için konmuş, lekelenmeme hakkının gözetilmesi için getirilmiş, soyut düşünceye dayalı değil, somut delillerle değerlendirmeler yapılsın diye konmuş. Bununla da kalmamış yasalarımız, CMK 162 gibi 170'te de, şüphelinin adil dürüst yargılanma hakkı korunsun diye iddianamenin sonuç kısmında sadece şüphelinin aleyhinde olan hususlar değil, lehine olan hususlar da ileri sürülür denmiş.
"Lekelenmeme hakkımız korunmadı, lehimize delil toplanmadı"
Hukuk 101 yani. Ama dünya alemi ve mahkemeniz şahit ki bizlere bu hakların hiçbirisi uygulanmadı. Metinlerde, hatta yasalarda şart koşulan unsurların gerçek hayatta herhangi bir karşılığının olmadığını bu soruşturma safhasında gördük. Neredeyse 2000 civarında sayfayla suçlandığım iddianamede ya kendi alanımla ilgili bir tane eylem değerlendiriliyor. Lekelenmeme hakkımız korunmadı, lehimize delil toplanmadı. Doğal olarak soruşturma adil değilse adil yargılanmamız mümkün olabiliyor mu mantık silsilesiyle? Kaynağınız iddianame olunca adaletin terazisinin kefeleri eşit olabilecek mi? O yüzden kaynak yanlış dedim. Lütfen itibar etmeyiniz bu yanlış verilere.
"Allah var, adam haklı çıktı"
Bizler boy boy fotoğraflarımızla, iftira bültenleriyle medyada itibar suikastlerine uğradık. Lehimize toplanmış tek bir delil yok. Onları dikkatsizlikleri sayesinde eklerde biz bulduk. Bugün sizlere savcılığın aleyhime yaptığı ifadeye eklemeleri burada kanıtıyla ispat edeceğim. Bu iş başlangıcından finaline kadar bir hukuk sürecinden ziyade bir algı ve hedefi yok etme şiarıyla yürüdü. Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür. İnsan bu, kaldırır, hatırlatmak adına onaylayayım ki gizli olduğu iddia edilen asrın soruşturmasında daha gözaltı operasyonu yapılmadan tutuklanacak isim listesi sosyal medyada yayınlanıyordu. Necati Bey gösterdi. 19 Mart operasyonundan günler önce televizyonlardaki canlı yayında cep telefonlarına mesaj gelen ulak gazeteci, “Şu an gelen bir bilgi. İmamoğlu 23 Mart'taki ön seçimi fiziken göremeyebilir” diyordu. Ardından başka ulaklar da tweet atıyordu. Benimle uğraşmayı seven bir arkadaş var, yararlandım ondan. Büyük ihtimal yarın da kalacak. Emre Erciş isimli. Ben bunun ne olduğunu ifşa ettim, sonra dedi ki "Ben sana dava açtım, celp yazısını da hücrene asacaksın Murat Ongun" dedi. Allah var, adam haklı çıktı ya. Hücreye atıldım ya. Onu bile bildi. O kadar başarılı. Sadece listeyi değil, kim nereye atılacak onu da biliyor.
"Gizli soruşturmada yer alan bir ses kaydı sanki doğa olayıymış gibi sosyal medyaya düşmez"
4 günlük gözaltı süremin sonunda Çağlayan Adliyesi'ne ifadeye götürüldüm değerli Başkanım. Saatlerce bekleyişimin ardından savcı beyin yanına çıktım. İfademde savcı bey, eylem 13'te gördüğümüz ses kaydını sordu bana. Dedim ki kendisine, ses kaydını dinlemediğim için kendi sesimi tespit etmem mümkün değil, "Sen misin?" diye sordu çünkü. Dedi ki "Dur, dinleteyim, sosyal medyaya düştü" dedi. Cep telefonundan sosyal medyaya girdi, bir hesaptan açtı, bana sesleri dinletti. Yalnız dikkat ettim şak diye buldu o sosyal medya hesabını, açar açmaz. Gizli soruşturmada yer alan bir ses kaydı sanki doğa olayıymış gibi sosyal medyaya düşmez efendim. Ses kaydı, zaten kaydı verenin ifadesinde belirttiği gibi, sadece savcıya verilmiş, başkasında yok. Yani sosyal medyaya nereden ulaştırıldığı açık. Aslında ortada ne gizlilik ne de ciddi bir soruşturma vardı. Sadece algı üretiliyordu. Lehe delil toplamakla mükellef olan savcılar, bırakın lehe delil toplamayı, dalga dalga yaptıkları her bir operasyonda gözaltına aldıkları onlarca ismi bana bağlı örgüt üyesi olarak suçluyor ve kamuoyuna açıklıyorlardı. İBB'nin 2 numarası Genel Sekreter gözaltına alınıyor. Televizyonlarda cezaevinde bakıyorum, "Murat Ongun'a bağlı yapılanmanın içinde" diyorlar. İSKİ Genel Müdürü, İmar Daire Başkanı... Bunların hepsi bana bağlı örgüt üyeleriymiş.
"Sinkaflı küfürlerle tutuklanmamı kutlarken, bana bağlı örgüt üyesi olarak gözaltına alındı"
Yani İBB'nin tüm teknik birimleri, zabıtamızdan Yazı İşleri Daire Başkanımız Nurten Hanım'a kadar herkes ama herkes bana bağlı, benim yönetimimde benden kaçan da Emrah Bağdatlı ile ilişkili zaten. Değerli Başkanım, bunlardan bir tanesi de Kaan Bey'den önceki Emlak Daire Başkanı Ali Ayçiçek isimli şahıs. Buna bakarsanız gözaltına alınma operasyonunda Murat Ongun'a bağlı tam böyle itaatkar bir örgüt üyesi olarak görürsünüz. İfadesi alınırken cep telefonunun şifresini de vermiş. Savcılarımız da buraya koymuş sağ olsunlar. Değerli Başkanım, bir grubu var, bu arkadaşın WhatsApp yazışması yapıyor ve benim tutuklanmamdan duyduğu mutluluğu sinkaflı küfürlerle arkadaşlarına atıyor. Ben o küfürleri size okuyamayacağım, siz merak ediyorsanız gönderirim yani, dosyalarda da var. Yani bana "Tutuklandı" diye bayram yapan Emlak eski Daire Başkanı Ali Ayçiçek, sinkaflı küfürler ederek tutuklanmamı kutlarken, adam, bana bağlı örgüt üyesi olarak gözaltına alındı. İnsan cezaevindeki hücresinde bunları izlerken kendisini kurtlar dünyasında Mephisto ile yarıştırılır hissediyor.
"Tarikat lideri olsam ancak bu kadar örgütlenebilirim ama değilim"
Sonra bir şey oldu, dedim "Mephisto'yu geçtim ben" çünkü ilk kez bir belediye başkanı, Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney de benim talimatımla hareket eden örgüt üyesi olarak gözaltına alınıp tutuklandı. Bana ve Emrah Bağdatlı’ya, koca belediye başkanı bana, Beyoğlu'nun yani birinci belediyenin belediye başkanı bana ve Emrah Bağdatlı'ya bağlı ve üyeymiş. Allah'ım, kendimden şüphelenir hale geldim. Hani tarikat lideri olsam ancak bu kadar örgütlenebilirim ama değilim, olmadığım çok belli. Ben şeytanlaştırılırken, cezaevlerinden ardı ardına aleyhime ifade veren tutuklular da tahliye olmaya başladı. İftiralar benimle Emrah Bağdatlı'nın odağında olduğu, aynı yalanların tekrarından ibaretti. Sistem tıkır tıkır işliyordu. Kurulan sistemin işlediğinin kanıtı şu; benim talimatımla hareket ettiği iddia edilen pek çoğu üst düzey İBB bürokratlarından hiçbirini bana bağlı örgüt üyesi yapamadı iddianame. Değerli Başkanım, bana 35 üye yazılmış, onlar dışında 64 kişi bana bağlı örgüt üyesi olarak gözaltına alındı ve bazıları tutuklandı. Bugün iddianamede benimle bağları bile yok. Bakın, 64 kişi diyorum yani 3'te 5'te hata yaparsınız da yani 64 tane insanı da bir insana yazarak bu insanı hedef haline getirirseniz ne olur? Medya yazar. Medyada okuyan cezaevindeki yalancı da ezberler, burada da anlatıldı. Gelir, "Ben itirafçıyım" diye ifade verir. Murat, Emrah, Ekrem, sistem hop!
"Adım bu iddianamede 7907 kez geçiyor"
Biz zaten oradaki sorularda da sadece beyan görüyorsunuz, savcı bey ne bulsun? Beyan soruyor sadece bize. Burada gösterilen bir kanıt, "Murat senin hesabına şu para gelmiş, nereden gelmiş?". Ya Murat Bank Asya'nın böyle bir şeyi var. Bir şey yok ki, sadece şu şu dedi ki "Böyle böyle böyle doğru mu?", bu dedi ki "Böyle böyle doğru mu?". E herkesi bana bağlı, Emrah'a bağlı bir örgüt üyesi gibi alırsanız, bunların sabahı, Yeni Şafak'ı bütün hikayeleri, ezbere uyduruk hikayeleri yazarsa, cezaevinde bunları okuyan insanlar da ne diyor? "Tamam, kardeşim, Murat Ongun'u koymuşlar. Zaten sevmem. Çıkayım onunla ilgili ifadeyi vereyim, bunları tekrarlayayım, ben de kurtulayım." Değerli Başkanım, sistem tıkır tıkır çalıştı. Bakın, bu sistemi, ben size sayı vereyim, yani öyle boşa konuşmuyorum. Benim adım bu iddianamede 7907 kez geçiyor. Ben 64 eylemle yargılanıyorum, 7907 kez ismim geçiyor. Fatih Keleş 138 eylemle yargılanıyor, 3756 kere de geçiyor. Ekrem İmamoğlu hepsiyle, 142 eylemin hepsiyle yargılanıyor, 4403 kez ismi geçiyor. Yani Ekrem Başkanı topluyoruz, üstüne Fatih'i koyuyoruz, bana denk geliyor. Ya böyle bir şey olabilir mi? Ama oldu çünkü iki buçuk, üç ay bu yalan kampanyası yapıldı, bu itirafçı üretme tezgâhı yapıldı.
Emrah'la ilgili başka bir şey duydum mu? Ben bu Emrah Bağdatlı bölümünü anlatacağım zaten. Yani adam da yurt dışına çıkıp dönmeyince herkes artık... Önemli bir örnek göstereceğim ama öncesinde bir şey, biraz ortamı yumuşatmak isterim değerli Başkanım. Şimdi ben göremiyorum ama siz görüyorsunuzdur. Şu arkamda tutuksuz sanıkların arkasında izleyici sıraları var. Mesela tutuksuz sanık sıralarında kırmızı elbise giymiş bir kadın yere düşse, hepinizin de Savcı Bey de dahil gördüğünü düşünelim, Savcı Bey biraz profilinden bakıyor– hepinizin gördüğünü düşünelim ve hepinizin bu olayı anlatmasını isteyelim. Değerli üye hakimimiz Ensar Bey der ki: "Tutuksuz sanık sıralarında kırmızı elbise giyen kadının yere düştüğünü gördüm." Siz dersiniz ki: "Kırmızı elbiseli kadın, sanırım ayağı takıldığı için yere düştü." Onun hakimi diyebilir ki: "Bir ses duydum, kafamı kaldırdım. Kafamı kaldırdığımda kırmızı elbiseli kadın yerdeydi." Sayın Savcım da diyebilir ki: "Kırmızı elbiseli kadının, ona arkadan biri ittiği için düştüğünü düşünüyorum." Velhasıl bu hikayede tek gerçek olan, kırmızı elbiseli kadının yere düşme anıdır. Ve siz aslında dördünüz de yere düşen kırmızı elbiseli kadını, doğal olarak hepiniz kendinize göre farklı bir nedenle cümlelerle anlatırsınız. Ama hayat bazen öyle işlemiyor.
"Adam İzmir, Antalya ve İstanbul savcılarımızı dolandırmış"
Görsel 17'yi rica edebilir miyim? İddianamede yok ama nerede var, anlatacağım. Değerli Başkanım, sanırım yazın, yaz dönemi filan... Şu sağda gördüğünüz "Otoparkçıdan 20 milyon istedi" haberi var ya; bu, bir gazete sayfasının içinde tam sayfanın yarısı, yani böyle ufak göründüğüne bakmayın. Okuyayım ne diyor: "20 milyon liralık rüşvetin ses kaydı. İş insanı Celal Çakmak, işlettiği otoparkın kira sözleşmesinin uzatılması karşılığında Murat Ongun'un telefonda 20 milyon lira istediğini söyledi. 5 milyona yakın para verdiğini anlatan Çakmak, rüşvetin ses kaydını dosyaya sunacağını ifade etti." Değerli Başkanım, birkaç kez söyledim, yine söyleyeyim: Allah büyük. Sırayla, her şeyin bir zamanı var. Şimdi bu Celal Çakmak bir anda gözde bir tanık oldu. Yani hikayeyi anlattığı 2-3 yıl öncesinde niye bu ifadeyi verirken ses kaydını vermemiş acaba diye düşünüyorum. Çünkü hayatımda böyle bir olay yaşamadım. Aradan birkaç ay geçti. Murat Ağırel, gazeteci Murat Ağırel, bu adamla ilgili 2 tane yazı yazdı. Adam ne yapmış biliyor musunuz efendim? İzmir, Antalya ve İstanbul savcılarımızı dolandırmış. Çünkü kendisi bir dolandırıcıymış. O yüzden de bu iddianamede yok. Bakın, bu adamın dolandırıcı olduğu ortaya çıkmasaydı, bu adam bu iddianamede karşımıza ya böyle Celal Çakmak diye tanık olarak gelecekti, "Murat Ongun rüşvet aldı" diye ifade verecekti veya gizli tanık "Kayın" olarak.
"Bir kişi müşteki, sanık, gizli tanık"
Görsel 18'i verebilir miyiz? Şimdi kırmızı kadın hikayesini anlattım. Şimdi değerli Başkanım; Celal Çakmak ifadesinden: "Buğra Gökce'nin yönlendirmesiyle otoparka inen ve danışmanı olarak kendisini tanıtan şahsa elden 10.000 dolar verdim." Gizli tanık "Kayın": "Buğra Gökce'nin yönlendirmesiyle otoparka inen ve danışmanı olarak kendisini tanıtan şahsa elden 10.000 dolar para vermiş. Bu görüşmeden 3 gün sonra 2.400.000 lirayı, bundan 1 gün sonra da 2.400.000 lirayı, toplamda 4.800.000 lirayı Şamil Yıldırım isimli şahsa Saraçhane'nin avlusunun hemen altındaki otoparkta teslim ettirdim" diyor Celal Çakmak. Aynı cümle, "etmiş" olarak gizli tanık "Kayın"a yazılıyor efendim. "Bu görüşmede Murat Ongun, 'O otoparkın sözleşmesini uzatmasını istiyorsanız eğer yapmanız gereken proje ve işlemleri Emrah Bağdatlı ile tarafınıza ileteceğim' diyerek bu ofisten ayrılmış" diyor gizli tanık "Kayın". Celal Çakmak da "Ayrıldım" diyor. Şimdi uzatmama gerek yok değerli Başkanım. Şimdi bu Celal Çakmak, fezlekede gizli tanık "Kayın". Bakın, bu Celal Çakmak fezlekede müşteki ve sanık, ama aynı zamanda gizli tanık "Kayın". Bu endemik bir konu değil mi yani? Bir kişi müşteki, sanık, gizli tanık. Bu yapıldı bize ya, bize bunlar yapıldı.
"Sağ olsunlar dünya birincisiyim"
Ayrıca belirteyim; benim sülalem asker sülalesidir. Rahmetli babam kurmay binbaşı, amcam kurmay albay önemli görevlerde yer aldılar, eniştem tabii general, Allah rahmet eylesin hepsine. Ailemin geri kalanı da doktordur. Şu an arkamda ablam var, eniştem de her ikisi de profesör doktor Ankara'da. Ağrıma gitti; çünkü bu adam kendisini Türk Silahlı Kuvvetleri gazisi, iş adamı olarak tanıtıp dolandırıcılık yapıyordu. Ben cezaevinden, size anlattığım bilgilerin daha detaylılarını yazarak Genelkurmay Başkanlığı’na yazı yazdım. Dedim ki: "Bu adam, benim ailem böyle böyle bir aile, bu adam Türk Silahlı Kuvvetleri gazisi midir? Gaziyse bu adam alenen dolandırıcılık yapıyor, bununla ilgili hangi işlemi yapacaksınız?" diye Genelkurmay Başkanlığı’na yazı yazdım. Başkanım, o bir zaman verebilirsiniz gerekirse, eğer isterlerse hakim bey de... Genelkurmay sağ olsun, her zaman hassastır bu konularda, 12 günde Çorlu'daki Karatepe Cezaevine yanıt geldi bana. Dedi ki: "Hayır, böyle bir gazimiz yoktur. Söz konusu şahıs, 18 ay onbaşı olarak askerlik görevini ifa etmiştir." Bu böyle bir dolandırıcı, böyle bir iftiracı ama tıpkı Gizem Çetin gibi ona da kimse dokunmadı, geziyor. Neden dokunmadılar? Bundan dokunmadılar değerli Başkanım, bundan dokunmadılar. Bundan daha fazla iddia makamının özel olarak şahsımı hedef almasına dair ne gösteririm, bilemiyorum. Vallahi dünyada bir basın danışmanı için bu kadar çok ceza istenen bir dava olmamış. Ben baktım, bulamadım. Dünya birincisiyim, sağ olsunlar.
Değerli Başkanım, iddianameye göre 2015'te kurulmuşuz, 10 yıldır faaliz, 143 suç işlemişiz. Devam etsek dahası da gelecek veya hala herhalde operasyonlar falan oluyor, belki bu sayı artacak. Bakın İBB, 2019 Temmuz'u ile 2023 Haziran'ı arasındaki 4 yıl boyunca eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun zaten özel ilgi alanıydı. Bana 3 yılda 3 ay bu konuda mülkiye müfettişi gönderdi. İfadeler alındı, incelemeler yapıldı birini de demin gösterdim, mahkemelik oldu hepsinden de aklandım. 2022 yılında, memur olmadığım halde, zorunlu olmadığım halde mal varlığı beyannamesi verdim. Size de arz edeceğim bunu, şurada da hemen bulduk. Değerli Başkanım, burası önemli çünkü o mal varlığı İçişleri Bakanlığı'nda duruyor. Tarih Şubat 2022. İddianame bana diyor ya 2021 sonu olarak örgüt yöneticiliğine geldim. Değil mi öyle? 2021 sonunda Murat Ongun, Fatih Keleş'ten devralmışım da örgüt yöneticisi olmuşum. Bu Şubat 2022, yani 3 ay öncesi. Değerli Başkanım, İçişleri Bakanlığı'nda da olan 2022 Şubat tarihli mal beyanım burada. Bunu vermek istedim. Aynı zamanda MASAK raporunda benim tutuklandıktan sonra alınan mal varlığım var. Enflasyonist artışlar dışında; İşte, bakın. Bu belge İçişleri Bakanlığı'ndan. Murat Ongun'da bir sıkıntı var mı yok mu, belge de delildir görebileceğiniz bir şey. Tekrar hatırlatayım, iddianamedeki mal varlığı şahsıma ait değil.
"Türkiye'nin bütün kurumları uyumuş, Ekim 2024'teki atamayla bu uyku hali sona ermiş"
Sayın Başkanım, tabii çok suçlama olunca ben üzülüyorum bir asker çocuğu olarak da. Neden? Çünkü bu ülkenin kahraman güvenlik görevlileri var, güvenlik mensupları var; askeri, polisi, jandarması, istihbarat kurumları. Yani onlara şunu demiş oluyorsunuz; "Siz 10 yıl boyunca uyudunuz, bu adamlar casusluk da yaptılar, bütün verileri yurt dışına aktardılar, bizim istihbarat kurumları uyudu." Veya devletin İçişleri Bakanlığı elemanlarının, Ticaret Bakanlığı, Sayıştay elemanlarının yıllara sari yaptığı denetimlerde bir şey bulamamasında, onlar da hiçbir şeyden anlayıp bulamamışlar. Ne varsa Türkiye'nin bütün kurumları adeta uyumuş. Ne var ki, Ekim 2024'teki başsavcılık atamasıyla bu uyku hali sona ermiş. Yüce devletimiz gözünü açmış ve biz azılı suçluları kıskıvrak yakalamış. İddianame böyle diyor. Değerli Başkanım bu mümkün mü? Yani biraz evvel anlattığım şeylerdi. Yani, devletin bu birimleri bunu bilemeyecek, Çağlayan Adliyesi'nde makam odasında oturan savcılar mülakatla, ifadeyle bütün bu sırrı çözecek. Öyle. Bakın bu iddianamede her ne kadar deliller listesine koysalar da her eylemde bir tane kolluk tespiti dahi yok.
Profesör Doktor Murat Altıntaş ve Sebahattin Asal güvenlik ve istihbarat alanlarında çok değerli eserler üreten, kitaplar yazan uzman isimlerdir. Benim de bu alanlara ilgim vardır, kitaplarını okurum. Görsel 19'u rica edeceğim lütfen. Bu hocalarımızın "Özel Askeri Şirketler ve İstihbaratın Özelleştirilmesi" isimli bir kitabı var. Kitapların tamamı güvenlik odaklı eser. Bakın ne diyor 45. sayfası bu iddianamenin. Şu cümle bu kitabın 45. sayfasında: "İhalelerde fesat karıştırma, bireylerin kendi nüfuzlarını kullanarak devletin çatısı altındaki kurum ve kuruluşları zarara uğratması, yolsuzluk, her türlü kaçakçılık konusu, iç istihbarat konusuna girer. İç güvenlik, istihbaratla sağlanır ve temelde tüm ülke vatandaşlarını korur." Değerli Başkanım, hocalarımızın anlattığı ve iç istihbarat konusuna girer dediği konu, bizim burada yargılandığımız konu. İç istihbaratı kim sağlıyor? Polis, MİT'ten, jandarma, MİT. Ama dönüp iddianameye baktığınızda, bir istihbarattan, mahalle karakolundan bile alınmış, delil mahiyetli bir evrak yok. O zaman bunca ağır suçlamayı, 10 yıla yayılan bir takvime rağmen devletin polisi, jandarması, istihbarat kuruluşları görevini ihmal mi etti? Hadi etmediler. Ortada bir suç yok. Olsa en iyi yakalar, en iyiyi.
"Onların beceriksizliğini göstermez, suçun olmadığını gösterir"
Aynı zamanda polis de jandarma da bu dönem Süleyman Soylu'ya bağlıydı, değerli Başkanım. Yani Süleyman Soylu, her gün televizyonda İBB'nin bir hatası olsa da tepelerine çöksem diye açıklama yapan bir İçişleri Bakanıydı. Savcılığın elindeki kolluk güçlerine dair elinde tek bir veri yoksa, bu önemli bir hayati eksikliktir, değerli Başkanım. Hayatın olağan akışı içinde gerçekten üzerine titizlikle düşünülmesi gerekir. Bunca medya palavrasına, çılgın yayınlara, bunca siyasi söyleme konu olduğu halde, iddianameye ve suçlamalara dair toplumun büyük kesiminde inanç oluşmamışsa, bakın adınız kadar emin olun, güvenlik güçlerimizin bu iddianame kapsamında tek bir evrakın, tek bir tespitin olmamasını, bu da onların beceriksizliğini göstermez, suçun olmadığını gösterir.
Devam edeyim o zaman; güvenlik, örgüt de anlatıyoruz ya güvenlik kavramından devam edeyim. Peki, kolluk diyelim ki zorlandı, bir türlü şey yapamıyor, yani sızamıyor İBB'de bizim örgüte. Zorlanmazlar da ama bir zorluk yaşıyor, diyelim hayalen. O zaman sormamız gereken soru şu: İBB yapısı homojen bir yapı mı? Homojen bir üst yönetimi ve dünyaya aynı pencereden bakan insanlardan mı kurulu ki bu? Bu kuvvetli fikri, bağ, fikri yakınlık, bu örgütü 10 yıldır gizemli bir şekilde ayakta tutmuş ki devletin kolluğu bir şey yapamamış. Kadro analizine de geliyorum efendim. Bürokrasinin 1 numarası Genel Sekreter Can Akın Çağlar. Geçmiş yıllarda önemli kuruluşlarda, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde olduğu gibi üst düzey görev yaptı. 8 yıl Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü yapmış birisi. Bürokratlık dönemi yükselişleri de üst düzey atamaları da hep AK Parti hükümetleri zamanında olmuş. Kendi ifadesinde de belirttiği gibi, savcılık ifadesini kastediyorum, Genel Sekreter Can Akın Çağlar, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne Head Hunter denilen bu insan kaynakları alanında kelli fellisi şirketlerin tavsiyesiyle alınmış, işe başlamış. Benim 4 yıl boyunca tanıdığım Can Akın Çağlar; muhafazakar, demokrat, dünya görüşlerine sahip birisi.
Can Bey'den önceki Genel Sekreterimiz Sayın Yavuz Erkut. Hala bugün de bu yıl da, o oldu. Türkiye'nin en büyük sanayi kuruluşu Tüpraş'ın başından İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne Genel Sekreter olarak gelmişti, emekliliğiyle ayrıldı. Yavuz Bey hemşehrimdir, Giresunludur. Bu süreçte tanıştım kendisiyle. Dünya beyefendisi, harika bir insandır. Yavuz Bey de sosyal demokrat dünya görüşüne sahip biridir. İlk genel sekreter sosyal demokrat, ikincisi gördüğünüz gibi muhafazakar demokrat. Ciddi bir birlik yok. Genel Sekreter Yardımcısı Murat Yazıcı, çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı iken Süleyman Soylu'nun bürokratıydı. Ekrem Başkanım da Genel Sekreter Yardımcısı olmasını teklif etti. Daha verimli çalışabileceğini bildi, o adamcağız da koptu Ankara'dan geldi. Bir başka Genel Sekreter Yardımcımız Pelin Hanım... İTÜ'de akademisyendir, doçenttir. Metroyla ilgili çalışmalar gerçekleştirdi. Kağan'ı zaten biliyorsunuz 2006'dan beri İBB'de çalışıyor. Ağaç A.Ş'ye Genel Müdürü Ali Sukas eski İstanbul Ülkü Ocakları Genel Başkanı Ülkü Ocakları Başkanı. Biz CHP'liyiz, Ali abi Ülkü Ocakları Başkanı. Hani Gezi hayaletini hortlatmasalar, burada Tayfun Kahraman'la beraber yargılanacağına da eminim yani. Ali Kurt, iktidarın gözdesi TOKİ'den geldi. Pınar Hanım, HSBC'den geldi, kurumsal iletişim müdürüydü. Ve biz hiçbirimiz birbirimizi önceden tanımıyorduk değerli Başkanım. Tıpkı iddianamede işe operasyon için benim özel olarak aldığım Fatoş Ayık'ın 2011 yılından beri Medya A.Ş.'de çalışması gibi.
"Cezaevinden çıkmak ya da girmemek için yalan söyleyenlerin beyanından başka bir şey yok"
Ya ben bu güzel mozaiği onlarca örnekle daha uzatabilirim değerli Başkanım. Bizler her düşünceden, her farklı hayat tarzından, bambaşka siyasi görüşlerden bir araya gelmiş ve liyakat paydasında İstanbul'a hizmet için görev verilmiş insanlarız. İddia makamının burada yazdığı gibi bir yapılanma değiliz. Bu detayları aslında yine güvenlik perspektifiyle anlattım size. Beş benzemez misali bir araya gelmiş ve çoğu birbiriyle yeni tanışan bireylerden oluşan böyle bir yapıdan istihbarat birimleri çok kolay adam devşirebilirdi. Bu dosyadaki iddia edilen yolsuzluk ve örgüt suçlamalarını ortaya çıkaran çok çıkaracak çok sayıda teknik veriyi belgesiyle istihbarat makamları yapabilirdi. Bunu yapamadılar. Beceriksiz olduğundan değil, bir örgüt olmadığından yapamadılar. O yüzden de bu dosyada cezaevinden çıkmak ya da cezaevine girmemek için yalan söyleyen adamların beyanından başka bir şey yok. Hepsi için öyle ben sadece 1967 sayfalık kendi bölümümü okudum, diğer yerdeki kimleri de onu bilmiyorum. Ama ne var? 30-40 yıllık alın teriyle kurulmuş şirketlere kayyum atanması var. Yılların birikimi mallara sanki suçtan kazanılmış gibi el koyma var. Cezaevine atılan insanlar var. Bu zorlamalarla itirafçı olanların beyanları var. Unutmamak lazım ki işkence sadece fiziksel olmuyor. Buraya kadar anlattığım eşleriyle, aileleriyle tehdit edilmeler de bence bir işkencedir. Kısacası hiç koltuk koltuktan kalkmadan sadece makam odasının gücünü kullanan bir iddia makamı vardır. Cezaevinde bile olsan apar topar çıkarılıp huzura gelirsin. Yalan da olsa doğru cümleleri bir araya getirirsen işin kolaylaşır, tahliye olursun. Doğruyu söylersen, bunu yapmazsan da cezaevi hayatın devam eder.
Değerli heyet; kişisel olarak suçlandığım alanlara yönelik savunmamla devam edeceğim. İddianamede örgüt yöneticisi olarak Medya A.Ş, Kültür A.Ş ve Emlak Yönetim Daire Başkanlığına dair tüm talimatları vermekle suçlanıyorum. Belirtmek isterim ki ben sadece Medya A.Ş Yönetim Kurulu Başkanıyım. Başkanıydım. 5 yıllık yönetim kurulu başkanlığında Medya A.Ş'den sadece huzur hakkı aldım. Medya A.Ş'den bir tane uçak bileti, bir tane otel faturası, yurt içi yurt dışı fark etmez, bir tane fuara katılım, Medya A.Ş'den veya telefon, tablet, Medya A.Ş'den huzur hakkı dışında hiçbir şey almadım. Kurumumun tek kuruşuna el sürmedim, tek kuruşuna da göz dikmedim. Biletini de alabilirler, otelini de verebilirler, fuarı diye seviyor, biliyorsunuz, öyle gezmeyi gidebilirsiniz, katılabilirsiniz zaten kamu görevindesiniz. Seviyor öyle fuar muar ki medya, teknoloji o alanda en çok fuarlar o alanda. Ben Medya A.Ş'nin parasıyla hiçbirine gitmedim, 5 yıldır.
Bu arada belirtmek isterim, iddianamede birkaç kez karışık yazdığı halde siz anladınız ama yine de söyleyeyim. Ben Emlak Yönetim Dairesi Başkanlığı’nın bütün iş ve işlemlerinden sorumlu tutulmuyorum. Reklam Yönetim Müdürlüğünden sorumlu tutuluyorum. Çünkü aynı dairede 3 tane müdürlük daha var; Kamulaştırma, Mesken ve Emlak Yönetimi. Zaten Kamulaştırma Müdürü Fatih Özçelik o da tanıktı, serbest kaldı. Onun ifadesinde de zaten hani ben yokum yani, sanık ifadesinde, çünkü konuların benle ilgisi yok. O yüzden aslında o İBB'nin Kültür A.Ş'ye yaptığı, kitap eviydi, Avrasya Kültür Merkeziydi falan onlarda da beni herhalde örgütten görüyor diye düşünüyorum ama onların da benimle hiçbir alakası yok. Sayın başkanım, aynı zamanda ben İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı resmi danışmanıyım, 3 kişiydik biz böyle. Bizim maaşımızı da AK Parti çoğunluğundaki İBB Büyükşehir Meclisi karar belirlerdi. Ben basın, halkla ilişkiler alanından sorumluydum, geçmiş meslek tecrübem gereği.
"Hiç tembellik yapmadım, tembelliği de hiç sevmem"
Bildiğiniz gibi Sayın İmamoğlu'na yönelik hem siyasi hem de başkanı olduğu İBB aleyhine medya kampanyaları kesintisiz süregelmiştir. Bu ithamlarla yüzleşmek ve algı savaşında kurumu ve başkanı koruma görevi de en tepede benimdi. Tutuklanana kadar bir yandan tanıtım, propaganda, iletişim faaliyetleriyle uğraştım; öte yandan dezenformasyon kampanyalarıyla mücadele ettim. Mütevazi olmayacağım, başarıyla da yaptım. Her gün 15-16 saat çalıştım, mesai mefhumu olmadan. Aleyhte yayın yapan çok sayıda haber kanalı her gece İBB ve İmamoğlu hakkında dezenformasyon yaparken "Mesaim bitti, bana ne" demedim. Her yayına ya katıldım ya stüdyodaki herkese bilgi notları göndererek kamuoyunun yanıltılmasının önüne geçtim. Hiç tembellik yapmadım, tembelliği de hiç sevmem. Bunları yaptım diye de Ekrem Başkan dahil vallahi bir Allah'ın kulundan bana kimse ne bir övgü yaptı ne teşekkür etti. Gayet, o benim artık rutin işim gibi olmuş yani, ben de mesleki, bir mesai. Ama beni tebrik eden ve hakkımı veren karşı mahallenin aklı selim insanları vardı. Kaç örnek vereceğim, gazeteci Hadi Özışık, 25-30 yıllık gazeteci kendisi, ısrarcı bir İmamoğlu karşıtı, çıkıyor alenen yayınlarda, biliyorsunuz. Ama iletişim stratejimizi ve propaganda faaliyetlerimizi odağına beni koyarak her akşam över, işi bilenden sakınmaz.
Mehmet Metiner. Ben kendisini kapatılan Bugün Gazetesi'nde yazarlığından tanırım, işte gazeteciliğinden, Yeni Şafak'lardan vesaire. Sonra AK Parti milletvekili oldu. Bu 2023 Cumhurbaşkanlığı tartışmaları sırasında her akşam CNN Türk'te canlı yayınlara katılıyor. Kaç kere canlı yayında dedi ki: "Bu Murat Ongun gece yarısı bu stüdyoya bilgi yağdırıyor da koskoca AK Parti teşkilatından bir Allah'ın kulu neden beni bilgilendirmiyor?" diye serzenişlerde bulundu, tebrik eder beni.
"Büyük bir sahte suç bataklığı yaratılıyor"
Ahmet Hakan. Bakın Başkanım, ben tutuklandıktan sonra yazdı Ahmet Hakan. Ben cezaevindeydim, Silivri'deydim. Benim iletişim çalışmalarımla İletişim Başkanlığı’nın iletişim propaganda faaliyetlerini kıyaslayan bir yazı yazdı Hürriyet'teki köşesinde. Gayet de olumlu, başarılı bir şekilde benim hakkımı teslim etti. Yani ben cezaevindeyken de karşı mahallenin bana yönelik takdiri devam etti. Lütfen kendinizi benim yerime koyun Başkanım, benim işim bu. Yani beni burada ne yapmışlar yani? İhale, şirketler, şunlar, bunlar falan da benim işim o. İşim bu benim yani. Ama sadece benim bunlarla hiçbir alakam yok. 64 tane eylem, bir tane eylem gazetecilerle ilgili. O da dosyada tutukluluk sanığı olmayan tek dosya. Ya bir insan bu kadar illegaliteye imza atabilir mi? Atamaz değil mi? Ama bu suçlama bombardımanı, değerli başkanım, bir amaç dâhilinde yapılıyor oradan. Hiçbir detayına bakılmadan büyük bir sahte suç bataklığı yaratılıyor, beni de ortasına atıyor amaç kararı verecek siz mahkeme heyetini etkilemek, baskı altına almak, inanın.
"Bu baskıyı üzerinizde hissettirmek için yapıyorlar"
Ya ben şuradan elimi kolumu sallasam, çıksam, benimle ilgili olumlu bir karar verseniz, hani vermezsiniz de verecek olsanız derler ki ya onun 20'si, 30'u, 40'ı, 50'sini geçtim, adama 64 tane suçlama yazdık, hiçbirine mi ceza bulamadınız derler size, değerli başkanım. Bunu demek, bu baskıyı üzerinizde hissettirmek için aşırı suçlama yapıyorlar. Uğraştırmak, sinirlendirmek, yıpratmak, aile düzenini bozmak, toplumun gözünden düşürmek. Bu amaçlar yetmedi, aşırı suçlamayla karar mekanizmasını baskı altına almaya çalışıyorlar. Reklam ihaleleri kapsamında ifadeler verildi, onları tekrar etmeyeceğim. Sizin de çok iyi anladığınız gibi, bu reklam ihaleleri ile ilgili olarak halk diliyle söylersek İBB'nin bu reklam ana ihalelerini Kültür ve Medya A.Ş.'ye adreslediği, yani dostlar alışverişte görsün bir açık ihale yaptığını ve buraya adreslediğini söylüyor bu iddianame, iddia ediyor. Bu usulsüzlüğün başı olarak da beni görüyor. Bu reklam ihalelerinin daha önce burada anlatıldı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi encümence yapıldığını gördük. Yani bu encümeni de manipüle eden, talimat veren benim. Peki, bu doğru olabilir mi diye sorgulamamız lazım Murat Ongun İBB encümenini manipüle edebilir mi diye? O yüzden de İBB encümenini oluşturan iddianamedeki suçlamalara göre yetkililer ve atfedilen kavramlara bakmamız gerekir.
Bildiğiniz gibi 5 İBB bürokratı, 2014-2019 arasında 5 AK Parti meclis üyesi vardı meclis onlardan diye, 2025 ve sonrasında 5 CHP üyesi var. Efendim, iddianamede suçlandığımız eylemlerle reklam ihalelerini söylüyorum. Reklam ihaleleriyle ilgili eylemlerde, reklam ihalelerini yapan encümen heyeti tam 31 kişi. Burada sadece Emlak Daire Başkanımız Kağan Sürmegöz benim örgütümde gösteriliyor. Kağan Sürmegöz de haricinde başka kimseyle benim burada örgütsel bağım kurulmamış durumda. Yani reklam ihalelerinin Kültür ya da Medya A.Ş.'ye gitmesinin ihalesini yapan toplam o 31 kişi, bu 31 kişiden benden ilişki kurulan sadece Kağan. Yani burada Can Akın Çağlar var Genel Sekreter, Yavuz Erkut var Genel Sekreter, daire başkanları, Genel Sekreter yardımcıları. Ya ben bu insanlara, çoğu benden yaşça büyük, nasıl emir ve talimat verebilirim? Nasıl veririm? Yani bir tek Kağan Sürmegöz'le mi biz bu 31 kişiyi kapalı kapılar ardında değerli başkanım? Ve bunlar açık ihale. Ayrıca ihalelerde de hiçbir sorun yok. Buradaki herkes de pırıl pırıl, yaptığı ihaleler de pırıl pırıl.
Değerli Başkanım, bakın. Suçsuzluğumu ispat etmeye çalıştığım için bakınız lütfen. Ben reklam ihaleleriyle suçlanıyorum ya, ben göreve geldim, reklam ihalelerini devrettim. Değerli başkanım, 2011 yılında yapılmış bir billboard ihalesi var. İşte meşhur bir vakıf var ya, buharlaşan onlar. 2011 yılında yapılan ihaleyi onlar Medya A.Ş.'den almış. Bu ihale 2021'de yenilendi. Bizimle ilgili suça konu yapılmayan tek eylem o zaten. Kültür A.Ş. yaptı ihalesini, Medya A.Ş. yapamadı, girmedi ihaleye. Keza ana ihaleleri 2018 yılında yapılmış, Eyüp Subaşı’nın işlettiği metro alanlarının içindeki 16.500 metrekare alanın reklam ihalesi yine bizden önce AK Parti döneminde Şubat 2019'da yapılmış, Medya A.Ş.'nin kazandığı o dönem İSPARK ihalesi 367 billboard, 267 raket, 74 megolight falan diye bir ihale var. O da Medya A.Ş.'deydi. Ya ben billboard ihalesini Kültür A.Ş. alsın, aman Medya A.Ş. ilgilenmesin demişim. Metrolarda da 16.500 metrekarelik büyük reklam ihalesi için Medya A.Ş. uhdesindeyken, Elif Atayman bilir, o zaman o vardı, aman aman biz de reklamcılar, reklamcılar ihale olmasın deyip göndermişim. Devasa ihaleler bunlar, büyük, en büyük, devasa da en büyük reklam ihaleleri. İSPARK'ın üçe bölünüp yapılmış o reklam ihaleleri yine Medya A.Ş.'deydi, Kültür A.Ş. dâhil ediyor. Benim onları Kültür A.Ş.'ye değil, ben bu ihaleleri Medya A.Ş.'den Kültür A.Ş.'ye göndermişim, bilirkişi raporunda yazıyor. Yani ben bu reklam ihalesinde usulsüzlük, yolsuzluk yapacak olsam neden bunu Medya A.Ş.'nin Yönetim Kurulu Başkanıyken ve bu ihaleler AK Parti döneminde yapılıp Medya A.Ş.'ye geçmiş bu ihaleler benim uhdemdeyken ben bu yolsuzluğu yapmıyorum? Bir başka konu ecrimisiller. Buğra Gökce ve Kağan Sürmegöz burada çok güzel anlattılar rakamları. Ecrimisil gelirlerinin bir önceki döneme göre 10 kat arttığını, kira gelirinin 5 kat arttığını burada gösterdiler. Benim ecrimisil alanında Reklam Yönetim Müdürlüğü'ndeki memurlarla iş tuttuğum yazıyor. Yolsuzluğu organize olarak yapmışız.
Değerli Başkanım, ben 1 Temmuz 2019'da İBB'de çalışmaya başladım. Cumhuriyet Halk Partisi'nin başkan adayı olup başkan seçilen Ekrem İmamoğlu ile çalışıyorum. Aynı zamanda Murat Ongun 10 yıldır Cumhuriyet Halk Partisi üyesidir. Savcıların beni organize iş planlamakla suçladığı diğer arkadaşlardan Kağan Sürmegöz ve Âdem Tuncay 2006 yılında, Hakan Karaköse 2007 yılında İstanbul Belediyesi'nde işe girmişler. İkisi 13 yıl, diğeri 12 yıl AK Parti belediyeciliği ile mesai harcamıştır. Takdir edersiniz ki Türkiye gibi siyasi kutuplaşmanın zirvede yaşandığı, partilerin birbirinin açığını bulup medyaya malzeme yapmak için yarıştığı bir ülkede aklı başında bir CHP'li yöneticinin daha önce hiç tanımadığı, AK Parti belediyeciliğinde uzun yıllar hizmet vermiş insanlarla bir yapı kurması hayatın olağan akışına aykırıdır. Yetkili biriysem, hele hele iddia edildiği gibi örgüt yöneticisiysem yolsuzluk, usulsüzlük yapacaksam Kağan Beyleri başka bir daireye sevk ettirir, gücümüz de var, sonuçta yöneticiyiz? Onların yerine daha önceden tanıyıp güvendiğim, tırnak içinde suç ortakları bulurdum kendime. Çünkü ne benim bu ekibe ne de onların bana güvenip bizim beraber hırsızlık yapma ortak paydasında buluşacağımız bir güven ilişkimiz olur. Çünkü tanışmıyoruz.
"Savcılık numune bir tane sahte fatura koysun, biz de görelim"
Sözleşmeler suçlaması. Burada suçlama şu: Kültür Medya A.Ş. reklam için özel kişilerin alanını dahi kullansa bunlara reklam faturaları kesiyormuş. Oysa sadece İBB'ye reklam vergisi ödemek yeterliymiş. Çok para kazanmayı ve vergi vermemeyi seven bazı reklamcı tanıklar, aslında fatura kesilen işlerin reel olarak yapılmadığını, bir nevi Kültür ve Medya A.Ş. isimli belediye şirketlerinin haraç kestiğini iddia etmiş. Bunlara yanıt vereceğim ama anlayamadığım bir başka boyutu iddia makamı kaleme almış değerli Başkanım. Çok iddialı. Şöyle diyor iddianamede: "Böylece Kültür ve Medya A.Ş.'ye sağlanan milyonlarca lira kaynak, sahte iş sözleşmeleri ve naylon faturalarla suç örgütüne aktarılmıştır." Değerli Başkanım, bunu ortaya koyan şu cümle dışında -yani oturdu, bu cümleyi yazdı ya- şunun dışında hiçbir şey yok. Hiçbir şey yok. Sadece savcı bir cümle yazmış. "Bu sahte faturalarla buraya aktarıldı" dedi, ne oldu? Öyle olmuş. Milyonlarca lira dediği de 5 yılda 24 milyon lira yani. Bu para da kimsenin cebine girmiyor. Kültür A.Ş. ve Medya A.Ş. iştirak şirketlerinin kasasına girmiş. Bu kurumlar devlet tarafından denetleniyor. Bu kurumların kasasından 1 lira öyle para alabilir misiniz? Böyle bir şey olabilir mi? Aynı zamanda eğer sahte fatura kesildiğini iddia ediyorsa savcılık, ya numune bir tane koysun o şeyden, sahte faturadan bir tane biz de görelim.
"Bari bizi suçlayan müfettişin raporuna itimat etsinler"
Aynı zamanda hiçbir devlet kurumunun böyle bir tespiti, teftişleri neticesinde böyle bir ulaştığı veri yok. Yokken nasıl yazabiliyorsunuz? Bunlar kesinlikle doğru değildir değerli Başkanım. Bakın, sözleşmelerin sahte olmadığını, sözleşmelerdeki işin gerçekten yapıldığını ben değil, iddianameye ilham veren -avukatım Murat Şahin'in sırası geldiğinde çok iyi anlatacağı o kısmı ben bilmiyorum, hakikaten çok değerli- iddianameye ilham veren tevdi raporu söylüyor, Müfettiş Mehmet Demiralp. Şöyle yazıyor raporunda: "Medya A.Ş. tarafından hak edişe konu reklama, hak edişe konu reklam uygulama fotoğraflarının tamamının ibraz edildiği, ancak Kültür A.Ş. tarafından daha az kısmının ibraz edildiği..." Tevdi raporu diyor ki açıkçası, "Böyle iş yapmadan fatura kesti, haraç aldı, böyle bir şey yok." diyor. Elif Hanım da burada zaten bazılarını gösterdi. Ama hani biz sanıklar, değer atfedilmediği için bize, bizim ne dediğimiz önemli değil falan, bari bizi suçlayan müfettişin raporuna itimat etsinler. Ben demiyorum, o diyor. Görsel verileri öğrenebilir miyiz hocam?
"Kimse cebinden zorla para alınmasına müsaade etmez"
Değerli Başkanım, kimse cebinden para alınmasına müsaade etmez. Bakın, bazı eksiklikler olabilir. Tamam. Medya A.Ş... Kusura bakmayın gösteremedim. Bu müfettişin tevdi raporu. Ben demiyorum ki, kendisi diyor. Hani sahte faturaya, hani yapılmamış işler? Değerli başkanım, zorla tahsil edilen bir fatura söz konusu olsa, bu uygulama karşısında emin olun herkes yasal haklarını sonuna kadar kullanırdı. Kimse cebinden zorla para alınmasına müsaade etmez. Buna da kılıf uydurulmuş; "Efendim reklamcılar idareden korkmuşlar bizden, o yüzden hiçbir şikayette bulunamamışlar. Kamusal gücümüzden çok korkup sineye çekmişler." Ya burada savcılığın, "İdarenin korkusu nedeniyle suç duyurusu ya da şikayette bulunulmaması" iddiasını normal karşılayabileceğimiz hiçbir durum yok başkanım. İşte Sedat Kapıdağ örneği. Her yere bizi şikayet etmiş, aklına nereye geliyorsa. Üstelik hem haksız hem yalan konuşuyor. Bugün hala hayatta, iş yapıyor; yetmiyor, oğluna İBB zabıtasını bastırıyor. Hangi kamu idaresi baskısı, hangi korkusu, hangi tehdit?
Bazı reklamcıların idari yaptırımdan korkup şikayetçi olamadığı beyanlarını ne yazık ki iddianame makbul kabul etmiş, çünkü aleyhimize. Tepeden tırnağa yalan. Bahse konu dönemde dediğim gibi İBB, en çok müfettiş taramasına, incelemesine, işte İçişleri Bakanlığı'nın özel ilgisine mazhar olmuş bir yer. Yani Süleyman Soylu, Sayın Bakan, İBB ile ilgili bir sıkıntı bulup sert yapmak, kuruma bir, kurumu bir zorlamaya tabi tutmak için her gün televizyonlarda beyan veriyordu. Onu da mı duymamışlar? Ama bunu insanın tavuğu kaybolunca CİMER'e yazıyor, bunlar bunu bile yapmamış. İsimleri de gizli olacak halde. Her neyse, ilanlar zaten dosyanızda da yok. "Bize yasa olmayan şekilde fatura kesildi, işi de yapmadılar ama paramızı aldılar." diyen reklamcılar aslında soruşturma korkusundan, bu beyanlarla kendilerine yönelik tatsızlıklardan kaçmak istemişlerdir. Önce tanık olan, sonra tanıklığını çeken Ahmet Taşçı bunun somut kanıtıdır.
"Özel şirketlerden çıkıp belediye şirketinin kasasına giren para neden kamu zararı olsun?"
Tevdi raporunda açıkça görüyoruz ki, üstelik bu ikinci tevdi raporu suçlamayı yaptığı... Böyle 82 firma varmış değerli başkanım. Bu 82 firmadan sadece 18 tanesi hem İBB hem de iştirak şirketlerine ödeme yapmış. 38 firma ise sadece Kültür ve Medya A.Ş. ile çalışmaya imza atmamış, hiç. Yani 82'nin 38'i Kültür ve Medya A.Ş.'nin kapısının önünden geçmemiş. Bir tehdit, bir baskı, bir zorlama olsa bu 38 firma da aynı muameleye tabi tutulurdu. Bir sistematik olsa bir farklılık olmazdı. İddia makamı bu faturalarla milyonlarca liralık kaynağın örgüte aktığını iddia etmiş. Hayır, bunlar Kültür ya da Medya A.Ş.'nin kasasına giren paralardır. Değerli başkanım, benim sürem bitti mi bilmiyorum ama merak ediyorum ben yani. Özel şirketlerin cebinden çıkıp belediye şirketinin kasasına giren para neden kamu zararı olsun?
Müfettiş beye bu kadar rahatsızlık verme sebebi… Tersten gidelim, o zaman rahatsızlık verme sebebi ne kabul? Hani tersi olsa belediyeden falan gitse anlayacağım. Yani belediye şirketine iş karşılığı o parayı ödemese -ki keyfine de ödemiyor, iş alıyor- ödemese o para özel sektörün cebinde kalacak, kasasında kalacak. Yani iş adamının kasasından almışız, belediyenin şirketinin kasasına girmiş; biz kamu zararına yol açmakla mı suçlanıyoruz? Yani hakikaten anlaşılır gibi değil.
"Delil mi arıyoruz, his mi arıyoruz?"
Son olarak; sahte fatura nedir, sahte faturayla kazanç nasıl elde edilir, bu nasıl ispat edilir gibi sorulara bir önceki Ankara Cumhuriyet Başsavcımız, yani eski Başsavcımız yanıt vermiş değerli Başkanım. Yunus Emre Enstitüsü Vakfı’ndaki sahte fatura yolsuzluğu iddiaları üzerine 1'i 29, diğeri 82 sayfalık 2 iddianame yazmış. Ben ikisini de aldım, okudum. Çok kısa, çok net anlatımlar ve çok net bir usul var. Aynen şöyle başlamış, bakın alın bunu; şahsın ifadesini koymuş savcı bey orada şu kadar, bu Yunus Emre için de. Ondan sonra sahte fatura olduğu iddia edilen faturayı göstermiş. Vergi Kurulu Başkanlığının faturaya dair inceleme raporunu koymuş. Ama en güçlü kanıt olarak; fatura kesim tarihleriyle hemen sonunda vakıf yöneticilerinin banka hesaplarına bu sahte fatura kesen şirketlerden gelen paranın dekontunu koymuş. Aynı tarihlerde... Daha ne yapsın bir savcı? Dört başı mamur bir sahte fatura iddianamesi. Orada da örgüt dendi önce ama sonra örgüt kaldırıldı, ağır cezadan asliye cezaya aldılar. İşte "Hukuk ne acayip işliyor bazıları için" diyorum, çünkü vakfın firari başkanı yurt dışına kaçmıştı. O zaman ağır cezadaydı ve örgütlüydü bu; ne oldu bilmiyoruz, adam döndü, ağır cezadan asliyeye, örgüt de ortadan kalktı. Ve ne tesadüf ki çok itibarlı iktidar mensuplarının evlatları, akrabaları bu enstitüde. Peki biz nasıl suçlandık, söyledi burada Elif Güven. Ne demiş savcı bey ona? "Bir şeyi hissetmek, hissetmiş..." "Hissetmiş." demiş ya! Yani delil mi arıyoruz, his mi arıyoruz? Enteresan bir durum.
Değerli Başkanım, sahte fatura işiyle ilgili bir iddia varsa ki ben de pek çok beyanı okudum ama o kişilerin İBB ile hiçbir alakası yok. Bu iddianamede İBB'yi ya da iştirak şirketlerini ilgilendiren, biz personellerini kapsayan bir konu yok. Yani başka özel şirketler, başka şahıslarla birbirleri arasında sahte fatura işi yapmış mı? O bizim meselemiz değil. Yapmışlarsa çeksinler cezalarını ama İBB, Kültür AŞ, Medya AŞ; bunlar yok. Hiç kimse de biz zaten Kültür AŞ'ye, Medya AŞ'ye sahte fatura kestik demiyor. Şimdi, değerli Başkanım, peki sahte fatura işinde kim var? Asıl soru o. Biraz evvel anlattım; gizemli Çetin’i Murat Kapki’ye getiren Ahmet Çiçek var ya değerli Başkanım, bizim dosyada sanık, itirafçı... Serbest kaldı o, enteresan. Mahkeme kararı var hakkında sahte fatura kesmekten Ahmet Çiçek'in. Beyanını okudum, savcılığa verdiği ifadede sahte fatura kestiğini de ikrar ediyor. Nişanlısı var Meral Çadır, aynı zamanda muhasebecisi; o da sahte fatura işi yaptıklarını söylüyorlar savcıya. Hatta iftiracı fabrikatör Muhittin Palazoğlu ile aralarında anlaşmazlık çıkınca adamlarını göndermiş, evini bastırmış adamın falan. Yani sahte fatura işinde öyle bir Nirvanadalar yani. Lakin bizim dosyanın itirafçısı oldular. Şirketlerin ne Ma Organizasyon Danışmanlık'tan ne Medya AŞ'ye ne Kültür AŞ'ye kesilmiş tek bir faturası yok. Zaten Ahmet Çiçek'in de beyanına bakarsanız 2018 yılından sonra İBB ile çalışmadığını söylüyor Kültür ya da Medya AŞ; yani bizden 1 yıl önce itibarıyla zaten çalışması kesilmiş ama adam bizim dosyanın itirafçısı.
"2015 yılında sadece 4 ayda Kültür AŞ, bu firmaya milyonlarca liralık promosyon ürün yaptırmış"
Şu firma değerli Başkanım... Şimdi benim elimde 7 tane fatura var burada. Şöyle yanlarını işaretledim; "Tişört, şapka yapımı" diye. Hangi faturalar; 1, 4, 5, 7 olması lazım. Değerli başkanım, bu faturaların tarihleri Şubat 2015 ile haziran 2015. 4 ay arasında kesilmiş. Promosyon faturası, grafik tasarımı, filim yapımı, stant kurulumu, catering, konaklama, otobüs temini, şapka ve tişört imalatı, müzik grubu faturası, yurt içi uçak bileti alımı. Hepsini bu Ahmet Çiçek yapmış bizim itirafçı. Zannedersiniz Koç Holding ama birkaç kişi, 3 kişi çalışıyor şirketinde. Ama tüm bunları yapabiliyor. Bu 10-15 farklı malın toplam hizmet bedeli 2015'in o dönemki parasıyla 14 milyon 432 bin lira. Mart dolar kuru 2,46, haziran 2,69. Ortalaması 2 lira 57 kuruş. 6 milyon dolarlık iş var burada. İcat savcılığı, hocam siz o zaman bakın. Bunu size verin ki niye? Sayın Başkan, 1-4-5-7'yi işaretleyelim, işaretledim. Orada "Şapka ve tişört yapım adetleri" var. 2015 yılı. Buna göre 2015 yılında sadece 4 ayda Kültür AŞ, bu firmaya milyonlarca liralık promosyon ürün yaptırmış. Ne kadar biliyor musunuz? 4 ayda 621 bin 750 adet tişört, 1 milyon 525 bin adet şapka. 4 ayda.
"İstanbul'da 3 kişiden birinde İBB şapkası görmüyorsak, o elinizdeki fatura sahtedir"
Sayın Başkanım, İstanbul'un nüfusuna baktım o yıl. 14 milyon 657 bin kişi. 1 yıl için üretilen şapka 1 milyon 525 bin. Ondan sonra her yıl 1 milyon adet üretilmiş. 1 milyon 525 bin 2015'te üretilmiş. Yani anlayacağınız aslında İstanbul'da, eğer 3 kişiden birinde biz İBB şapkası görmüyorsak, o elimizdeki fatura sahtedir demektir. Diyeceksiniz ki siz ne kadar şapka yapıyorsunuz? Ona da baktım değerli başkanım. Onlar 4 ayda 1 milyon 525 bin şapka yaptırırken, biz 5 yılda 1 milyon adet şapka yaptırmışız. Aradaki muazzam farkı da buradan anlayabilirsiniz. O faturayı kesen adam sahte faturacı olduğunu kendi beyanıyla söyleyen bir adam. O sahte faturacılığın bizimle ilgisi yok. Ama başka sahte faturalar da var, devam ediyorum. PT tasarım firması, 1-2 sene var sonra kayboluyor bu firma, yok. Bu da mart başından temmuz sonuna kadar 5 aylık bir fatura zinciri yapıyor. Neler bu da baskı işleri, antetli kağıt, kapaklı dosya, kağıt poşet, o neyse onu anlamadım, anket formu, masa takvimi, katalog, broşür, milyonlarca adet. 5 faturanın toplamı 8 milyon 944 bin lira o zamanın parasıyla. Bugünün 164 milyon lira. Elinizdeki 280 milyon. Sayın Başkan, göreceksiniz şurada işaretledim. Adam 4 ayda 10 milyon adet anket formu bastırmış. 14 milyon İstanbulluya 10 milyon anket formu bastıramazsın. Baktım, “Biz kaç tane bastırmışız” dedim. Yok, sıfır. Bizde öyle bir şey yok. Yani kağıt poşetler, katalog, 2 milyon 50 bin adet katalog, kitapçık, broşür, 90 bin kapaklı dosya. Yani tabii ki ispat edemiyorum ama iddia ediyorum o elinizdeki faturaların hepsi sahte fatura. Değilse de başka işlerde kullanılmış faturalar değerli Başkanım. Onun da sebebini açıklayacağım.
"4 ayda 450 milyon liralık fatura"
4 ayda 450 milyon liralık fatura var elinizde bugünün parasıyla değerli Başkanım. 4 ayda 450 milyon lira. Haziran 2015 genel seçimleri vardı. Sayın savcım burada yanlış olan bir Ağaç AŞ tablosu gösterdi. “2024 yılı seçimlerinde Ağaç AŞ çok para harcamış” dedi. Elinizdeki 2015 üstelik genel seçimlerin genel seçimleri yılında yapılan harcamalardır Başkanım. Hepsi de orijinal faturalardır herhalde sizde vardır. Fotokopisi değildir. Biz, sahte faturacı değiliz. Sahte faturacı olduğunu kendileri beyan edenlerin kestiği yüz milyonlarca liralık faturaların ne zaman kesildiğini buraya arz ederim. Değerli heyet, tıpkı tevdi raporlarında olduğu gibi bilirkişi raporunun tamamına ek dosyalardan ulaşmak mümkün. Ben tüm raporları tepeden tırnağa okudum birkaç kez. Bilirkişi heyeti bilirkişi raporunu ne zaman, nasıl ve hangi yöntemle hazırladığını gayet de anlatmış başlangıç bölümünde. 5216 sayılı Belediye Kanunu'nun 26. maddesine atıf yapmış. Bu madde aynı zamanda belediye şirketlerinin hangi alanlarda üçüncü kişilere kiralama devrinin 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu'na tabi olduğu hakkında bilgi veriyor. Ve bunlara baktığımızda bu alanlar içinde reklam mecralarının olmadığını görüyoruz yani 2886'ya tabi olmadığını gösteriyor.
"Başımız ağrımasın diye aynı yolu izledik ama nafile"
22'yi verebilir misin? İçişleri Bakanlığı'nın tevdii raporunda da var. Bakın bizim reklam çok basit anlatılıyor. Reklam ihalelerini kiralamak için iki tane metodumuz var. Birinci metodumuz en kolay ve metot derken yasal hak yani şunlar yasal hak. Birinci yol: Medya AŞ ya da Kültür AŞ isterse hiç ihale ilanına bile çıkmadan geçici teminat dahi almadan, ihale komisyonu kurmadan, yeterlilik kriterleri koymadan reklam alanını ihale edebilir. Nasıl? Şirketteki bir yetkili bir piyasa araştırması yapacak, bir bedel belirleyecek o bedel üstünden. 3G dediğimiz bu işte. Biz aslında yönetmelikler gereği iddianamede 3G usulü dese de bizim ihaleler biraz 3G görünümlü 21B usulü ihale. Bu da ikinci yol değerli Başkanım, bizim yaptığımız yani 21B gibi. Komisyon kuruyoruz, bedel belirliyoruz, firma davet ediyoruz, kim daha çok parayı veriyorsa da onu ihaleyi kazanmış oluyor. Bu kadar basit. Alabiliriz. Sonuçta biz İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ni 25 yıllık bir deneyimden, bir birikimden devraldık. Sayın İmamoğlu 2019 yılında ilk kez Büyükşehir Belediye Başkanı oluyordu, yani ilk deneyimi. O yüzden 25 yıllık birikim ve yöntem nasıl iş ve işlemler yapmışsa, bu tecrübenin bir bildiği vardır diyerek, biz de aynı yolu izledik. Hatta daha iyisini izledik. Aynısını izledik ki metodoloji yanlış olmasın başımız ağrımasın diye; ama nafile.
Tesadüf bu ya bilirkişi raporu da böyle bir örnekle başlıyor, 2011 ve 2021 yıllarında yapılan billboard ihalelerinin kusurlarıyla. Sayın Başkan şimdi anlatacağım konular iddianamede yok ama iddianamede suçlanmamıza sebep olan bilirkişi raporunda yazıyor, keza fezlekede görmek mümkün. Zaten bu dosyayı komple sakatlayan da o olmaması ilk bölümde biraz da anlattım lakin bilirkişi raporu bu iddianameye adamına göre girmiş durumda. Açıkça bir ikili hukuk uygulaması doğmuş. 2011 yılındaki ihale 25 yıllık AK Parti döneminin ihalesi, ihaleyi hazırlayan ekip neredeyse hepsi burada sanık, 4 kişi varmış bir Kağan kaldı diğer ikisi itirafçı, Adem'le şey. O zaman nasıl belirlenmişse zaten Kağan da anlattı burada aynı şekilde adam da 2021 için de onu hazırlamış yani davet usulü ihale yapmışlar, üç şirket davet etmişler. 2011'deki ihaleyi de İlbaklar kazanmış, 2021'i de kazanmış yani 10 yıl arayla hayat tıpatıp aynı işlemiş, değerlerin artması dışında bir değişiklik yok. Fezlekede var; bilirkişi işte bizim yaptığımız 2021'deki billboard ihalesine dair bu arada bilirkişi raporlarını asla kabul etmiyorum, bunlar bilirkişi de değil bence de kabul etmediğimi beyan ederek ama o raporlar ve tevdii raporundaki suçlandığınız diğer eylemlerde suçlandığımız için bunu anlatma ihtiyacı hissediyorum. Bilirkişi bizim yaptığımız billboard ihalesine dair yani 4 maddede kanuna aykırı, kusurlu işlem tespit etmiş.
Görsel 23'ü verebilir miyiz? Ana ihaleyi kastediyorum değerli başkanım, biraz küçültürsek görecek. Şimdi... Şimdi değerli Başkanım birinci madde, ihale ilanı ve şartnamede işin niteliğinin ve miktarının belirtilmesi diyor. Şurada. Bu yanda gördüğümüz sarıyla çizdiğimiz bu belge bu arada bilirkişi raporunda. Şu yanda gördüğünüz bütün isimler Ekrem İmamoğlu'nda yok hayır. İkincisi muhammen bedel düşük diyor zaten burada bir rakamdan bahsediliyor. Üçüncü madde, ihale konusu işin niteliğinin değiştirilmesi, dördüncü maddede kısıtlayıcı rekabet unsurunun şunun bunun falan böylesine bizim dönemi suçladığı bilirkişinin dört maddelik problemi. Alabiliriz. Yani daha sonra bunun alt ihalesi yapılınca diyor ki muhammen bedel için ortaya çıkan yani Kültür AŞ ihalesinde ortaya çıkan muhammen bedel için siz diyor bir kere diyor 26 milyon liradan düşük belirlemişsiniz diyor ihaleyi yapan şirket yetkilileri. Dehşet koca bir fark ortaya çıkmış, o yüzden de diyor haksız bir kazanç var şirkette. Neticede... Kim kime, neye, neye göre, nasıl? Şimdi efendim mahsup formülü olan zarar yani iddia edilen 78 ve 26 milyonluk zarar başınızda yük oldu herhalde. Şimdi 2021 yılında yapılan İlbaklar'ın kazandığı ihale 10 yıllık bir ihale, doğal olarak karşımıza bizim bilirkişinin iddiasına göre 1 milyar 40 milyon liralık bir zarar çıkıyor. Peki bizim ana ihalesiyle, alt ihalesiyle yaptığımız 1 milyar lira zararla ilgili önünüzdeki iddianamede ya da orada yazan bizim ihaledeki arkadaşlara suç istinat edilmiş mi efendim, suçlama var mı? Yok.
"Daha az zarar iddiası olan ihale suç olacak da şu suç olmayacak mı?"
1 milyar 40 milyon lira zarar yaratmakla suçlandığımız, aynı bilirkişinin yazdığı raporda yer alan ihaleye dair suçlama önümüzde bulunmuyor. Çünkü o ihaleyi İlbaklar kazandı. Biz de onlar sayesinde bir eylemden kurtulmuş olduk. Peki, aynı bilirkişi raporu, İlbakların 1 milyar 40 milyon lira zararını tespit ediyor da başka etmiyor mu? Etmiş. İlbakların almadığı 4 tane, biri tekrar aslında, 3 ihale... Ekrana verebilir miyiz 24 no’lu slaytı? Değerli Başkanım, eylem 62 27 milyon lira zarar; eylem 63, 61.4 milyon zarar; eylem 66, 2.5 milyon lira zarar; eylem 69, 201 milyon lira zarar. Bunlar da aynı bilirkişi raporunda yazıyor. Toplam 291.9 milyon lira. Şu eylemlerde adı geçen firmalar; Kültür A.Ş., Medya A.Ş., bizler, herkese suçlama yapıldı. Murat Kapki yatıyor, Köksallar yatıyor, Nihat Sütlaş yatıyor, yukarıdakiler için... Topluyorsunuz 292 milyon lira bizim dönemimizde yapılmış, 10 yıllık 1 milyar 40 milyon liralık ihale burada zarar olarak gözükmüyor. Burada suçlama konusu değil. 1 milyar 40 milyon lira zararı yapan serbest, elini gizliyor, bu insanlar burada 1.5 yıldır tutuklu. Yani değerli Başkanım, şimdi daha az zarar iddiası olan ihale suç olacak da şu suç olmayacak mı? Yani bu insanların özelliği ne? Yani Nihat Sütlaş hırsız, Murat İlbak namuslu iş adamı. Hüseyin Köksal hırsız, Yusuf İlbak namuslu. Alper Aydın hırsız, Ali İlbak namuslu. Murat Kapki hırsız, Mustafa İlbak namuslu. Olmaz. Bu olmaz Başkanım. Bu olmaz. Anayasa 10; “hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.” Bizim dosyamızda tanınmıştır.
Vallahi ben bu bilirkişi raporuna vakıf olmayı, ilahi bir takdir olarak görüyorum. Çünkü savcılık, 5 farklı tarih aralığında ihale dosyalarını peyderpey bilirkişiye vermiş. İlki 21 Nisan 2025. Çağlayan'daki odada yemin edildi diyor. Savcılık odasında yemin ederek göreve başlıyorlar. Ertesi gün 22 Nisan'da ilk verilen dosya bu. Bakın 22 Nisan'da bu dosya verilmeseydi, İlbakları zaten Mayıs'ta sıyırdılar buradan, özgürleştirdiler. Zaten gitmeyecekti bilirkişiye. Allah'ın hikmeti. Mayıs'ta ikinci dosyayı alıyor bilirkişi. Mayıs'ta ikinci dosya da olsa bu olmayacak Değerli Başkanım. Nisan'da giden ilk dosyada var çünkü o zaman İlbak hedef. Sonra ne oldu değiştiren onu, bilemem. Değerli Başkanım, zarar tespiti… Şu 1 milyar 40 milyon lirayı kastediyorum. Şurada suçlandığımız 16 reklam ihalesinden fahiş miktarda fazla olan bu ihale yasalsa adamlar suçlanmadığı için söylüyorum, buradan dahi örgüte para aktarmamışsak, bu durumda “sistem” isimli yapıyla örgüte para aktarıldığı iddiası geçersiz olmuyor mu? Akla mantığa uygun bir karar vermesini umduğum değerli mahkemenin takdirine sunuyorum. 291'likler 1.5 yıldır yatıyor. O da Litvanya'da ya da geçen sene maçıdır, Dünya Kupası'nda olabilirler yani. Sorun yok, olsunlar zaten. Ama yani bizim de suçumuz yok, kabahatimiz yok, bu nedir?
Değerli Başkanım, şimdi burada hem ana ihale hem alt ihaleyi anlattım. Bizim dönemde yapılıp suçlanmadığımız tek eylem, en büyük zarar, kelime bulamıyorum. Şimdi yine bu kez ana ihalesi bizden önce, AK Parti İBB'sinde yapılan malum reklam, alt ihalesi ise bizim dönemde yapılan bir ihaleyi anlatacağım. Ana ihale tarihi 6 Şubat 2019. İBB Encümeni yapıyor, açık ihale. Biz daha yokuz. Medya A.Ş. kazanıyor. Gördüğünüz gibi Medya A.Ş., Kültür A.Ş.'nin ana ihale alması eski bir gelenek. Medya A.Ş.'nin kazandığı bu ihale, biraz evvel anlattığım Medya A.Ş.'den Kültür'e devredildi dediğim var ya, 375 billboard, 267 raket, 74 adet de megalight tipinde reklam ünitelerinin kiralanması ihalesi. Dosyamızda bulunan bilirkişi raporunda İSPARK ihalesi olarak geçiyor bu. Tabi ihale, alt ihale bizim dönemde yapılınca savcılar bilirkişiye hemen buna bir şey yazsınlar diye vermişler. Orada ıskalamışlar. Neyi? Ana ihalenin yapılış tarihini, 6 Şubat 2019. 2019 öncesi silindiği için hep belgelerde, 2019'u görünce bunu vermişler. Bu da bilirkişi incelemesine gitmiş. Bilirkişi de bunu incelemiş. Görsel barkod 25, lütfen.
Değerli Başkanım, bu ihalenin ana ihalesini yapan İBB'nin Hayri Bey (Hayri Baraçlı), o zamanki Genel Sekreteri ve Encümen Başkanı... Burada da bilirkişi 3 ihlal buluyor; işin niteliğinin ve miktarının net bir şekilde belirtilmemesi, muhammen bedelin düşük belirlenmesi, ihaleye katılımı kısıtlayıcı hükümler konması. Yani bize yapılan suçlamaların tıpkısının aynısı. Sarı olarak yazdığım isimler kim? Hayri... Yani kamuoyunun daha iyi tanıdıklarını söyleyeyim; Hayri Baraçlı, Mevlüt Bulut, Nihat Macit, Muzaffer Hacımustafaoğlu, Eyüp Karahan, ikisi de genel sekreter yardımcısıydı, işte bizim Kağan Bey, Kağan Bey burada da var. Diyor ya, "Ben o zaman iyiydim, şimdi mi kötü oldum?" diye adamcağız. Değerli Başkanım, gördüğümüz gibi Devlet İhale Kanunu'nun ilkeler başlıklı 2, 7 ve 9. maddesine aykırı işlem yapılmıştır diyor bilirkişi. İddiası da bu. Kimler olduğunu da söyleyeyim, orada 9 tane AK Parti yöneticisinin adı yazıyor. Bundan sonraki görselimizin yayınına müsaade edilmediği için bunu alabiliriz. Ben bilgi olarak uygunsa arz etmek isterim. Burada savcılığın hiç suç atfetmediği, aynısını İBB bürokratları yapınca ihaleye fesattan suçlamak istediği, AK Parti yetkilileri ile ilgili hiçbir suçlama yapılamamıştır.
"Anayasa 10. madde uçmuş gitmiş"
Bu insanlar özgürce vazifelerini yapmaya devam etmiş. Bunu kınamıyorum, tabii ki insanlar özgürce çalışacak; ama ben sadece bir eşitlikten bahsetmek istiyorum, eşitlik olmasını umuyorum. Kimdi bu kişiler? Muzaffer Hacımustafaoğlu, Genel Sekreter Yardımcısı’ydı. Belki Başkan Bey daha iyi bilir, eski bakanlık, İçişleri Bakanlığı’nda bir kısım akrabaları var derlerdi, bilmiyorum; ama o şimdi kendi özel sektöründe çalışıyor. O zaman Genel Sekreterken şirketini kurmuş, işleri yürüyor. Hayri Baraçlı, Encümen Başı Genel Sekreter; doğal olarak biz kendisiyle çalışamayacağımız için ayrıldı. O zaman Cumhurbaşkanlığı Yerel Yönetimler Birliği’nde yönetici oldu, Külliye’de çalışıyordu. Bugün Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin Genel Sekreteri. Bedri Sinan Gül, bugün Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın Kentsel Dönüşüm Genel Müdürü. Eyyüp Karahan, bugün belediyelere de para veren İlbank’ın Genel Müdürü, belediyelerle tamamen ortak. Şimdi Değerli Başkanım, bu da suça konu yapılıyor. Biz yapınca suç olan bir şey, başkası yapınca, bunlar yapınca nasıl suç olmuyor? Bize kimse bunu izah etmeyecek mi? O yüzden "Bu iş siyasidir" diyorum. Aynı suç, 180 derece farklı uygulamalar; Anayasa 10 uçmuş gitmiş.
"İhaleyi ucuza verenler elini kolunu sallayarak geziyor"
Şu ihaleyi bilirkişinin suç olarak tespit etme sebebi ne, biliyor musunuz? Serdal Taşkınlar’ın yaptığı ihalede, Serdal’ın şu paranın %78 üzerine ihale etmesi. Yani adam kamuya %78 fazla para kazandırdığı için yatıyor orada, o yüzden girip orada yattı. Bu ihale, bilirkişinin; tabii, o ihale için suçlanmıyor ama Serdal. 1,5 yıldır her şeyiyle suçlanan Serdal, bununla suçlanmıyor bu ihalede, çünkü suçlanırsa iş değişecek. Yani diyor ki bilirkişi, AK Parti çok ucuza vermiş, yapmış bu ihaleyi; belli ki tıpkı Panout, İETT otobüsü gibi %1 ile birilerine paslanacaktı. Adam da almış, rekabetçi ortam yaratmış, %78 kârla üçüncü kişiye ihale etmiş. %78 ile veren tutuklu, ucuza verenler elini kolunu sallayarak geziyor. Değerli Başkanım, biz sadece bize de aynı muamelenin yapılmasını talep ediyoruz. Kimsenin özgürlüğüyle şunla bunla bizim derdimiz yok, olamaz da zaten. Ama biz eşit vatandaşlarsak, şunlar ne gösterebilir? Öbürü sizden belki hayalindeki şirkettir; ama aynı durum birilerine suç, birilerine suç olmuyorsa bunun bir izahı olmalı.
"Devlet ciddi olmak zorunda"
Üstelik iddia makamının lideri, bugün adaleti temsil eden 1 numaralı isim, hakim ve savcıların sicil amiri aynı zamanda, HSK Başkanı. O makam, Adalet Bakanlığı makamını söylüyorum, siyaset makamında olduğu için siyaseten de Anayasa 10’u ihlal eden bu farklı uygulamaların temeli anlatılmak durumundadır. Eğer bize bu anlatılmayacaksa hakikaten yani niye git gel, git gel? Hani kırın kalemi, yazsınlar bize neyse, ona göre. Ben bunu gerçekten anlayamıyorum. Değerli Başkanım, bu açıklanmak zorundadır. Biz labirente atılmış hamster fareleri değiliz. Bu devlet ciddi olmak zorunda. Ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım, ben bu konuda açıklama istiyorum. Ali’ye suç olan, Ayşe’ye niye olmuyor? Yani gerçekten bazen merak ediyorum; yani eskiden Amerika’da, Güney Afrika’da beyazların üstünlüğü vardı, zenciler insan sayılmazdı, apartheid dedikleri. Yani beyazların üstünlüğü gibi bu ülkeye bir Akların üstünlüğü geldi de Aklar makbul vatandaşken, biz zenci mi olalım?
Değerli Başkanım, 1 ay evveldi, yolda iki vatandaş tartışıyor. Televizyonda izledim, sosyal medyaya düşmüş. Birisi yalandan kendisine "Ben savcıyım" diyor, karşısındaki vatandaşı tehdit ediyor. Bu, sosyal medyada şu kadar dandik bir olay, biraz köpürtüldü diyor, pat Adalet Bakanımız tweet atıyor, bu olayla ilgili açıklama yapıyor. Yani kendisini savcı olarak tanıtan bir deliyle bir vatandaşın tartışması sosyal medyada büyüdü diye tweet atıyor. Peki, şu anlattıklarımla ilgili atacak hiçbir tweeti yok mu? Murat İlbak’a suç olmayan, niye onlara oldu? Hayri Baraçlılar’a olmayan, niye bize oldu? Zeynep Tezcan’a olan, niye İsmail’e, Kağan’a olmadı? Bize bununla ilgili açıklama yapacak bir Allah’ın kulu var mı? Valla, ben kendimle ilgili herhangi bir savunma yapmıyorum Başkanım, savunmam bundan ibarettir. Ama meydanı da yalan beyan sahiplerine bırakacak değilim, şahsımla ilgili iddialara da yanıt vermek istiyorum.
Değerli Başkanım, 5 yıl boyunca sosyal medyada aynı yalanlarla aynı sazı çaldılar; ama ne yazık ki koca bir kumpas da gerçek oldu. Burada çok anlatıldı; ne anlatıldı? Nihat Sütlaş'ın sahip olduğu Reklam İstanbul firmasının asıl sahibinin Murat Ongun.... Suçlandığım ortak cümle bu. İşte gizli tanık İlke de demiş, pişman ifadesinde de demiş; bizim İBB’de Adem Tuncay demiş, Hakan Karaköse demiş; Kültür AŞ’den Selman Narman sonradan söylemiş. Yani böyle pişman ifadelerinin vazgeçilmez... Biz orada yani, bu firma buymuş. Kanıt var mı? Yok. Ne belge ne bir para transferi ne bir banka havalesi ne bir yazışma; hiçbir şey yok. Aynı tonda çıkmış ifadeler. Sonra da deniyor ki iddianamede, bu kadar beyan tesadüf olamaz! Şimdi bir iddiaya kanıt, hukuken böyle sağlanıyorsa değerli Başkanım, ben size bu sistematiği burada canlı canlı kurmak isterim. Kurabilir miyim? Bakın, diyor ki savcılar; “Reklam İstanbul Murat’ın” diyorlarmış ya, iddianamede şöyle yazıyor: "Bunca tanık beyanı tesadüf olamaz ve İBB’deki yöneticiler bu bilgiye haiz olduklarından Reklam İstanbul’un Murat’ın olduğu tespit edilmiştir." Peki, ben şimdi savcı değilim, burada mağdur sanığım. İnsanların hayatlarını karartacak ya da kurtaracak bir gücüm de yok, öyle kudretli bir savcı da değilim. Görsel 27’yi verebilir miyiz? Ben de bir ifade sistematiği kurayım bakayım, ne sonuç çıkacak. Evet, gizli tanık Ceviz. Bu girmedi iddianameye, bu Ceviz. Yani, yazıyı aşağıya indirtir misiniz lütfen? Yok yok, öyle değil; yukarı doğru. İsimler kalsın. Efendim, ben bize yönelik suçlamadaki gizli tanık İlke’nin karşısına gizli tanık Ceviz’i çıkarıyorum, ifadesini aldım koydum, savcılarımıza vermiş. Yanındaki ifadede, Murat İlbak’la yakın ilişkisi olduğunu, ortaklıkları olduğunu ifadesinde beyan eden Cüneyt Yalçın isimli zata ait yanındaki ifadede.
Gizli tanık Ceviz diyor ki... “İLBAK şirketlerinin asıl sahibi Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve kardeşi Macit Gül.” Tesadüf değil mi? Şimdi, gizli tanık Ceviz. Ben de de Ceviz var. Hüseyin Yavuz bir de Murat İlbak tarafının zaten tanığı. Neden? Çünkü anlatıyor o ortaklıklarını, ortaklıklarını bakın o cümlede de Abdullah Gül ile Murat İlbak aidiyetinin, İlbak'lar arasındaki yakınlığını beyan ediyor. Neymiş? Biz, İlbak'a ihale vermek istememişiz, Abdullah Gül'e yakın olduğuyla ilgili. Gizli tanık var. Tanık da var. İyi gidiyorum. İlbak bağını kurdum. Şimdi ne yapmam lazım? Savcılar ne diyor? İhaleden itirafçı yaratıyorlar, onu söyleyince diyor ki, "Vakıf o yani." Bulunduğu görev nedeniyle bu bilgiyi haizdir. Kimler için diyor? Mesela diyor ki Kültür A.Ş.'de avukat Selman Narman'la, hakedişçi itirafçı Gökhan Köseoğlu. Değerli Başkanım, Gökhan Köseoğlu ve Selman Narman'ın sicil amiri olan Kültür A.Ş. Genel Müdürü Serdal Taşkın'a soruyorum. Serdal de ki: "İlbak Holding şirketleri Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e mi aittir? Doğruysa lütfen elinizi kaldırınız." Emlak Daire Başkanlığı'ndan Hakan Karakuş'a ve Adem Tunca'ya ifadeleri var. Onların sicil amiri olarak da Emlak Daire Başkanı Kağan Sürmegöz soruyorum. “Kaan Bey, gizli Tanık Ceviz'in ifadesi doğru mu? İlbak Holding'in şirketleri Abdullah Gül ve kardeşi Macit Gül'e mi ait? Doğruysa lütfen elinizi kaldırınız. (Soru sorulanlar ellerini kaldırdı.) Beş, ben. Hepsinden daha üstte, Belediye Başkanı Başkan Danışmanı. Ben de diyorum ki, Sayın Başkanım, “Ben Murat İlbak'la akşam yemeğine gittiğimde, Murat İlbak bana bir akşam yemekte söyledi. Dedi ki, ‘Bizim Holdingin asıl sahibi Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’. Öyle diyeceksin Başkanım. Tesadüf de olmaz, konumlarımız gereği bilgiye haiziz. Gizli tanık var, tanık. İtirafçı da değil yani. O cezaevindeki olanın tanığı var. Sizde değil misiniz? Sicil amiri olarak çok daha üstte insanlar olarak beyan verdik. Ne diyeceğiz şimdi? İlbak Holding'in milyarlarca dolarlık şirketleri Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve ailesinin mi diyeceğiz?
"Abdullah Gül'den özür diliyorum, bir saçmalığı ispat ederken ismini kullanmak zorunda kaldım"
Bunun doğrusu bu. Bir yanlışım mı var değerli Başkanım? Bize uygulanan sistematik şudur: İki dakikada sıradan bir sanık olarak uyguladık. Ben, Sayın Abdullah Gül'den, değerli Cumhurbaşkanımızdan özür diliyorum. Yani, bir saçmalığı ispat ederken ismini kullanmak zorunda kaldım. Hoşgörüyle karşılayacağına eminim. Ama, Sayın Gül de bilsin ki, İlbak'lar aniden bu ihaleden buharlaşmasa, gizli tanık Ceviz'in eski Cumhurbaşkanı’nı suçlayan bu sözü belki bu dosyaya girecektir. Çünkü gizli tanık Ceviz'in ifade tarihi 07 Nisan 2025. Yani, henüz İlbak'lar tutukluyken. Ondan yaklaşık 40 gün sonra tahliye oldu İlbak'lar. Yani, gelinmiş ama sonra vazgeçilmiş, bilmiyorsun. Sayın Gül de eski Cumhurbaşkanımız da öyle. Değerli Başkan, bir şey olsun. Efendim ne diyeyim daha? Yani yok beyanlar, tesadüf olamaz. Yok pozisyonları gereği bilgiye sahipler. Hah yaptım burada aynısını. Bunlar sübjektif değerlendirmeler, Başkanım. İfadesi alınan kişilerin kurumla, benimle, şunla bunla husumeti olabilir. Adam, cezaevinden kurtulmak için, gazetede yazdırılan, sistematik bir şekilde üretilen ifadeyi söyleyip duruyor. Şimdi yani, biz burada ben Serdal Taşkın, Kağan Sürmegöz, ben, "ya evet ya İlbak Holding Abdullah Gül'ün" dediğim diye böyle bir şey olabilir mi Değerli Başkanım? Olabilir mi Değerli Başkanım? Yani olaya öyle bakarsan, kahve zincirleri birinin, havalimanı birinin, hastaneler zinciri birinin. 4.5G, geleceğiz oraya da, Serdar Haydanlı birinin, Panout birinin. Yani, onlar ne kadar safsataysa, benim de Reklam İstanbul'la ilgim o kadar safsatadır değerli Başkanım.
Nihat Bey, benim lise okul arkadaşımdır. Lise 2 ve 3'ü beraber okuduk. Biz, Giresun Bozdoğan Anadolu Lisesi'nde okuduk. Mevzuatlarımızda okul arkadaşlarımızın ihalelere katılamayacağı yönünde bir kısıt yok. Ve fakat bunu etik açından tartışabiliriz. Lakin ben etiğe aykırı iş ve işlemlerde muhatabı bir cezaevinde yatmıyor olmalıydım. Öyle olsa, neler var? Görsel 28'de de lütfen. Bu, birkaç ay önce Sözcü Gazetesi'nin haberi. Arda arda iki gün bir haber yaptılar. Haber silsilesi 28. Haberlerin içeriği, Ulaştırma Bakanı Abdülkadir Uraloğlu'nun, iki okul arkadaşının kazandığı ihalelerdi. İhalelerin tamamı Sayın Bakanın, Karayolları Genel Müdürlüğü'nde ve Bakanlığında sınıf, okul da değil, sınıf arkadaşlarının kazandığı ihaleler. Bir arkadaşı 11, diğeri 14 ihale kazanmış. Maşallah, Allah bereket versin. Bedelleri de çok yüksek. Bizimkilerle zaten kıyaslanamaz.
Ama, rahatsız olmuş Bakanlık da Sözcü Gazetesi'ne açıklama göndermiş. Başlığı da o, manipülasyon diye. Diyor ki açıklamada: "İhaleyi kazanan kişilerin okul hatta sınıf arkadaşı olması, hiçbir hukuki veya idari açıdan çıkar ilişkisine kanıt olamaz." Öyle demişler, doğru. Doğru demiş, bence de olması lazım. Sayın Bakan, şimdi şirketlerin sahipleri Sayın Bakan demiyorsa, bana da bu dert mi? Yalanlar sıralanıyor, sıralanıyor, sıralanıyor. Böyle dönüyor, hop örgüt oluyor sonra. Başka bir konuya geleyim. Ben bunu Savcı Bey'e, gün 22 Mart'ta ifademde de söyledim. Bu saçma sapan havuz medyasında gördüm, Nihat Sütlaş için şöyle yazıyorlar: "Giresun'da küçük esnaf, telefon aparatları satan, aksesuar satan minicik bir dükkanı varken gelmiş de İBB'nin milyonlarca liralık ihalelerini almış." Dedim ki Savcı Bey'e, Sayın Savcı, öyle değil. Bunlar Sütlaş Ailesi, Giresun'un varlığıyla bilinen, çok eski köklü bir ailesidir. Bunların mal varlıkları geniştir. Bunlar varlıklı ailelerdendir. Böyle bir tane telefon aksesuarı falan değil. Yani, onlar göstermelik işler. Ama itibar edilmedi beyanıma. Sonra MASAK raporları art arda gelmeye başladı. Bu raporlarda herkesin geçmişten günümüze nesi var, nesi yok ortaya kondu. Ekrem Başkan'ın ifadesinde müteahhitlik döneminde 2500 birim, bağımsız birim inşa ettim demişti. Öyle hatırlıyorum. Eee, konut veya dükkan olarak. Ya ben o işi bilmediğim için söylüyorum, hani, en kötü yüzde 10 kar etse, Ekrem İmamoğlu'nun 250 tane dükkanı, dairesi falan olur.
Nihat Sütlaş'ın mal varlığı. Değerli başkanım, Nihat Sütlaş'ın sayfa sayısı Ekrem İmamoğlu ile yarışıyor. Ben saydım burada 206 satır. Burada gördüğünüz her satır, Nihat Sütlaş'ın sattığı bir daire efendim. Sahibi 206 tane satmış. Hepsi de 2019'dan önce bunların. Adamda 32 tane arsa var hepsinden önce. Diyorum bunlar köklü aile diyorum. Ben biliyorum benim evimden Giresun'daki evimden dönüyorum, görüyorum. Orada güzelim fındık bahçesine diktirdi koca koca koca koca binaları, onların şeyleri mi? Ya şu adamı dediler ki Murat Ongun bu adamın finansörü, Reklam İstanbul firmasının finansörü Murat Ongun. Murat Ongun'un bir evi var. Alabiliriz yani bunu artık ibretlik olsun diye gösteriyorum değerli Başkanım. Yani böyle iftiralar, insanlara laflar, yok bilmem ne telefon parçacısı yok burada finansörü falan geçelim bunları. Ama, ama ek dosyada var ama isterseniz sizin de yollayacağım.
Sayın savcılık geçen hafta tahliye ettiğiniz iyi ki de ettiniz bu arada. Geçmiş olsun diyorum, Alper Aydın 28 Eylül 2025 tarihinde tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi'nden İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na 7 sayfalık bir dilekçe gönderdi. Şurada bu dilekçe, isterseniz görebilirsiniz. Burada AK Parti'ye yaptığı reklam kıyaklarını, ücretsiz reklamları, AK Parti İl Başkanı dönemin AK Parti İl Başkanı'nın kendisini benim iş yerimin hemen karşısındaki AK Parti İl Başkanlığı'nın terasında akşam yemeğinde ağırladığını falan anlatıyor ve şöyle diyor: İBB yönetimine hiçbir zaman 2019 yılı duruşumu bozmadım. Duruşumu bozmadım ile kastı AK Parti yakınlığı. 2024 yılı sonuna kadar Sayın Cumhurbaşkanımıza çok yakınlığıyla bilinen Rıdvan Dilmen ile ortaklığımızı gizledim. Şimdi Nihat, “Reklam İstanbul ile Murat'ın ilgisi yok” diyor. Burada yırtınıyoruz. Firma sahibi Rıdvan Dilmen benim ortağım diyor 2024 sonuna kadar, aradan geçmiş 8-9 ay kimse Rıdvan Dilmen'i bir ifadeye çağırmamış. Alper'i tutukladılar, attılar cezaevine. Kimse Alper Aydın'a yaptığını Rıdvan Dilmen'e yapmamış. Acaba Alper Aydın doğru mu söylüyor değil mi? Hani doğru söylüyorsa bu iki şahıs veya Sev Reklam ile Alper'in firması Şeytan Rıdvan Dilmen arasında bir banka ödeme şeyi, sistematiği olması lazım. Sev Reklam bir yıldır kayyumda merak edilirse bakılır. Rıdvan Dilmen'in ortaklığına işaret eden bir belge var mı diye? Ama ben merak ettim ben kendim baktım başkanım hani bakmazlar diye. 5 Mart'ta, 5 Mart 2026'da bu dosyayı yüklenen bir vergi inceleme raporu var. Görsel 30. Açabilir miyiz lütfen? Bu vergi inceleme raporunda Rıdvan Dilmen'e Alper Aydın tarafından şu sarı olarak gördüğünüz yerlerde gönderilen ödemeler var. Sadece Rıdvan Dilmen'de değil bir de Burcu Dilmen diye bir hanımefendi var. Ben de Alper'e sordum Burcu Dilmen kim dedim. O da dedi ki Rıdvan Dilmen'in gelini. Yani ortaklığın şeyi, şurada gördüğünüz sarılar vergi raporu sizin dosyanızda efendim geldi 5 Mart'ta bakın burada ödenmiş paralar.
"Biz bu insanlarla niye yasaların önünde eşit değiliz?"
Değerli başkanım Rıdvan Dilmen'e ilişmeyen hayat Alper'i cezaevine atıyor. Ya Rıdvan'da bu kadar konu var. Şirket sahibi benim ortağım diyor 2024 sonuna kadar. Vergi inceleme raporunda Alper'in firmasından Burcu Dilmen'e, geline giden belgeler ortada. Ya pardon da Rıdvan'a ilişmeyen hayat niye bize ilişiyor? Yani ben Nihat'ı ortak oluyorum, o firmanın sahibi oluyorum da Rıdvan Dilmen niye geziyor? Değerli başkanım, sözde asrın soruşturması siyasi değilse Hayri Baraçlar, Eyüp Karahanlar, İlkaklar, İsmail Kaanlar, Rıdvan Dilmenler şunlar bunlar bunlar niye hep bizim karşımıza kazanan taraf çıkıyor? Yani bunu hiç sormuyor muyuz? Biz bu insanlarla niye yasaların önünde eşit değiliz? Değerli başkanım, bu ülkeye beyazların üstünlüğü gitti, akların üstünlüğü geldi de biz makbul olmayan zenci vatandaşlar mıyız? Size doğru soru hakikate ulaşmada yanıttan daha anlamlıdır demişim. Umarım bu hakikat yolculuğunda değerli mahkemeniz bu sözlerimi işitiyordur. Hayatın olağan akışında bu kadarı pek tesadüf gibi durmuyor.
"Ankara'nın bir memuru İstanbul'un 30 belediye yöneticisini ikiye katlıyorsa..."
Bizle ilgili olmayan şeylere net tespit diyor iddianamede. Net tespiti hatırlatayım. İşte MASAK raporundaki İsmail Kaan, başına hiçbir şey gelmiyorsa Zeynep Tezcan aynı şeyden gelirken o İsmail Kaan Sayın Cumhurbaşkanı'nın geçen eylülde Amerika gezisinde uçağında çıkıyorsa net tespit bu. Net tespit 19 Mart sabahı gözaltına alınan biz, 30'dan fazla İBB yöneticilerinin elinden, kasasından, çekmecesinden çıkan para ve altının toplamı, Ankara'da bir Devlet Hava Meydanları İşletmesi Daire Başkanı'nın evinden çıkan para ve altının yarısı dahi yetmiyorsa Ankara'nın bir memuru İstanbul'un 30 belediye yöneticisini ikiye katlıyorsa net tespit budur. Eşinin üzerine onlarca gayrimenkul çıkmasına rağmen onun eşi ev hapsi ile cezalandırılmadı. İmza yükümlülüğü ile adli kontrolle bırakıldı. Hava Meydanları Daire Başkanı'nın 128 banka hesabı var. Yani normal bir insanın 128 banka hesabı var mı? Eşinin 53 ayrı banka hesabı var. Benim 30 banka hesabım var. O serbest, mallarına da erişebiliyor. Hala tedbiriniz benim bankamda sürüyor değerli başkanım. 30 yıllık bir hesap. Emekli maaşı da bloke edilmiş, açıldı dediniz. Sonucu ne zaman göreceğiz? Net tespitler bunlar değerli başkanım. Daire başkanı tek başına mı yapmış bunca yolsuzluğu? Devlet Hava Meydanları İşletmesi'ndeki herkes pırıl pırıl da bir bu eleman şey.
Değerli Başkanım, net tespit Selman Narman ve Gökhan Köseoğlu'nun tevdi raporundaki imzalı beyanlarının 180 derece zıddına ifade verip cezaevinden çıkma çabasıdır. İtiraf beyanında sadece ihale anlatan burada hem sizin hem de savcı beyin sadece ihale sorduğunuz Gökhan'ın sıra bize gelince benim ihalelerle ilgim yok, ihale bilmem demesi net tespit. Net tespit, savcılıkta yapılan işlemlerin usulsüz olduğu yönünde Fatoş Ayık'ı defalarca uyardım diyen sözde itirafçı Recep Tanrıverdi'nin aynı ifadede evraklarda usulsüzlük olduğunu bilmiyordum demesidir. Defalarca uyaran ama usulsüzlüğü bilmeyen adamın beyanı burada bize suç sayılıyor.
"Bir insana suçlandığı soruyla ilgili soru sorulmaz mı?"
Net tespit; Ak Parti İl Başkanlığı terasında özel akşam yemeği verilecek kadar İl Başkanı'nın AK Partili gördüğü Alper Aydın ve Matador firmasının sahibi Kerem Dal’ı, bizim örgüt firması, örgüte müzahir firma yapılanması yürüttüğüdür. Sayın Başkanım, bugün de söylemeye çalıştığım Matador firmasının sahibi Kerem Dal için suçlandığı eylem hakkında savcılar şöyle yazmış: “Kerem Dal, örgüt üyesi olan ve alt eyaletleri organize eden şüphelilerden Kağan Sürmegöz ile irtibatlı halde, birtakım usulsüzce planlanan işleri gerçekleştirmiş, ayrıca Matador firması ile reklam alanlarını ecrimisil usulü ödeyerek usulsüzce kullanan firmalardandır.” Peki, 19 Mart’ta Kerem Dal gözaltına alındı mı? Hayır. Tutuklandı mı? Hayır. Peki bunca işi yapan, örgüte müzahir denen firmanın sahibi nerede? Tam 6 ay sonra, 25 Eylül 2025 tarihinde davet usulüyle ifadesi alındı. Ne sordular kendisine biliyor musunuz? Suçlandığı eylemi değil. Bizle beraber suçlandığı eylemi sormadılar. Yani düşünsenize, bir iş adamını alıyorsunuz "örgüte müzahir firma" diye, orada bir eylemde suçlaması var, onu sormuyorsunuz. Ne sormuşlar? 2021 yılında Murat İlbak’la beraber katıldığı billboard ihalesini. Ya Murat İlbak’lar çıkalı, Litvanya’ya gideli olmuş 4 ay zaten ya. Neyi soruyorsunuz ki? Yani bu bir soru mu? Bir insana suçlandığı soruyla ilgili soru sorulmaz mı? Bu hayatın olağan akışına uygun mu?
Bir başka örgüt firması sayılan, tahliye oldu burada, Esma Bayrak Hanım, Ponte firmasının sahibi. Neden örgüte müzahir? Birisi de "Ponte’yi de demişti" hatırlamıyorum şimdi kim olduğunu. Pek tabii ki birisi pişmanlık ifadesinde dedi diye bu kadar. Bakın, iddia makamının dosyasında böyle bold yaparak, koyulaştırdığı bir cümle var, önem atfetmiş. Diyor ki: "Adem Tuncay’dan duyduğuma göre Ponte Reklam’ın sahibi Murat Ongun." Kim diyor? Diğer itirafçı Hakan Karaköse. Hakan Karaköse bunu 2025’in 25 Haziran’ında söylüyor. Adem Tuncay ,40 gün sonra, 8 Ağustos’ta itirafçı oluyor. Adem Tuncay’ın beyanını alan da, ya Hakan Karaköse geçen haziranda böyle bir şey söyledi, bu doğru mu yanlış mı diye ona sormuyor. "Sen mi söyledin bunu, Ponte firması Murat’ın mı, sen mi söyledin?" diye sormuyor. Bir başka örnek; 3K firması sahibi Rauf Cem Istranca, o da itirafçı olmuş, gösterdim şu alt taraftaki şemada. Firması örgüte müzahir firma olmakla suçlanıyor. Ama suçlandığı ihaleyi okuyorum, adama o sorulmamış. Yani suçlandığı konu sorulmamış. E hani örgüt firmasıydı? Sorsana "Nereden aldın parayı, nereye götürdün, kime verdin, kimle iş tutuyorsun?" diye. Yani kişiye suçlandığı şeyin sorulmamasını ben bu dosyada görüyorum, bakın söyleyeyim size ya. Çok enteresan. Kalalım şu örgüte müzahir firmada. Değerli Başkanım, 2 reklam alanı alan bir ihaleden, İnova firmasına demişler ki "Örgüte müzahir." Peki, yine 2 alan alan MGA firması ve sahibi neden örgüt firması değil?
"Bu soruşturmanın çapı, kalitesi işte bu kadar"
2 adet kiralama alanı alan örgüt firması, 2 adet alan Bottega firması örgüt firması değil. 1 reklam alanı alan Ponte örgüt firması, 2 farklı ihalede reklam alanları alan Medya Legend örgüt firması değil. Ya yanıt var, yani hep aynı yani; itirafçı eğer sizi hatırlarsa veya hatırlatılırsa kendisine, siz hatırlatılırsanız, oraya yazıyorlar, ondan sonra da başına gelmedik iş kalmıyor. Malına da el konuluyor, cezaevine de atılıyorsun. Öbürlerinin de yaşamı aynen, aynı şekilde devam ediyor. Bu soruşturmanın çapı, kalitesi işte bu kadar. Tespitlere ben devam edeyim; eylem 75. Hiç tanımadığım İsmail Oygur diye bir adam bir ihale kazanmış. Bandrollü bisiklet bilmem ne, bisiklet kiralama yapıştırma ihalesi mi ne? Adamla aramızda ne bir tek telefon şeyi var, tapesi var yani irtibatı var, ne baz var. Savcılığın elinde bu kişiyle benim hakkımda hiçbir delil yok. Diyor ki iddianamede eylem 75’te: İsmail Oygur, Murat Ongun üzerinden sağladığı imtiyazla bu ihaleyi kazanmış. Değerli Başkanım, neye göre diyor bunu? Hisle mi? Sonra da diyor ki: "Bu ihaleden elde ettiği geliri, örgüt yöneticisi Murat Ongun üzerinden tekrar örgüte aktardığı tespit edilmiştir." Kurban olayım, yalvarıyorum size ya, bana bir tane tespit gösterin, "Aha şu eylem 75’ten bana müebbet verin" ben gidip yatayım. Bakın, bir tane tespit gösterin. Sayın Başkanım, böyle olmaz. "Somut ortadadır, somut örnektir, net delildir, tespit edilmiştir" böyle yazmakla da olmuyor ki. O zaman ben de diyeyim, ben beraat ediyorum, tahliye oldum. E çıkıp gideyim o zaman yani böyle oluyorsa. Bu nedir Sayın Başkanım, ne farkı var ya? Şaka gibi yani.
"30 bin liradan kalanla ne yapacağım, simit mi?"
Yani bir de bir şey söyleyeceğim, bu gelir getirici ihale; yani parayı alan şeye veriyor, iştirak şirketine veriyor. Ya baktım değerli Başkanım bu, siz de lütfen bakın zararına, hesabını yapın. 3 yıla böldüğünüzde aylık 30.000 lira para düşüyor. Yani adam işte şirketinin işlerini halledecek, kalanı da bana verecek, ben de örgüte getireceğim. Ben, bu örgüte 30.000 liradan kalanla ne yapacağım, simit mi? Yani Değerli Başkanım, inanın bu kadar bir mantıksızlık var. Ama erişim yetkiniz var sizin, bakın daha önemli bir şey söylemek istiyorum. İsmail Uygur, güya Murat Ongun’dan alıyor ihaleyi örgüte para aktarıyor, İsmail Oygur’un ifadesi nerededir? Eylem 75’te ben göremedim. Aradım taradım başka ifadelerde göremedim. Cezaevinde şartlarım çok elverişli olmadığı için çok detaylı tarayamadım ek dosyaları, tarasam daha neler görürdüm de. Orada da göremedim değerli Başkanım. Sizin de erişim yetkiniz var, İsmail Oygur’un eylem 75’le ilgili ve benle ilişkisiyle ilgili bir ifadesi alınmış mı, denk geldiniz mi hiç? Öğrenmek için soruyorum. Sizin de söylemediğiniz gibi, bu adamın ifadesi alınmamış.
Ama bitmiyor; eylem 76’ya geçeyim, orada da yine hiç tanımadığım Cüneyt Okul diye biriyle aynı şu İsmail’in hikayesi gibi suçlanıyorum. Çiçeklik ihalesi miymiş neymiş. Ama Cüneyt Okul’un da ifadesi yok Başkanım eylem 76’da. Yani bu insanlar benimle olan ilişkisi hakkında, benle beraber yaptığı yolsuzluk hakkında ne demiş? Onu da göremedim. Ya bir kere iddianamede %100 yok da fezlekede %100 yok da benim tarayabildiğim kadar çok geniş dosyalarda tabii ben eklerde de göremedim. Yani birisinin suçlandığı eylemden de benimle irtibat ederek bana da sorulmadı, bana zaten bir şey sorulmadı, beni geçtin de bunlara niye sormuyorsunuz? Tutuksuz sanık mı bu insanlar bu dosyalarda? Ben niye göremiyorum bunların ifadesini? Kısa bir toparlamayla şöyle geçerek bitireceğim Başkanım bu bölümü, ara vermeniz için; eylem 117’yi anlatacağım bu arada.
"Rakı balık masasında yazılan raporlarla yargılanıyorum"
Diyor ki iddianame, işte “hibe ve ihale yapmak yerine ecrimisille işte örgüte müzahir olanlara reklam alanlarını kullandırıyor. İhale yapsa çok daha fazla gelir elde ederdi ama o firmalara bunu böyle ecrimisille kullandırıyor ki hem firma kazansın hem de oradan örgüte gelir elde edilsin.” Bunu söylüyor, iddianamenin özü bu. Peki, 2871. sayfada ne diyor? Diyor ki, işte “bu şirketler aslında 2 yıl geçerli olan izni olmasına rağmen izin süreci 1 yıla indirilmiş, başkanlık onayı geciktirilmiş, zorluklar çıkarılarak izinsiz kullanmaya zorlanmış.” Yani örgüt firması demişler, iş birliği halindeyiz ama diyor ki, zorluklar çıkarıp biz onu izinsiz kullanmaya mecbur etmişiz. Akılla, mantıkla bir şey mi? Özetleyeceğim. İnşallah ben size biliyorsunuz şubat ayında bir tanık dilekçesi verdim. Hani burada şaşırabilir insanlar, Rıdvan Dilmen nereden çıktı filan diye. Benim o tanık listemde bu müfettiş Mehmet Emir Al var, Rıdvan Dilmen var, Murat İlbak var hatırlayabildiğim kadarıyla, Hayri Baraçlı var, Eyüp Karahan var diye hatırlıyorum. O insanların da buraya gelmesini, çünkü onları da göstermek istiyorum. Hani özellikleri neymiş de öğreneyim diye yani. Tevdi raporunu hazırlayan müfettiş beyefendi de Arnavutköy'de Sur Balık'ta kimle balık masasında, Sedat Kapıdağ ile kaç kere buluşup bu raporlar yazılmış? Onu soracağım, o yüzden istedim değerli Başkanım. Yani Sur Balık'ta, rakı balık masasında yazılan raporlarla ben burada yargılanıyorum, insanlar yargılanıyor. Alper Aydın dilekçesinde yazıyor, okuyabilirsiniz Başkanım.
Eylem 117'de 260 milyon lira zarar var ya iddiası, değerli Başkanım, görsel 31'i verebilir miyiz lütfen? Şimdi bakın, kim yapmış bu kadar zararı? İşte bu müfettişin ecrimisil yanlışından, çözemedim yani, kırk kere okudum. Saçmalanmış, özür dilerim, tuhaf işler yazmış. Belli değil. 86 milyon var, bir de 175 milyon liralık biz, yani Kağan Bey anlattı, ceza kesmediğimiz için bu şirketlerin kollandığı söyleniyor. Şimdi bizim ceza kesmediğimiz şirketlerin ilk sırasında 85.4 milyon liralık ceza kesmemiz gereken tevdi raporuna göre İrfan Karakaş var, Medya Pano şirketinin sahibi. Yeğeni miydi, dayısı mıydı TRT sözde başkanı olan? Alper biliyordu, siz bilmiyorsunuz. Aynı zamanda Umut Şenol'un da Port Medya'da ortağı İrfan Abi. Mehmet Cengiz, Ekrem Cengiz ile arası çok iyi olan bir kişi çünkü zaten onların Boğaziçi Elektrik'e ait elektrik direğinin reklam işini BEDAŞ onlara verdiği için, İrfan Bey'e verdiği için, dost oldukları için Mehmet Cengiz veriyor. Bizle alakası yok ama biz İrfan Abi'ye 85.5 milyon lira ceza kesmemişiz. İkinci kime kesmemişiz? Murat İlbak'a kesmemişiz, üçüncü mecraya. Üçüncü, 40.1 milyon da Kent Vizyon, Vizyon Kent'e kesmemişiz, o da İlbak Holding'in şirketi.
"152 milyon lira zarara sebep olan iki kişi sanık değil"
Değerli Başkanım, şu 175 milyon liranın 152 milyon lirası bu iki kişiye ait. Ya şu iki, iki ve üç aynı şirket zaten. Peki, eylem 117'nin lütfen suçlama kısmına bakar mısınız? Sanıklar arasında İrfan Karakaş veya Murat İlbak var mı? Yani 175 milyonun 152 milyonluk zararını yapan, 23 bizden, İBB ve iştirak, 23 özel sektörden 46 kişi şu eylemden yargılanıyor, tutuklu ve tutuksuz olarak. Ya bunun 152 milyon lira zararına sebep olan bu iki kişi sanık değil. Yani benim daha ne anlatmam lazım değerli Başkanım? Ne anlatmam lazım? Anayasa madde 10 bu iddianameyle yürürlükten kaldırılmış gibi duruyor. Bakın, bir sürü isimler saydım, bir de şimdi İrfan Karakaş geldi.
Sizlere verdiğim 6. bölümle devam edeceğim ancak müsaade ederseniz önce sizlere bir şey arz etmek isterim Sayın Başkan. Şimdi bizim duruşmalarımız başlamadan çok daha evvel, yanlış hatırlamıyorsam, evrakta gördüğüm tarihi 6 Ocak 2026 diye hatırlıyorum. Siz, Eylem 21, Ertan Yıldız ile ilgili bir suç duyurusunda bulunmuştunuz, "Burada suçlanmamıştır" diye. Daha sonra duruşmalarımız başlayınca da Sayın Savcım, Eylem 13'te, Erol Naim Özgüner ile ilgili suç duyurusunda bulundu. Şimdi ben burada sabah 11'den beri size, aynı suçlama konularının başka insanlarla bizim aramızda nasıl farklı uygulandığını halis delillerle, sarih gerçeklerle izah ettim. İzah etmeye de devam edeceğim; çünkü sadece yarısını anlatabildim o insanların. O insanlardan daha çok var. Girizgahtaki sizin ve Savcı Bey'in duyurularını hatırlatma sebebim, gerçekten bu insanlarla ilgili de bir işlem yapılacak mı, ki ben bunu istemem, ama bu insanlarla aynı muameleye tabi tutulmayı isterim, onu belirtmek için söyledim.
"İBB'den tek kuruş para çıkmıyor, para geliyor"
Değerli Başkanım, iddianamede Eylem 78 ile başlayıp Eylem 108'i de içine alacak şekilde 30 tane eylem iddiası var. Bunlar kültür-sanat faaliyetleri, tanıtım, duyuru, destek hizmetlerini kapsayan, çok kalemli ihaleler, muhtelif etkinlikler diye anılıyor. Burada öğrendim, 2015'ten beri de sürüyormuş; yeni arkadaşlar öyle anlattı. Bu dosyayı biraz evvel anlattım, reklam ihalelerinden ayıran son derece hassas bir konu var. Artık sizlerin de öğrendiği gibi, ezberlediğiniz gibi, reklam ihaleleri gelir getirici ihalelerdir. Ama burada anlatılan, İBB'den tek kuruş para çıkmıyor, para geliyor. Ama şimdi savunmasını yapacağım 30 tane eylem, vatandaşlarımızın vergileriyle oluşan İBB bütçesinden şirketlere para ödenerek yaptırılan işler. O yüzden bunları çok daha hassas bir şekilde ele almamız gerekiyor.
Sadece Eylem 97, İBB Kültür AŞ'nin kendi usulü bir, kendi içinde 3G ihale vermesi; bunun dışındaki 29 eylem, daire başkanlıklarından çıkan açık ihaleler, yani ihaleye fesat suçlaması yapılanlar. Hatırlayacaksınız, reklam ihalelerinde ana ihaleyi encümen yapıyordu. 31 kişi göstermiştim. Burada da farklı farklı daire başkanlıklarımız yapıyor encümenliği. Ayrı ayrı daire başkanlıklarımız, yine aynı usul ve esaslarla açık ihale yapıyorlar. Benim burada tarafıma isnat edilen suçlama, işte siz de başta arz ettiniz, söylediniz; ihaleye fesat. Bu ana ihalelerle, 29 tane ihaleye fesatla suçlanıyorum. 17 tane de kamu kurumu zararına dolandırıcılık yapma iddiası var, hakkımda bunlardan da alt ihaleler oluyor değerli Başkanım. İsterseniz şöyle yapalım; Görsel 32'yi verelim. Bu 5 yıla yayılan suçlamalar kapsamında ihaleye fesat karıştırma iddiasına konu olan, yani ana ihalenin yapıldığı bölüme bakalım. Değerli Başkanım, muhtelif etkinliklerin ana ihalelerini hazırlayan İstanbul Büyükşehir Belediyesi ekibini görüyorsunuz burada. Yani yaklaşık maliyet cetvelindeki arkadaşları hazırlayan, ihale komisyonu arkadaşları, ihale amirleri, çıkılan dairenin başkanı, müdürü, bütün yetkilileri burada yazılı.
Şimdi, burada gördüğünüz gibi 86 bürokratın ismi var. Bunlardan hiçbirisi benim sözde örgüt kolumda üye değil. Yukarıda bir tek Taner Çetin Bey'in, Halkla İlişkiler Daire Başkanımızın ismini çizdim. Niye? Çünkü 4 ayrı daire başkanlıkları arasında tutuklu tek sanık o. Tek onu tutukladılar, tek örgüt üyesi olarak adlandırılan kişi de Taner Bey. 76'sı, şu listenin 76'sı, sanık dahi değil. Bir tutuklu Serap Hanım'la Taner Bey kaldı bizler haricinde burada. Mustafa Bey var mıydı, tam olarak hatırlamıyorum bu listenin içinde. Ama 76'sı sanık bile değil, hiçbirinin benimle bağı yok. Bir tek örgüt üyesi olarak adlandırılan da Taner Çetin. Bunlar önemli detaylar değerli Başkanım. Zira iddianameye göre, kamu kuruluşu zararına benim dolandırıcılık yapma suçunu işlemem için, bunda da suçlanıyorum da ilk adımın atıldığı yer burası. Yani daire başkanlıklarından Kültür ve Medya AŞ'nin kazandığı açık ihaleler. Yani buranın örgütlenmesi ve planlaması gerekiyor ki, alttaki ihaleleri Kültür ve Medya'daki şekilde dağıtalım örgüte müsait denilen firmalara. Hatırlatmam lazım, Savcı Bey, Medya AŞ Yönetim Kurulu Başkanı'yım.
"Benimle bu kadar irtibatsız olan 86 kişiyi ben nasıl organize edebiliyorum?"
Değerli Başkanım, şimdi benimle bu kadar irtibatsız olan 86 kişiyi ben nasıl organize edebiliyorum? Nasıl bu işlerin en tepe yöneticisi olabiliyorum? Gerçekten izaha muhtaçtır. Şuradaki herhalde 7, 8 tane üst düzey yönetici dışında tanıdığım hiçbirisi yok. Onlarla da zaten bir irtibatım yok, Taner Bey'i Beylikdüzü'nden tanırım. Bakın HTS kayıtlarımıza; geçen gün onu düşündüm, üzüldüm de yani ofisimde bir kere bile çay ısmarlamamışım ben Taner Bey'e veya Taner Bey'in Halkla İlişkiler Daire Başkanlığı'nda bir çay içmemişim. O yüzden de kendime kızdım. Beylikdüzü'nden de tanırım kendisini. Yani şurada Taner Bey dışında başka tanıdığım hiçbir kimse yok, hiçbiriyle zaten bağım da kurulmamış.
"Tanık olmayan bir tanıklık durumu söz konusu"
Değerli Başkanım, sadece bu irtibatsızlık problem değil bu eylemlerle ilgili olarak. Bu eylemlerde tanık olarak… Bakın bunlar muhtelif etkinlikler ihalesi. Yani konseri, sahnesi, Cumhuriyet Bayramı, 30 Ağustos'u, işte hemşehri günleri, şu binlerce kalemin olduğu bir şey. Yalnız, burada kullanılan beyanlar da şu irtibatsızlık kadar tuhaf. Bu eylemlerde kullanılan, iddianamede kullanılan 22 beyanın 20'sinin suçlama konularıyla hiç alakası yok. Şu konuyla hiç alakası olmayan açık hava reklamcılarının, şahıslarının ifadesi kullanılmış. Tekrarlıyorum, 22 tane ifade kullanılmış bu eylemlerin hepsinin ardında, ihaleye fesat suçlamasında. Bu 22 beyanın 20 tanesinin konuyla yakından uzaktan hiçbir ilgisi yok. Umut Şenol, yalan makinesi, açık hava reklamcısı, anlattım. Eyüp Subaşı, onun ifadesi var, reklamcı. Murat Kapki, onun ifadesi var, reklamcı. 63 kez kullanılmış Murat Kapki'nin beyanı bu arada. Deniz Dörtyol diye bilmediğim bir zat var, o da 2024'te ortaya çıkmış ama ifadeleri 2020'deki, 21'deki, 22'deki, 23'teki şeylerde de kullanılmış eylemlerde. Yine açık hava reklamcıları Ekrem Reşat Tüzün var, Ahmet Taşçı diye biri var tanıklıktan da vazgeçen, İsmail Yırtıcı diye biri var, Oktay Tan diye biri var; bunların hepsi açık hava reklamcısı ama beyanları delil olarak muhtelif etkinlikler ihalelerinde kullanılmış. Yani tanık olmayan bir tanıklık durumu söz konusu. Keza Kültür AŞ Genel Müdürü Murat Abbas, Medya AŞ açık hava reklam sorumlusu Elif Güven, işe başladıkları tarihten önce yapılmış ihalelerde de beyanları kullanılmış. Hani "20 kişi alakasız" diyorum ya, alakası da bu, alakasızlık bağı. Yani onlar daha başka yerlerde çalışıyorlar, konumda bile yoklar; nasıl tanıklık edebilirler, nasıl beyan verebilirler?
Bir örnek daha vereyim efendim. Emlak Daire Başkanlığı’ndan itirafçılar, Reklam Müdürü Adem Tuncay ile Şef Hakan Karaköse. Buradaki 30 ihaleyle ilgili ifadelerine başvurulur. Sayın Başkanım, sol başta görebilirsiniz; Emlak Daire Başkanlığı’nın şu ihalelerle ilgili yaptığı bir ihale yok. Orada 4 tane Daire Başkanlığı yok, var; Emlak Daire Başkanlığı yok. Ama iddia makamı tanık olarak Emlak Daire Başkanlığının adamlarını koyuyor. Yani o ki burada bir şahitlik durumu söz konusu olamaz. Bu şey gibi; yani hani sizlerin başka mahkemede görülmüş bir dosyayla ilgili pat diye karar vermeniz gibi bir şey olabilir, dosyaya hiç vakıf olmadan. Bunların beyanları da bu minvalde. Beyanlar gibi deliller de yani irtibatsızlık sorun, beyanlar sorun, delil diye konulan, her eylemin künyesinde delil listesi diye bir madde koymuşlar ya, onlar da sorun değerli Başkanım. Mesela Medya AŞ Satın Alma ve İhale Müdürü Fatoş Ayık, burada üzerinde çok konuştuğumuz, inşallah konuşuruz yine, yazışmasıyla ilgili üzerinde çok durulan, kadıncağızın yazışması 2024 Aralık ve 2025 Ocak, Şubat. Ama iddianameye baktığımızda 2020, 2021, 2022, 2023, 2024'te bu yazışma delil olarak konmuş. Yani 2025 yılının yazışması ondan önceki 6, 4, 5 yıla sari de delil olarak sunulmuş. Öyle ki kendisi Medya AŞ çalışanı ama Kültür AŞ'nin aldığı ihalelere de delil olarak konulmuş. Ya bunlar ikisi birbirinden farklı iştirak şirketleri değerli Başkanım. Yönetimleri farklı, yöneticileri farklı, iş alanları farklı.
"Hiç bilmedikleri bir alanda nasıl bilirkişilik yaptılar anlayamadım"
Anlatacağım eylemlerin tamamı için, dediğim gibi iddia makamı 7 ayrı kategoride bir sözde delil listesi yapmış: Bilirkişi raporu yazıyor, vergi raporu, MASAK raporu, tanık beyanı, kolluk araştırma tutanakları, HTS baz verileri ve şüphelilerin itiraf niteliğindeki beyanları. Bir rapor alınmasının, onu delil yapmadığını belirtmiştim. Hep beraber göreceğiz ki tartışmaya açık, doğruluğu çok tartışılan bilirkişi raporunun kısmi bir bölümü ve etkin pişmanlık ifadeleri dışında bu yeni kategori delil diye düşünülen, sadece bilirkişi raporunun bir kısmi bölümü var, bir de itirafçı ifadeleri var delil diye. Öyle 7 kategoride delil melil yok. Bilirkişi heyetinin, yani Hazine Bakanlığı’nın muhasebat ekibinin ne saha tecrübesi var ne etkinlik tecrübesi var; ne reklam işini biliyorlar ne etkinlik işini biliyorlar. Açıkçası hiç bilmedikleri bir alanda nasıl bilirkişilik yaptılar anlayamadım. Barış Kılıç burada gösterdi; yani bu bilirkişi truss ne demek bilmiyor, podyum ne bilmiyor, vinil baskı ne bilmiyor, gazete baskısı matbaa baskısı ne onu bile bilmiyor, aralarındaki hiçbir farkı bilmiyor. Bir sahne kurulumunu tek bir şirket yapabilir gibi düşünüyor.
Aynı yanlış yorum Medya AŞ kısmında da yapılmış bilirkişi incelemesinde. Yani sonunda film diye görünce demiş ki; "Bunların hepsi tek ihalede olabilirdi, bunlar işte 3G limitinin altında kalsın diye böyle bölmüşler, bu firmalara kıyak yapmışlar." Hop hop oradan sarılıyor; "Bak işte bunlar örgüt firması olduğu için böyle yapmışlar." Ya değerli Başkanım, şimdi gördüm şurada benim arkadaşlarım var bu işleri çok iyi bilirler Medya AŞ çalışanları. Mapping filmi bambaşka bir şey. Kastlı reklam filmi bambaşka bir şey. Belgesel bambaşka bir şey. Yani sonunda film yazıyor diye almış, bunların hepsini tek torbanın içine koymuş; "Sen bunları 3G limitinin altında kalmak için böldün" demiş. Ya mapping filminin reklam filmiyle ne alakası var? Veya Medya AŞ Haber Merkezi’nin İBB'ye faaliyetlerini duyurmak için yaptığı bir videoyla belgeselin ne alakası var? Bu neye benziyor biliyor musunuz? Hani daha da somutlaştırayım herkes anlasın. Televizyon kanalları var malum; işte ATV, Show falan. Ne izliyoruz mesela? Bir ana haber bülteni izliyoruz. Ana haber bülteni içinde spikerin sunduğu, kam spikerlerimiz var, anons ettiği filmler giriyor değil mi? "Haber videosu" dediğimiz film, o da film. E aynı kanalda 1 saat sonra dizi yayınlanıyor, o da film. Sonra normal film yayınlanıyor; sinema filmi, o da film. Şimdi yani Haber Merkezinde haber videosunu yapan adam gelip dizi mi çekecek? Tabii bunlar birbiriyle yakından uzaktan alakası olmayan konular; tıpkı mapping filmi ve diğerleri gibi. Ama isnat hep aynı: "Suç örgütünün Kültür Medya AŞ nezdinde yapılan alt ihaleleri bir gelir kapısı olarak görülmüştür. Etkinlik ve organizasyon kapsamında yapılan alt ihalelerin örgüte müzahir firmalar üzerinde kalmasını sağlamak için tamamen kurgusal bir ihale sistemi işletilmiştir."
"Beyandan başka delili olmadığının itirafı"
Değerli Başkanım, iddia makamı bu büyük, çok büyük iddiasını neye dayandırdığını şu cümleyle belirtiyor iddianamede: "Bu husus, dosya kapsamına yansıyan birçok şahsın beyanıyla açıklanmaktadır." Zaten kendilerinin de beyandan başka bir delili olmadığının itirafı bu. Peki bu, bu kadar çok "birçok şahıs, beyanlar" kimmiş bakalım. Ben baktım, iki elimin parmağı kadar. "Birçok şahıs" dediği ismi ben size okuyayım:
Vedat Şahin: İtiraf, iftira ifadelerini geri çekti. "Medyadan duyduklarımı, gazetelerden okuduklarımı anlattım" dedi çıkmak için. Ne yazık ki kendisinin bazı zorlamalara da tabi olduğunu söyledi, maruz kaldığını söyledi. İfadesini de Baran Kaya, avukatın sorusu üzerine, avukatın yönlendirmesiyle verdiğini belirtti.
Gökhan Köseoğlu: Kendisi de avukatı da ısrarla ihalelerle ilgili olmadığını, hak edişçi olduğunu söyledi. Demek ki Gökhan Köseoğlu da ilgisi olmayan bir alanla ilgili ifade vermiş, bu beyanı da sayamayız.
Deniz Dörtyol: 2024 öncesi ihalelere dair tanıklıklar yapmış. Onun da nasıl tanık olduğunu Avukatım Ömer Bey, Rahşan Hanım anlatacak.
Kamil Taşçı, Duygu Fikirli: Bunları, bu Avukat İsmail Mirsad'la anlatmıştım. "Ben AK Partiliyim, bu bir dava meselesidir" diyen arkadaş. Bunları itirafçı yapan o.
Mete Maden: Onu henüz dinleyemedik. İnşallah Mete Maden'i dinleyeceğiz, soracağız sorularımızı.
Sergen Kurt, Gürkan Coşkun: Ve burada deliliyle ortaya koyacağım, sizin de ilk kez herhalde öğreneceğinizi düşünüyorum. Yani kişiyi biliyorsunuzdur da yalanı ilk kez öğreneceksiniz. En yalancı tanıklardan biridir, belgesiyle burada kanıtlayacağım.
İddia makamı, kurgu gibi gördüğü bu alt ihaleler için 4 ismi ana odak suç insanı haline getiriyor: Birincisi ben, ikincisi Emrah Bağdatlı ve Barış Kılıç 3, 4. Bizler, yani şöyle diyor: "Örgüt yöneticisi Murat Ongun, örgüt üyesi Emrah Bağdatlı ve Barış Kılıç üzerindeki hiyerarşik gücünü kullanarak alt ihalede alacak firmaları belirleyip 3G usulü ihaleyle bu firmalara davet eder." Ben niye davet ediyorum anlamadım. Malum firmalar alt ihaleleri kazanıyor değerli Başkanım. Onlar da kendi belki yapabilecek iş yoğunluğu olduğu için yapabileceklerinden çok daha fazla iş alınca, bu kez alt taşeron tutmaya başlıyorlar kendi işlerini yaptırmak için. Bu ikinci alt taşeronlar da ihaleyi Güldem Şık’ın belirlediğini söylediğini söylüyor. Daha sonra da bu alt taşeronların yaptığı işin gerçek değerlerinin çok üzerinde Duygu Fikirli’nin %500 dediği farklı faturaları Kültür AŞ'ye kesiyorlar. Oradan da bir hortumlama yapılıyor. Sistem bu. Sayın Başkanım, burada Barış Kılıç'ı dinlediniz. Güldem Şık Hanım’ı dinlediniz. Ben, orada bir sorun görmüyorum. Yani bir de devamlı bunlara 3G ihale 3G ihale falan deniliyor. 3G ihale değildir yani onu belirteyim. Demin anlattım. Bunu alabiliriz artık. Biz, 3G ihale ama 21B formatında yapıyoruz diye görsel 33'ü alabilir miyiz? 5 Mayıs tarihli Cumhuriyet'te okuyunca sizlerle de paylaşmak istedim. Değerli Başkanım Kamu İhale Kurumu 2025 faaliyet raporunda alınmış bir haber bu. 2025 yılında güzel ülkemizde 43.000 ihale yapılmış. Bunun 25.311'i davet usulü ihaleler. Yani 2025'te bütün kamu kurumları 25.311 davet usulü ihale yapmış, bizim 16 reklamla 29 tane diğer 30 tane, 29 tane şu Kültür AŞ ihaleleri sorunlu, 25.311'i pırıl pırıl. Yani nasıl bir iş ya? Biz %100 suçluyuz da Türkiye Cumhuriyeti'nde kamu kurumları 25.311 ihale yapmış pırıl pırıl mı?
Yine belirtmek gerekir ki iddia edilen suçlama ile ilgili dosyada çok söyledim bir fatura kıyasına dair hiçbir şey yok. Evet, benim sorumlu olduğum alanla ilgili hiç görmedim ben. Başkasında görmedim de kendimde hiç görmedim. Değerli Başkanım, savcılık sadece doğruluğu tartışmalı beyanlarla bunu iddia etmiştir. Ayrıca bir kamu zararından söz ederken ya da Kültür Medya AŞ gibi belediye iştiraki kuruluşları zarara uğratmaktan bahsederken rakamların iyi analiz edilmesi gerekir. Şöyle ki tüm dosyaların ana ihalesinde kamu tarafının tespit ettiği muhammen bedel ortada. Her ihale için geçerli olan durumu bir örnekle izah edeyim. Her eylemde de geçerli, suçlama konusu yapılan her şeyde de geçerli. Bir alt sayfaya inebilir misiniz rica etsem? Görsel 34'e. Bu kaç, bu eylem 81 Değerli Başkanım. Şimdi ilgili daire demiş ki personeline, yani demin gösterdiğim o 86 kişi var ya dernek ilişkisi olmayan ve şirketin iştirakleriyle de ilişkisi olmayan.
Demişler ki oradaki ilgili arkadaşlara ya ben şu şu şu şu kalemlerde ihaleye çıkacağım. Buna bir yaklaşık bedel belirleyin. Bulun ben de ona göre ihale edeyim. Onlar da çalışmış demiş ki 985 milyon 905 bin liraya biz İBB olarak bu ihaleye çıkabiliriz. Bu paraya bu işler yapılır. Açık ihale yapmış, Kültür AŞ girmiş. Kültür AŞ de 52 milyon lira daha düşüğe ben bunu yaparım demiş, 934 milyon liraya bu ihaleyi almış Başkanım. Şimdi bedeli hesaplayanlar, 985'i hesaplayanlar sanık değil. Kültür AŞ daha düşüğüne teklif vermiş. Sen İBB olarak 985'e yapacaksın, ben Kültür AŞ olarak 934'e hallederim demiş. Belli ki o da para kazanmış. O zaman kamu zararı nerede? Suç nerede? Yani sonuçta Kültür AŞ de Türk Ticaret Kanunlarına tabi. Aldığı işin, 934 milyon liraya aldığı işin bir kısmını da alt taşeronlara taşere ediyor, orada yaptırıyor ve Kültür AŞ de bu işlerden para kazanıyor. Dedim ya şu ihalede kaç olmuş acaba, eylem 81'de Kültür AŞ ne kadar kar etmiş bu iştirakten? %24 kar etmiş mesela.
Yani Kültür AŞ'nin karı yabancı birinin değil ki. Şükran Hanım Medya AŞ zararını söyleyince İBB'nin onu takviye etmek durumunda kaldığını, kamunun parasını oraya fonlamak zorunda kaldığını söyledi. E şimdi Kültür AŞ kar etmiş bu ihaleden. Ama bu kar iddianamede kamu zararı olarak sayılıyor Değerli Başkanım. Nihayete giderken, yani eylem 222'de iddia makamı 125 milyon lira zarar iddiasında bulunmuş değerli Başkanım. Eylem künyesinde yazıyor bu. Hangi veriler, hangi deyim belli değil. Yazmış eylem listesinde diyecek eylem listesinde MASAK raporu, BDDK, bakın hangi MASAK, hangi BDDK raporuna göre bilmediğimiz açıklığa kavuşmamış gizemli bir konu bu. İddia makamı bazı firmaları sözde örgüte müzahir ilan ediyor hiçbir şüpheli işlem olmamasına rağmen. Bu insanların gidip alıp yaptığı işlerin ihale ile kazanıp yaptığı işlerin yaptığını dahi önemsemeden her şeyi zarar sayıyor. Yani akıllı telefonunuz var, bilgisayarınız var, YouTube'da İBB TV kanalı var. Dediniz, şeffaf yöneteceğiz, yaptığımız her şeyi orada yayınlarız. Yani kurban olayım bir 29 Ekim 100. Yıl Cumhuriyet'i bir izleyin. O sahne o yapılanları bir izleyin değerli Başkanım. Yani bunlar öyle kolay yapılan işler değil. Ama bu işler hiç yapılmadığı sahte faturalarla paraların yürütüldüğünü iddia ediyor. Ama dosyada delil yok. Çok sık tekrarlıyorum çünkü sinirimi bozuyor bu konu.
"Onlar bile diyor ki bütün işler gerçek"
Dosyada delil yok da beyan diyor ya. Peki beyanlar bunu doğruluyor mu değerli Başkanım? Yani beyan vermiş insanlar, etkin pişmanlar. Bir alt sayfaya inebilir miyiz rica etsem? İkinci taşeron Sergen Kurt. Taşeron firmanın iş yaptırdığı kişi. Diyor ki “En ucuz fiyatı veren şirkette iş yaptırıyordu Güldem Şık. Sonrasında faturayı söylemiş olduğu alt ihaleyi alan firmaya kesiyordu.” Şimdi savcılığın tanığı diyor ki hani ikinci alt taşeron, %500 %600 diye Duygu Fikirli’nin uydurduğu yalan, yani diyor ki adam ya biz Güldem Şık herhalde anlattı burada tedarikçilerle olan ilişkisini, “En ucuz fiyatı verene yaptırıyordu, biz de faturayı kesiyorduk.” Burak Biçer, Can Çelik'le beraber 17 kez ifadesi tekrarlanan arkadaş, “Güldem Hanım beni arayarak SK Prodüksiyon'dan dolayı kendilerini tanıdığını, düzgün iş yaptığımı bildiğini söyleyerek benden fiyat teklifi alacağını söyledi. Emrah Bağdatlı'nın da benimle çalışacaklarını söyledi. Ben bir sene boyunca emekçi olarak gerçek işler yaptım.” Görüyorsunuz ifadelerini bizi suçlamak için bu iddianameye koydular bu insanların. Onlar bile diyor ki bütün işler gerçek. Devam edelim. Yani hakkını helal et Vedat seni bugün çok andık. Bunlar senden önce yazılmıştı.
Vedat Şahin 2019’da taşeronken sonra alt taşeron oluyor. O yüzden de Öfke’yi birazcık töhmet altında bırakıyor ya. Diyor ki, "Malzeme temininden sahne yapımına kadar tüm hususları eksiksiz yapardım. Akabinde Güldem Şık'ın bana söylediği firmalara faturaları keserdim." Yani zaten alt taşeron dünyasında, tedarikçilerle iş yapıldığını Güldem Hanım burada söyledi. Yani Öfke ile alt taşeron bile iş yapılmadı değil, yapıldı diyor. Peki, yüzde 500-600 yalanı uyduran Duygu Fikirli'ye bakalım.
"2022 Ocak'tan 2024 Mayıs'a kadar birçok organizasyonda hizmet verdik. Bu sürede Güldem Şık benimle irtibata geçerdi. Organizasyon olacak yerin konumu, adet, metrekare bilgilerini WhatsApp yoluyla paylaşırdı. Biz de firma olarak hızlıca gidip keşif yapıp, gerekli hizmeti verirdik. Bu hizmetler karşılığında da Güldem Hanım'ın söylediği firmalara hakediş faturalarımızı keserdik." Ne var burada ya? Yani bir kere Kültür Medya, İBB'yle zaten ihaleyi alan firma kendisine tedarikçilik konusunda danışmanlık yapan insan başka firmalardan iş yaptırtıyor. Onlar da her şeyi düzgün yapmışlar. Düzgün yapıldığını da diyorlar. Niye, tutanakları görebilirsiniz, o da bana emanet gerekebilir falan. Yani burada aleni bir şekilde anlatıyorlar ama herkes yatıyor burada.
Bu Duygu’nun yüzde 500 farkla kesilen fatura değişimi, serbest kalışını ama dosyada öyle bir faturanın tek bir numune dahi fatura olmadığını tekrar bilginize arz ederim. Savcılığın da kendisine yüzde 500-600 farkla fatura fatura kesiliyordu dediği halde bu faturayı bulmak için hiçbir emek harcamamasını, hiç çaba göstermemesini de ayrıca takdirlerinize arz ederim.
Şimdi hangi firmalar nasıl örgüt firması olmuş iddianameye göre onu arz edeyim. En Direct firması, Vedat Şahin, Gökhan Köseoğlu, Duygu Fikirli, Kabil Taşçı ve Gürkan Coşkun'nun ifadelerinde adı geçtiği için örgüt firması kabul edilmiştir. Kreatif firması da aynı isimler ismini andı diye örgüt firması kabul edilmiş. Antre firması da aynı şekilde örgüt firması kabul edilmiş. Hatta Antre'nin sahibi Kahraman Yeşilyurt, iddia makamınca örgüt kasası ilan edilmiş. Kim, kasa? Benim de Antre'nin gizli sahibi olduğum iddia edilmiş. Şirket çok değerli. Yani bu idari suçlama o kadar kolay yazılmış ki... Yani adamcağız burada geldi anlattı değerli başkanım. 6 yılda, yani inanın gördüğümde kafa sallayıp selam verdiğim biri. Burada hayatımda etmediğim kadar adamlarla sohbet ettim. Birbirimizi gördük. 6 yılda bir kere telefonlaşmışız, burada söyledi. Babam rahmetli olduğunda aramış. Ben de ayıp etmişim, dönmemişim yoğunlukta. Kaçmış, Kahraman Bey özür dilerim yoksa öyle bir niyetim yoktur.
"Niye bana inanılmıyor da dolandırıcıya inanılıyor?"
Görüşme yok, buluşma yok, MASAK raporu yok. Aramızda bir para trafiğine dair hiçbir şey yok. Vergi raporunda bir şey yok. Kolluk araştırma tutanağı yok. Telefon irtibatı yok. Ama ne var? Rakip Meta Maden'in ifadeleri var. İtirafçı Kabil Taşçı diye bir sahte faturacı ki kendisi de ifadesinde sahte fatura kestiğini söylüyor, MASAK raporunun içinde de sahte faturadan mahkemede ceza almış bir itirafçı Kabil Taşçı. Dolandırıcı ya, sahtekâr. Demiş ki: "Murat Ongun'un kasasıdır Kahraman. En yakınındaki kişidir Murat'ın." Yani şurada itirafçı Gökhan Köseoğlu bile bunu yalanladı ya. Ben şunu merak ediyorum değerli Başkanım: Hayatında beni hiç tanımamış, beni görmemiş, bilmeyen, beni tanımayan, hiç konuşmadığım bir sahte faturacı ya, iddia makamı neden itibar ediyor? 21 farklı eylemde bu sahte faturacının ifadesini delil diye kullanıyor. Yani bu adam benden nasıl daha itibarlı olabiliyor iddia makamının önünde değerli başkanım? Ben 51 yaşında, ne yaptığı, ne yapmadığı ortada olan, her şeyi ortada bir adamım. Mahkemelerce sahte fatura yapmaktan, dolandırıcılıktan ceza almış Kabil Taşçı diye bir dolandırıcı, yüzyılın iddianamesini yazanlarca neden benden daha makul, makbul ve itibarlı bir insan? Niye bana inanılmıyor da dolandırıcıya inanılıyor? Celal Çakmak'ı da kullansalardı değil mi? 20 milyonluk rüşveti almışız. Dolandırıcı çıkmasa, kullanacaklardır.
Eylem 82'ye, burada da kamu kurumu zararına dolandırıcılık kısmında iddia makamı yine aynı demin saydığım isimlerden yola çıkıyor. Diyor ki: OMR, Antre ve Öfke Ajans ile Medya Gold firmalarını örgüt firması ilan ediyor. Bu adamların aldığı ihaleyi, iş yapmış mı yapmamış mı bakmadan sanki hiçbir şey yapmamış gibi sahte faturayla bu parayı çekmiş gibi aldıkları tüm ihale rakamını, toplam kamu zararı olarak eylem künyesine kuruşu kuruşuna yazıyor. Hatta Medya A.Ş. de eylem 82'de Kültür A.Ş.'den ihale alan bir firma olduğu için o da örgüt üyesi olarak yazılmış. Ben yönetim kurulu başkanıyım da. Eylem 83, bu da çarpıcı bir örnek. Kültür A.Ş. kazandığı İBB ana ihalesinin 403 milyon liralık kısmını 18 alt ihaleye bölmüş, yani 18 tane ayrı ihale yapmış. Davetler yapılmış firmalara, firmalar gelmiş. Baktığınızda yine bazı firmalar örgüte müzahir firma sayılmış, yine kriterini bilmediğimiz şekilde bazı firmalarsa normal namuslu, örgütsüz firmalar.
Şimdi bazı rakamları paylaşmak istiyorum değerli başkanım. Eylem 83'le ilgili... Eylem 83'te ihale kazanan firmalara bakalım. Bysel Elektronik: Bizim bu ihalede sadece 18, yani eylem 83'te 18.8 milyon liralık ihale kazanmış. Tüm iddianameye yansıyan dosyalarda 5 tane kazandığı ihale var. Toplamda bizden yaklaşık 50 milyon liralık iş almış, örgüt firması değil. 3-2-1 firması: Sadece bu ihalede, eylem 83'te 27.9 milyon liralık promosyon ihalesi kazanmış. Ama 3-2-1 devamlı ihalelere giren ve kazanan bir şirket. Bu bizim dosyada 8 tane kazandığı ihale var. Rakamı BDDK raporundan aldım değerli başkanım. 305 milyon lira ihale vermişiz biz 3-2-1 firmasına, o da örgüt firması değil. KNK Grup: Hemen yanında bu ihale, eylem 83'te söz konusu olan ihalede 28 milyon liralık iş almış. Bu dosyada toplam 9 ihalesi var. BDDK raporuna göre 220 milyon liradan fazla ihale kazanmış, yani İBB kanadından ödemesi var, bankasında 220 milyondan fazla. Örgüt firması değil. Sadece Nokta CTB, baskı ihalesini kazanmış, bu dosyada 24.7 milyonluk ihale. Toplamda da 70 milyon liralık ihalesi var. 3 ihale almış toplamda. Masum, örgüt firması değil.
"5 yılda ne kazanmışlar da örgüt firması olmuşlar?"
BBM Büyük Baskı Merkezi. Meşhur İlbak Holding'in firması. Yani İlbak'lar sadece reklamda değil, baskı işlerinde de muhtelif etkinlikler bölümünde bizden ihaleler almış. İBB'nin bu ihalesi 27,5 milyon liralık. Tüm dosyada kazandığı ihale sayısı 11. 150 milyon liradan fazla da bizden aldığı iş var. Ama ne reklamda, adam örgütte ne bu örgütte. Mübarek. Lift Proje, burada bu bir 25.6 milyon kazanmış. Kimse tanımaz bence de bilmiyorum, ben de duymadım örgütte. Örgüt firması değil. Nişantaşı Organizasyon, 180 yazmışlar, baktım 183 milyon lira BDDK raporunda. Bu firmanın asıl sahibi de Muhittin Palazoğlu, geleceğiz o Palazoğlu bölümünde onlara da. Buna da BDDK'ya göre Spor A.Ş. yapıyor en çok işi de. 183 milyon lira İBB'den almış bir adam az mı? Bunlar örgüt firmaları değil. Ama Anten Medya'yla OMD Kreatif, onlar örgüt firması. Onlar örgüt, eee, onlar ne almış 5 yılda? 5 yılda ne kazanmışlar da örgüt firması olmuşlar? O konuya çok anlamlı bir yerde birazdan geleceğim.
Künyedeki 45.5 milyon liralık zarar dosyanın sonunda 18.7 milyon liraya inmiş"
İddianame konuşacak, rakamlar konuşacak. Burada anlam veremediğim şu, eğer biz örgüte gelir aktarmayı kafaya koymuş insanlarsak, sistem mistem bir şeyleriniz varsa yani buraya sadece bir örneği koyduk, sayıların arttığını göreceksiniz. Bunlar niye örgüt firması değil? Biz niye çoğunu zayi ediyoruz? Değerli başkanım, rica ediyorum eylem 84'e bakın. Künyede diyor ki, "Zarar 45.5 milyon." Uyduruk 20 tane başka reklamcıların ifadesiyle dosyayı uzatmış 50 sayfa. 50 sayfanın sonunda eylem 84'te değerlendirme bölümüne gelmiş, künyeye yazdığı 45.5 milyon lira inmiş 18.7 milyon liraya. Vallahi billahi de 7-8 kere okudum, anlamaya çalışıyorum. Diyorum ki, "Savcı bey niye buna 45.5 milyon kamu zararı demiş? 50 sayfa dosyayı anlattıktan sonra sonunda niye 18.7 milyon liraya inmiş bu zarar?" diye ben okudum, benim küçük aklım onu algılayamadı. Ben onu çözemedim. Belki atladığım bir şey vardır. 18.7 milyona inmiş. Peki Kültür A.Ş.'nin eylem 84'te yaptığı alt ihale toplamı ne kadar? 173 milyon lira. Yani biz 18.7 milyon lirayı örgüt firmalarımıza verirken 155 milyon lirayı normal firmalara dağıtarak örgütü bu gelirden mahrum etmişiz. Bizimki belli ki kalıcı bir avanaklık hali. Yani 173 milyonumuz var, 18.7'sini yetiştiriveriyoruz, %11'ini. Mülayim insanlarız.
Değerli heyet, gelelim sözde örgütün benim olan… En fazla üye bana yazılmış. Benim sözde üyelerden Esma Bayrak ve Ulaş Yılmaz ile ilgili soru sormadınız. Kadriye Kasapoğlu ve Mahir Gün ifade vermeden zaten tahliye oldular, duruşmada yargılanacaklar. Etkin pişman Gökhan Köseoğlu ve buradaki ifadesinde Murat Kapki üyeliklerini reddetti. Vedat Şahin de “öyle bir şey yok” dedi. Kahraman “alakamız yok” dedi. Kültür A.Ş.'nin ihale satın alma müdürü Halit Burak Ataman son duruşmada tahliye edildi. Adamcağız hakikaten "Ben bunu ilk defa görmüştüm. Hiç tanımıyorum" dedi. İnanın ben burada öğrendim, onu atlamışım. Hiçbir şeyi atlamadım ama onu atlamışım. Onu kaçırmışım. O da bana, benim örgüte yazılmış. Erdinç Çolak tahliye oldu benim örgütte, adamla bir tane telefon görüşmem yok. Kimdir? Adam Murat Abbas almış, işi çıkmıştı, tahliye oldu. E, Barış'la Güldem Şık’ın isimleri geçiyor. Onlara da demediniz, benle ilgili bir şey sormadınız. "Bu yönetici mi? Yöneticinizin nasıl böyle bir talimat veriyor?" Hiçbir şey sormadınız. 35 kişinin 18 tanesi İBB'de ya da iştirak şirketlerinde değerli başkanım. 18'i benim mesai arkadaşım olmasına rağmen 8 tanesiyle telefon irtibatım dahi olmamış. Bunun dışında kalan 17 tanesinden 3 tanesi sosyal arkadaşım.
İşte Nihat. Dediğim gibi 30 yıllık arkadaşım. Hüseyin Köksal arkadaşım. İrtibatı var denilen kişilerden de 5 ya da 6 yılda 5 ya da 6 kez konuşmuşuz. Murat Kapki, Eyüp Subaşı, 1-2 kişi daha var. Yani her yıl iki tane dini bayramımız var. Biz Cumhuriyet Bayramı'nda da ararız birbirimizi, Cumhuriyet Bayramı'mız kutlu olsun diye. Yılbaşı var. Kandil var. Ölüm var, kalım var. Değerli başkanım yani yani ben İBB'de bir yöneticiyim. İBB'le çalışan birisi, ben bir yakınımı kaybettiysem veya Berat Kandili'dir, Regaip Kandili'dir, bayramdır, seyrandır, arayıp, "İyi bayramlar" diler. Bunlar normal bir telefon irtibatı oluyor. Yani irtibat halinde olan insanlar 5-6 yılda 6-7 kere mi telefonla konuşur? Yani birisinin sizi telefonla aramasını engelleyemezsiniz ki, 11 tane tuşa basıyor, çalıyor. Şimdi bir tane suçlu sizin cep telefonunuzu, numarasını öğrensin, çaldırsın, kapatsın. İrtibatı var diyeceksiniz. Bunun gibi bir şey bu yani. Ha, burada bu arada bir şey söylemek istiyorum değerli başkanım. Şimdi kimlik kartına bakınca bu HTS şeyinde benim diğer irtibatta olduğum isimler yazılmış.
Çoğu zaten İBB yöneticisi, onlar normal ama orada Fikri Murat Demir diye bir iş insanı var. Ben Fikri Murat Demir'i hayatımda hiç görmedim, tanımıyorum. Hayatımda bir kere bile telefonla kendisiyle konuşmadım. O Fikri Murat Demir oraya neden yazıldıysa o Fikri Murat Demir'le benim telefon irtibatımı lütfen koysunlar. Bu şahıs biliyorsunuz hala tutuklu, iddianamesi çıkmayanlardan bu dosyada. Hani oraya yönelik bir şey varsa, benim bu şahısla ilgim yok. İrtibatım yok. Var diyen de lütfen hangi yıl, hangi gün, kaç dakika konuşmuşum koysun. Keza Taner Bey'in asistanı Arzu Can. Ben Taner Bey'e gideceksem veya Taner Bey bana gelecekse ben onu ararım, o beni arar. Taner Bey'in sekreteri Arzu Can, en çok çok olan yani, bir 5 yılda bir tane, üç tane falan olabilir ama benim bir irtibatım yok. O da mütalaadan tutuklu kadıncağız, tahliye olmadı. Onunla da irtibatım yazılmış. Hiçbir irtibatım yoktur değerli başkanım. Bu benim için, önemli bir konu. Bunu dikkatinize arz etmek istedim.
Şimdi bize yapılan suçlamaların neden anlamsız olduğunu yine verilerle kanıtlayacağım değerli başkanım. Belgelerle, bilgilerle, akılla, mantıkla izah edeceğim. Serdar Haydanlı örneğiyle anlatacağım, 4.5G. Kendisi bu dosyanın itirafçı sanığı. İddia makamının bir yolsuzluk ya da örgüt iddiası varsa, bunu yanlış insanlara yani bizlere söylemesinin tam bir resmi oluyor yani bu. Şimdi bu arada bilmeyenler için şunu söyleyeyim, 19 Mart'ta gözaltına alınmıştı Serdar Haydanlı. Benim tanımadığım bir çocukla iki kişi tutuyordu, diğer arkada iki kişiydi, biz diğer arkadaşların nezarette kalmadıklarını gördük. Oradan birileri uyardı, Serdar, anlatıldı burada. Buharlaştı gitti nezaretten. İfadeye diye gitti, pır uçtu gitti. Sonra bu konu gündeme geldi medyada. Konuşuldu, tartışıldı. O adam yeniden gözaltına alındı. Ben de size şimdi onun 22 Mart'ta yani 19 Mart'ta salınıp, 22 Mart'taki ifadesinden bir kesiti okuyarak, bu çok enteresan hikayenin başlangıcına girmek istiyorum.
Serdar Haydanlı da 22 Mart 2025 tarihli ifadesinde şöyle diyor: “Azerbaycan’da bilgisayar mühendisliği okudum ve 2001 yılında Ankara’ya döndüm. Burada tıbbi malzeme satan ortaklı bir şirket kurdum. Ortaklığım 2009 yılında sona erdi. 2009’da İstanbul’a yerleştim. Bir tıbbi malzeme satan firmada satış müdürü olarak çalıştım. 2 yıl çalıştım, ayrıldım. 2017 yılına kadar herhangi bir işte çalışmadım. Yani tıbbi malzeme artık o horlama kesen, hor kes mor kes var ya onların satış müdürü mü bilmiyorum ama 2 yıl çalışıyor 2011’e kadar. 2011’den 2017’ye kadar herhangi bir iş yapmadım” diyor kendisi. Ama 2017 yılında değerli Başkanım, bu şahıs 4,5G isminde bir kültürel etkinlik ajansı kuruyor tıbbi cihaz satıcısı. 2018 yılında Mevlüt Uysal İBB başkanıydı, rahmetli Kadir Topbaş’ın yerine geldi. Diyor ki, “4,5G firmasıyla ben İBB’nin açık ihale usulü kültürel etkinlikler organizasyonu ihalesine teklif verdim ve kazandım.” Maşallah, tıbbi cihazcı 2011’den 2017’ye iş yapmıyor, bir gece rüyasına aksakallı dede giriyor, kalkıyor 4,5G ajansını kuruyor. Değerli Başkanım, 1 yıl sonra hiçbir iş yapmamış bu firmaya Kültür AŞ diyor ki lütfen bizim ihalelerimize katılır mısın? Bunlar hep tesadüf hayat, normal şeyler. Sonra bu arkadaş katılıyor ama burada da yalan konuşmuş, açık ihale diyor ya, davet usulü yani alt sözleşme. Hayatı yalan.
"Listede 50 firma var, 20’si hiç ihale kazanamamış, 30'u 64 ihale kazanmış"
Şimdi Başkanım, bilgisayar eğitimi gören bir kişi hayat bu yani gidip tıbbi cihaz da satar, etkinlik de yapar, ben ona bir şey diyemem. Ama yani 8-9 yıl hiçbir iş yapmayıp kendi iş alanında olmayan bir şirketi rüyasında görüp kuran, sonra da birazdan geleceğim, milyonlarca liralık ihale alan falan filan, bunlar normal işler değil. Şahıs, Başakşehir’de oturuyor. Kadir Topbaş yerine İBB başkanlığına atanan Mevlüt Uysal da Başakşehir Belediye Başkanı. Bu isim, iki isim tanışıyor mu, yakınlıkları var mı bilemem. Bilmediğim konuda itham yapamam. Ama 1 yıllık firmanın ilk yılında 5 ayda 6 ihaleleri ve iş artışlarını göreceğiz değerli Başkanım. 5 ihale, 5 iş artışı. 2019’un başında da alıyor, etti 10-15. Yüz milyonlarca liralık. Şimdiden size bunları göstereceğim. Evet, görsel 38’i verebilir miyiz? 1 yıllık 4,5G’nin güzel başarısını. Değerli Başkanım, bu tabloda tam 64 adet firma görüyorsunuz. Bu 64 adet, pardon listede 50 firma var Başkanım. 20’si hiç ihale kazanamamış, 30 tanesi 64 adet ihale kazanmış. Yani firma başına 2 ihale düşüyor. Ama çiçeği burnunda tıbbi cihaz satıcısının etkinlik ajansı, davet edildiği 6 ihalenin 5’ini birden kazanıyor. 2018 yılının sonu değerli başkanım. Görsel 39’a geçebilir miyiz?
"Bir günde iki ihale, üç iş artışı kazanmış"
Şimdi burada 2018 ve 2019’un ocağı, yani 5 ayda tıbbi cihaz satıcısının 1 yıl önce kurduğu firmanın Kültür AŞ’den aldığı ihaleleri görüyorsunuz. 2019 Ocak ayı. Değerli başkanım, 31 Ağustos yani 1 Eylül 2018’den 25 Ocak 2019’a kadar, 1 yıllık şirket, tecrüben yok, her girdiğin ihaleyi kazan, 5 ayda bugünün parasıyla 600 milyon liralık ihale al, bu da mı normal yani? Bu da mı normal? Bu da mı normal? Yani değerli başkanım, bir 26, uzatmayacağım burayı, bir 26 Ekim günü var. Adam o gün 2 ihale, 3 iş artırma falan kazanıyor yani böyle bereketli bir gün ya, böyle bereketli bir gün. Pardon, 2, evet, 2 ihale, 3 iş artışı kazanmış bir günde, 26 Ekim’de. Ya mini sofa ihalesi yapmışlar, 30 gün sonra iş artışı vermişler adama, 9 gün sonra bir iş artışı daha vermişler adama. Şimdi değerli Başkanım, yani burada örgüt firması diye suçlanan insanların dramına şahit oldunuz. Bir de böyle, bu bir örnek de değil, böyle durumlar var hayatımızda. Rica etsem bir sonrakine geçebilir miyiz? Bu da 2019 değerli başkanım. Bu da 2019. 2019’da da ihalelerini, bu da 2019’da da ihalelerini kazanıyor. Hepsi 5 ayda adam 600 milyon liralık, hesapladım 12 milyon 540 bin dolarlık iş. Hepsinin dolar kuru o gün, bugünün parasıyla da yaklaşık 600 milyon lira başkanım. Bütün evraklarım ve rakamlarım doğrudur. O zaman biz şimdi adalet akla uygun olmalıdır dedik ya, akıl, mantık ve adalet duygumuzla bir kıyaslama yapalım. Bizim örgüt firmalarımızla, bize isnat edilen örgüt firmalarıyla 4,5G’yi kıyaslayalım değerli Başkanım. Sıradakini verebilir misiniz lütfen?
Benim kasa, örgüt kasası, Antre, 5 yılda 5 yılda 481 milyon liralık iş almış İBB'den 60 ayda. Ömür Yılmaz'ın OMR'si 5 yılda 231 milyon liralık iş almış İBB'den. Bu insanlar, ana örgüt firması olarak geçiyor, biliyor musunuz? İddianamenin yanlış söylemiyorsam 85 ya da 86. sayfasında, burada yüzlerce firma anlatılıyor da diyor ki: "Örgütün" diyor "ana firmaları şunlardır: Dört reklamda, dört de burada var, otel ve etkinliklerde." Reklamdakiler: Urban, BVA, Genç Popülist, Panomed. Reklamdakiler de Antre, OMR, Edge Rate, İmagine. İddianamede yazıyor, "ana firmalar bu" diyor. Diğer ikisini de anlatacağım.
Değerli Başkanım, iki ana firmayı veriyorum size bakın, bu iki örgüt firması dedikleri firma, 5 yılda 712 milyon liralık iş almış ki bunlar Antre'yi anlattım burada neler yapmış yani dünya markalarıyla işler. Şu tıbbi cihaz satıcısının bir yılda kurduğu firma da 5 ayda 600 milyon liralık ihale almış ama o örgüt firması değil Başkanım. Değerli Başkanım, buraya koymadığım Edge Rate firması, ana örgüt firması dediklerinden, 333 milyon lira, 5 yılda aldığı ihale. İmagine, 5 yılda aldığı ihale, BDDK raporunda yazıyor bunlar, lütfen bakınız ya da veririz, 45 milyon lira. Bakın hepsini toplayalım, 1 milyar ediyor değerli Başkanım. Bakın, dört tane ana örgüt firması 5 yılda 1 milyar liralık iş almış, tıbbi cihazcı 5 ayda 600 milyon liralık iş almış. O namuslu, dürüst, özgür, çocuklarıyla. Buradaki insanlar da çocuklarından, eşlerinden, analarından, babalarından ayrı burada. Bu hak ve adalet bu hak ve adalet mi değerli Başkanım? Ben demiyorum, BDDK raporundan bakın, ben bu rakamları oradan aldım yani. Yazıktır, günahtır yani inanın yazıktır, günahtır.
Gaye, amacı meşru kılmamak. Yani amacı meşru kılmamanın, bunun önünde lütfen siz set olun değerli Başkanım. Bu konuyla ilgili bir konu, inebilir miyiz aşağıya lütfen? Değerli Başkanım, iddianamenin 86. sayfasında iddia makamı şöyle diyor: "Suç örgütü lideri Ekrem İmamoğlu ve yönetici Murat Ongun, şirketlerin bazılarının fiiliyatta ortağı ya da sahibi olduğu tespit edilmiştir." Akıl var, mantık var, şurada anlatıyorum, bu dört aydır buraya gidiyor, niye anlattım? Şurada bir firmanın bana ait ya da Ekrem Başkan'a ait olduğunu tespit etmiş mi savcı? Şu belgeyle tespit ettim diyebiliyor mu? Beyan sistematiğinde yaptım demin burada. Şimdi diyor ki: "Bu alt ihalelerle milyonlarca liralık işleri almak suretiyle hayatın olağan akışına aykırı olarak yüksek miktarda haksız kazanç elde etmişlerdir" diyor. Yani, dört firmaya 5 yılda 1 milyar ödenmiş, o haksız kazanç; bir firmaya 5 ayda 600 milyon ödenmiş, başımızın üstünde yeri var. Olmaz. "Bu haksız kazancın bir kısmını suç örgütünün sistemine, bir kısmını kendilerine aktarıp" yani Başkan ve diğerleri "kişisel zenginleşme için kullanmışlardır" diyor.
Değerli Başkanım, aynı zamanda bizim firmaların tecrübe yeterliliğine sahip olmadığını söylüyor. Aslında tecrübeye sahip olmayan 4,5 G. OMR anlattı burada işte ikinci taşeronluklarını, Kahraman, Antre'yi anlattı, büyük işler yaptığını, gayet işlerini yapmışlar. Ayrıca savcılık diyor ki: "Sermayeleri yetersizdi bu şirketlerin. Suç örgütüyle ilgisi olduğu için" diyor. "Bunlara" diyor "İhale verildi" diyor. Yani ilk sayfalardaydı, şimdi yanlış söylemeyeyim, şöyle diyor, diyor ki: "300.000 lira sermayesi olan şirketin 300 milyon lira ihale aldığı görülmüştür" diyor. “300.000 lira sermayesi olan şirket, 300 milyon liralık ihale alabilir mi?” diyor. O da doğru değil de alabilir mi bakalım. 600 milyonluk 4,5 G, kuruluş tarihini zaten 2017 olarak kendi söylemiş. Ticaret Sicil Gazetesi'nden baktım, verebilir miyiz sermayesi ne kadarmış? Değerli Başkanım, şirketin kurulduğu gün dolar kuru 3,05 lira, 4,5 G'nin gördüğünüz gibi sermayesi 10.000 lira yani günümüzün 120.000 lirası. Bizim 300.000 liralık dediği, 300 milyon ihale alan, ha şirket buldum, onun da sermayesi başlangıçta 300, sonra arttırmışlar zaten de ama 100.000 lira sermayesi olan 600 milyon lirayı böyle yiyebilmiş bir 5 ayda, tak diye almış oradan yani. Gerçeklerin ortaya çıkma gibi bir huyu vardır, bu da son derece açık, delilli, belgeli, net tespittir. Net tespit budur.
"Öyle bir yükseliş yani ama usulsüzlükler bizde"
Değerli Başkanım, bu durumda geçmiş dönem İBB Başkanı Mevlüt Uysal'dan başlayarak onun sıralı yöneticilerinin tamamını da acaba yargılamak gerekmiyor mu? Çünkü kendileri bizim 5 yılda beceremediğimizi 5 ayda fersah fersah geçmişler. İddia makamı diyor ki: "Bu aleni usulsüzlükler, belli bir inanmışlığın, bağlılığın, hedefe ulaşma gayreti ve azmini göstermektedir. Çünkü usulsüzlükler aleni ve korkusuzca gerçekleştirilmiş olup bu da güç zehirlenmesini ortaya koymaktadır." Yani inanır mısınız, şu cümleleri AK Partili yıllara değil, bize demiş. Bize demiş. Güç zehirlenmesi, aleni... Değerli Başkanım, bu bir yılda şirket kurup 600 milyon lira ihale kazanan arkadaş, şimdi buraya geldi, hepsi anlattı şirketlerinin borcu var. Geleceğiz bunların da mal varlıklarına, yansıtacağım hepsini bu garibanlara. Bunlar tutuklu. Bu tıbbi cihaz satıcısı bir yılda şirket kurup 600 milyon liralık ihaleyi aldı ya, çıkış orada bitmiyor değerli Başkanım. Adam uçuyor sonra uçuyor, bakın. Türkiye'nin 1 numaralı ses, sahne şirketinin adı Staras'tır yıllardır. Demin siz gelirken bir aşağıya ineyim, onu sorayım. Vedat, daha büyüğü var mı? Olmuş olabilir, Staras değil mi en büyük? Ama yıllardır en büyük. Staras'ı satın aldı ya adam 2021 yılında Staras'ın sahibi oldu Serdar Haydanlı, öyle bir yükseliş yani ama usulsüzlükler bizde.
Başka şirketleri var da onlara girmeye gerek yok. Değerli Başkanım, işin enteresan bir yanı var. 44'ü verelim lütfen. Bu Serdar Haydanlı itirafçı oldu ya, bizim örgütle ilgili bilgi verdiği için salıveriliyor. Adamın bizle alakası yok ki, bizden önceki dönemle alakası var. Ben Serdar Haydanlı'yı görmedim. Cezaevinde Silivri'ye girdiğinde, gittiğinde otobüsün önünde oturuyormuş. Sağlık kontrolünden çıktığında, "Merhaba ben Serdar," falan, böyle tanışmak nasip oldu falan filan dedi. Adamı o zaman tanıdım. Ama adam yani bizde 2019'da Home Prodüksiyon diye bir firması var, bir şey almış. Küçük bir alt taşeron ihalesi, 2019'un sonu. Ondan sonra hiçbir işi yok ama adam bizim örgütü güya anlatmış. Örgütle ilgili de Sayın Savcım Ömer Görücü, değerli bilgiler verdiğini düşünmüş ve salıverilmesini istemişler adamın. Ya bu adam örgütle ilgili bir ifade verecekse o AK Parti dönemiyle ilgili ifade olabilir. Bizle yakından uzaktan alakası yok ki. Devam edeyim.
Suç örgütü firmalar Başkanım bunlar. Ben anlatsam burada iş uzar. Bakın Plan B diye bir şirket var. Bunun da sahibi, burada Gökhan Köseoğlu'na da "Çok tanıyor musun?" diye sormuştun, Raif İnan diye bir İBB çalışanı. Aslında ne biliyor musun? Kesinlikle aşağılamak için söylemiyorum, mantık dengesini iyi kuralım diye söylüyorum. Bu çocuk İBB'nin o zaman İstanbul Deniz Otobüsleri İBB'yi daha özelleştirmemişler, İDO'ya giriyor. İşte adam gişe personeli değerli başkanım, yani yanlış anlamasın, işçiliği asla aşağılamam, kendim de yaparım. Yani "Hoş geldiniz," burada diyen bir arkadaşımız. 2004'te giriyor, 17 Nisan 2007'ye kadar çalışıyor. Bu da evrakı değerli başkanım İDO'da. Sonra ayrılıyor. Bizden önceki dönem ayrılan pek çok İBB çalışanı gibi ticarete atılıyor. Bu arada bu Plan B, eskiden kurulmuş bir şirket. İlk etapta sahibi de Raif Bey değil, öyle gözükmüyor. İki farklı isim var. Bu Plan B 2016 ve 2017 yıllarında, daha doğrusu 2013'ten, özür dilerim, bu Plan B'nin 2013'ten İBB'ye kesilen faturalar var. Bunu da getirdim size. 2014 var içinde, 2015 var. Verebilir miyiz rica etsem? Belki lazım olur. Teşekkür ederim. Sonra, yani adam göreceksiniz orada, devamlı ihale alıyor. 2013, 2014, 2015, 2016, 2017 başarılı bir şirket. 2016 ve 2017'de 12 alt ihale kazanıyor. Bunu alabiliriz. 12 alt ihale, ya da alma, şeye geleceğiz şimdi. 12 tane alt ihale kazanıyor. 2016'dan 30 milyon lira o günkü değeri, 2017 ihalesi de 50.2 milyon lira. Dolar kuruyla 2016, 10 milyon dolar, 2017, 14 milyon dolar ihale kazanıyor. Yani yıllardır ihale kazanıyor bu Plan B Kültür AŞ'de.
"Adam eniştesinden milyonlarca dolarlık ihale alıyor, örgüt biz oluyoruz"
Ama ne oluyorsa 2018 yılında Plan B'nin sahipleri gidiyor şirketi Raif İnan'a devrediyor. Yani bizim İDO gişe personeli olan arkadaş, yıllarca büyüdü herhalde, bu her yıl 10-15 milyon dolar ihale kazanan firmayı şak diye bunlardan satın alıyor. Ya da alıyor gibi yapılıyor, anladınız siz onu. Resmi sahibi oluyor diyeyim. Görsel 45'i verebilir miyiz rica etsem? Efendim bakın bu 2019 ihalesi, demin de göstermiştim, 4.5G'de. Şimdi buraya 26 şirket ihalelere katılmış, 16'sı sıfır çekmiş. Sadece 10 tane firma ihale kazanabiliyor. O şanslı firmalardan 4 tanesini özel olarak seçtim değerli başkanım. Plan B orayı gözüm görmedi. Plan B 18 ihaleye giriyor Raif İnan alınca, 11'ini kazanıyor. Ama diğerlerinin durumu ortada. Şimdi kazandığı 11 ihalenin toplam o günkü parayla bedeline baktım, 87.6 milyon lira, 15.5 milyon dolar. Bugünün hesabını yapsınlar. Yalnız bu Plan B, Raif İnan bu ihaleleri alırken iş adamı olarak idare tarafından ihaleleri yapan, bizim Barış Kılıç'ın eski görevini ifa eden Yavuz Yetim diye bir çalışan var Kültür AŞ'de. Ve ne tesadüftür ki 12 ihale alan Plan B, Yavuz Yetim'in eşi, Plan B'nin sahibinin kız kardeşi değerli Başkanım. Yani ihaleyi veren Yavuz, enişte oluyor değil mi? Kafam da karışıyor, enişte. E adam eniştesinden milyonlarca dolarlık ihale alıyor değerli Başkanım. Örgüt biz oluyoruz. Enişte kayınço işi yürütmüşler, 700 milyon liralık ihaleyi almışlar. Ya veren akraba, alan akraba. Kimse dönüp dememiş ki, "Vay burada organizasyon var," falan filan.
Şimdi burada iyi bakalım. Ayrıca bu Plan B'nin kazandığı ihalelerin 5'inde yan teklif veren firmalar dahil. Değerli başkanım, Exen organizasyon var orada, İstanbul Ajans. Exen 9 ihaleye girmiş, hiç kazanamamış. İstanbul Ajans 14 ihaleye girmiş, hiç kazanamamış. Plan B'yi satın aldığı iki kişi gitmiş, Koloni Reklam diye şirket kurmuş. 2013, 2014, 2015, 2016, 2017 milyon dolarlarca liralık Plan B sahibiyken ihale alan arkadaşlar, Koloni Reklamı kurunca ihalelerde sıfır çekmiş. Ne güzel ne güzel ya! Hep Raif İnan kazanmış. Sonra da yan teklifler diyorlar, muvazaalı diyorlar. Şurada Başkanım, 28 tane mi ihaleye girip sıfır çeken var? Yani değerli savcım da burada haklı olarak ihaleye verilen tekliflere yan teklif diyerek imalı sorular sordu. Değerli savcım, şimdi bakın bir daha diyeyim. Şu Koloni Reklam'ın 2019'daki sahipleri, 2018'de firmalarını Plan B'ye satmış. Satana kadar neydi ismini unuttum, Başar …. ve Muhammed Uzun. Başar ... ve Muhammed Uzun 2018'de Plan B'yi Raif İnan'a satana kadar milyonlar, 10 milyonlarca dolarlık ihale alıyor, her yıl ihale kazanıyorlar. Ama Plan B'yi Raif'e satınca Koloni Reklam girdiği hiçbir ihaleyi kazanamıyor, 5'te 0. Ama Plan B, sanki Koç Holding yani sektörün Koç Holding'i, bütün etkinlikleri yapan şirket, sahibi değişse de ihale başarısı değişmiyor. Çünkü 2018'de sahibi resmileşmiş olabilir. Öncesi artık şüpheli.
"Bizim aramızda İBB'den ayrılıp şirket kurup da İBB'den ihale alan yok"
Sayın savcım; yan teklif sordunuz ya, tam toparlayayım. İstanbul Ajans, Excel, Polat Reklam gibi 8 yan teklif dediğimiz usulü teklifi var. Çalışan Açık Hava da şurada 9'da 0 çekmiş. Yani şurada 37 tane ihaleden 0 çeken firma var. En azından basit şüphe gibi geliyor bana bilmiyorum. Değerli Başkanım bakın. Evrak evrakı kovalayınca ben de diyorum o kadar. Ortaya yani tuhaf şeyler çıkıyor. Ben de dedim ya bunları ben başkan beyle paylaşmam lazım. Şimdi ayrılıyor ya İDO'dan. Tazminat da alsın diye buna kovulduk belgesi veriyorlar böyle. Hani işlerin düzelsin falan filan. O yüzden verilmiş ya yani yoksa belediyeyle falan böyle çok olağanüstü bir şey olmadıkça vermezler. Tazminat alsın diye verilmişler. Şimdi şu Plan B. Şu Plan B değil mi? Adamın atılmasını onaylayan Tolga Uyar, Basınla İlişkiler Şefi o dönemin. Onaylayan da İDO'nun o dönemki genel müdürü Doktor Ahmet Paksoy. Değerli Başkanım, Mehmet Raif İnan İDO'dan ayrılmış, İBB'den milyon dolarlık ihaleler almış. Tolga Uyar'la Ahmet Paksoy nerede biliyor musunuz? Trenin içinde gördüğünüz Modeo TV var ya Modeo TV 2018'de 2015'te 20 yıllığına verilen ihale var ya, Modeo TV'nin ortağı Ahmet Paksoy. Modeo TV'nin genel müdürü ve küçük bir hissesi olan Tolga Uyar şefi. Bizim aramızda İBB'den ayrılıp şirket kurup da İBB'den ihale alan yok. Bakın size tek evrakta 3 kişi gösteriyorum. Üçü de milyonlarca dolarlık ihale almış İBB'den. Ama biz örgütüz.
Bunlar sindirilmesi kolay olan konular değil Başkanım. Gerçekten sindirilmesi kolay olan konular değil. Ya bunu inanın söylemek istemiyorum ama yani şimdi kendime de kızmak istemiyorum sonra niye söylemedim diye. Sayın Başkan, iddianameyle aslında alakası da var bu şey diyebilirsiniz. Ya Murat bunlar iddianamede yok. Sen bize niye geldin geçmişin yolsuzluklarını anlatıyorsun? Benim önümdeki iddianamede bunlar yazmıyor ama yanlış anlamayın hani bu girizgâh yapmamın nedeni aslında iddianamede bu var. Eylem 79. Rica etsem sıradakini getirebilir misiniz? Değerli Başkanım, Eylem 79 bizim daire başkanlığının yaptığı ihale. Kültür AŞ kazanıyor. Ardından da yaklaşık maliyet için teklif alıyor bizim Kültür AŞ'dekiler. Şans bu, kimden alıyor? RVS Prodüksiyon'dan alıyor. Demin gösterdiğim ihale tablosunda 6 ihalesi var. Ak Yılmaz Açık Hava'dan alıyor. Demin gösterdiğim ihale tablosunda 4 ihalesi var. Meşhur Plan B'den alıyor, 11 ihalesi olan yaklaşık maliyeti. Yani bir önceki dönemin firmalarına rakam vermiş hani rakamları sıraya yazıp toplayın üçünü, beşini de ortalamasını zaten yaklaşık maliyet olarak yazmış. Eğer yaklaşık maliyette bir sorun varsa, bu AK Parti döneminin yıldız şirketleri vermiş bu rakamları. Başka bir açıklaması yok.
Biraz da değerli iddia makamı tanıklarına girelim. Biraz evvel dedim ki en yalancı tanıklardan biri Gürkan Coşkun demiştim. Şimdi Gürkan Coşkun'u hep beraber analiz edeceğiz. Gizli tanık Doğa'yla beraber bu arada gizli tanık Doğan'ı burada açıklayacağım değerli Başkanım. Şimdi tanık, sıradakini verebilir miyiz? Evet. Gizli tanık Doğan’la Gürkan Coşkun'un ifadeleri değerli Başkanım. Gürkan Coşkun diyor ki: "İmagine firması Sedat Gündüz'ündür ama duyduğum kadarıyla asıl sahibi Emrah Bağdatlı'dır." Gizli tanık Doğan diyor ki: "Bu şirketin resmi olarak olmasa da bizzat Emrah Bağdatlı'nın olduğunu düşünüyorum." Yani biri duyuyor, biri düşünüyor. Yine tanık Gürkan Coşkun diyor ki: "İmagine'ın ortaklarından biri ise İbrahim Can Yaman'dır. İbrahim, Ekrem İmamoğlu'nun oğlunun arkadaşıdır diye biliyorum." Gizli tanık Doğa da diyor ki: "İmagine şirketinin ortaklarından biri de Ekrem İmamoğlu'nun oğlunun sınıf arkadaşıdır, araştırıldığında tespit edilebilir." Keşke araştırsalardı. Gizli tanığın da yalancı olduğunu anlardık.
Değerli Başkanım, savcılık İbrahim Can Yaman'ı ağustos ayında suçladı. Tutuklandı. 4 ay yattı. Sonra siz tahliyesine karar verdiniz. İddianamede sanık da değil. İbrahim Can Yaman, Ekrem İmamoğlu'nun oğlunun, yani Selim'in, büyük oğlu Selim'in sınıf arkadaşı da değil, yaşıtı da değil. Yaş farkları malum. İyi biliyorum. Çocuk benim bacanağım. Yani Can Yaman benim bacanağım. Bacanağım derken kardeşim yani. Tanık kalibresi, tanıkların güven skalası bu. Selim'i 12 yıldır tanıyorlar. Selim'le İbrahim Can Yaman'ın ne alakası var? Gizli tanık Doğan’mış da Gürkan Coşkun, o onundur da bu firma onundur da bu bununla ortaktır da ondan sonra hop bu kadar beyan tesadüf olamaz, bunlar suçtur. Adam demiş ki "Araştırıldı, araştırıldığında tespit edilebilir" E edin hadi. Devam edeyim. Gizli tanık Doğa'nın bildiği bir şey daha var. Diyor ki "O da çok emin. Emrah Bağdatlı'yla Murat Ongun sınıf arkadaşıdır. Birçok git gelmeyi bu firmanın üzerinden yaparlar." Emrah benden 7 yaş küçük. Sınıf arkadaşım değil. O Rize'de ve İstanbul'da okumuş. Ben Giresun'da ve Ankara'da okudum. Kentlerimiz bile farklı, yaşımız farklı. Bu tarzda etkinlik yapan bir firması yok diye biliyorum. Kaç yalanı ispat etmemiz lazım artık sayamıyorum ama mahkemeniz bu iftirayı sayarsa, biz tanıkların hakkını korursa size minnettar oluruz.
"Çelişkiyi geçtim, komple yalan"
Başladım. Yani 4 yanlış 1 doğruyu mu götürecek? Sınavda mıyız biz? Yani tanık güvenilirliği, tanık çelişki durumu falan, bunların hepsini attık gitti mi böyle? Bakın, bu ekranda Cem Çelik ile Burak Biçer'in ifadelerini gösterdiler. İkisi de kelime kelime aynı. Şöyle desem ki: İddianamede 1-2 kere bu tekrarlanmış, sehven olmuştur. Yani insani bakacağım olaya. Ama 17 ayrı eylemde o ifadeleri koymuşlar. Bunun gibi ifadeleri koymuşlar, sonra diyorlar ki: "Bu beyanlar tesadüf olamaz, bunlar bu haltı yemiştir." Olmaz! Görsel 48'i rica edebilir miyim? Değerli Başkanım, tanıkları anlatmışken bir de Yargıtay 8. Ceza Dairesi kararı koydum, 30 Mart 2023 tarihli. Diyor ki: "Tanık beyanlarının ciddi çelişkiler içermesi halinde, bu beyanlar güvenilir olmadığı için, bu beyanların sanık üzerine atılı suçlamanın ispatı yönünden belirleyici delil olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Ceza mahkumiyeti, yargılama sürecinde toplanan delillerin bir kısmına dayanılarak ve diğer kısmını göz ardı ederek ulaşılan kanaate değil, kesin ve açık ispata dayanmalı; bu ispat hiçbir şüphe ve başka türlü oluşa imkan vermeyecek açıklıkta olmalıdır." "Kanaate değil, ispata dayanmalı" diyor ceza mahkumiyeti için. "Tanık beyanı çelişkiliyse güvenilir değildir" diyor. Bizde çelişkiyi geçtim, komple yalan.
"Beni tanımıyor, hayatında bir kere gördü"
Şimdi bu gizli tanık müessesesini bir sorgulayalım değerli Başkanım. Bizim dosyada bizim Kültür A.Ş., Medya A.Ş. bölümüyle ilgili olanları söyleyeceğim. Önce Doğan üzerinden... Gizli tanık Doğan. Doğan'ı ben deşifre etmedim, savcılığımız deşifre etmiş. Gizli tanık Doğan'ın beyanları var. Tamamı, iddianamenin dışında tamamı var. Şahıs orada verdiği ifadede kendi eşinin üzerinde olan şirketleri söylemiş. Onlar da tutanağa geçmiş. Ben de okuyunca tahmin ediyordum zaten de kim olduğunu... Dedim: "Şu şirketler kimin, bakın." Baktık, bu arkadaş. Yani gizli tanık Doğan'ın ilk adı T'dir, soyadı Ö'dür. İsterseniz alenen de ismini söylerim. Kendisi demiş ki beyanında: "Ben Murat Ongun'u 8 yıldır tanıyorum." Ben de diyorum ki iddia makamına; 1 tane telefon irtibatı koyun. Beni 8 yıldır tanıyan gizli tanık Doğan, gerçek adı T. Ö., 1 tane telefon irtibatı koysun. Tanımıyor beni, tanımıyor. 1 kere gördü hayatında. Bir arkadaşıyla yanıma geldi. 30 Ağustos Zafer Bayramı'nda bir drone işi vardı, bununla ilgili... Dedi ki: "Ya bu işi benden ucuza yapan olamaz, bilmem ne... Bunu en iyi yapan biziz, şudur..." Dedim: "Kardeşim, gir, ver o zaman ucuz teklifini, al." Aldı. İşi eline yüzüne bulaştırdı. Çıkardı droneları... Hayatımda ilk kez yaptığım bir iş, yani onun sayesinde defolu oldu. Şu İBB'de yaptığım bunca iş, yani yaptığım derken arkadaşlar yapıyor, içeriğine baktığım, okey verdiğim, gurur duyduğum... İlk kez orada batırdı adam işi.
"Gizli tanıkları parmak izlerine kadar kontrol ettim"
Şimdi bu T. Ö.'nün ifadesini okuyorum ben Başkanım, diyor ki: "Sedat Kapıdağ da benim yakın arkadaşım." Ya Sedat Kapıdağ da diyor ki: "Ben bunları tutup atan adam benim, benim dilekçemle başladı bu soruşturma." Biz nereye kadar bu sıkıntıyı yaşayacağız Başkanım? Nereye kadar yaşayacağız? Değerli Başkanım, şunu da buradan söyleyeyim: Gizli tanık Çınar da İlke de kendisini gizli zannetmesin. Parmak izlerine kadar kontrol ettim. Parmak izlerine kadar... 19 Mart'ta tutuklanıp albümde fotoğrafı olmayanlar... Gizli tanıklar başparmağıyla böyle basar, böyle basılır parmak. Erkek parmağı şu kadar alan kaplar. Şu kadar alan kaplıyorsa o başparmak, öyle küçük ebatlı bir kadın demektir o. Bende de onu anlayabilecek bir zekâ var. Hangisi erkek, hangisi kadın, biliyorum. Bir iddiam daha var değerli Başkanım, bu yalancı gizli tanıklarla ilgili... Gizli tanık Meşe; ispat edemem ama 1 kişi değil. "Mülakat" adı altında toplanan pek çok beyan Meşe'nin altına yazılmış, zaten sonra Meşe de buharlaştı, kayboldu. O yüzden bu gizli tanık meselesini şöyle bir defetmemiz... Değerli Başkanım, biraz çok terledim, çok yorulduğumu hissediyorum. Şey, uykusuz kaldım. Benim diğer eylemlerle bu Emrah Bağdatlı bölümü kaldı, onları yarın sabah arz etmek isterim. Mümkünse, uygunsanız ara verelim. Teşekkür ederim.