Ana içeriğe geç

Dünden bugüne devlet aklı ve hegemonyanın yeni sınırları

"Sonuç olarak, mutlak butlan tartışmalarıyla birlikte yeniden gündeme gelen ve Türkiye'nin siyasal düzeninde köklü dönüşümlere işaret eden gelişmeleri, yalnızca CHP'nin kürsü mücadelesine ya da parti içi krizlerine indirgemek mümkün değildir."

Dünden bugüne devlet aklı ve hegemonyanın yeni sınırları
Evrensel
16

Mutlak butlan kararının ardından bir mahkeme kararıyla Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeniden genel başkan yapıldığı günlerde Cumhuriyet Halk Partisi’nin ve esasen Türkiye siyasetinin yaşadığı krizin tam ortasında, Bülent Kuşoğlu’nun sarf ettiği sözler günlerdir tartışılıyor. Kuşoğlu röportajda “devlet aklı”ndan söz ederek, bürokrasinin, askerin, istihbaratın temiz aklından bahsetti. “Yabancının arkasında olmadığı, temiz” bir akıl. Parti lideri Özgür Özel’in tepkisi ise netti: “Monarşi tarif ediyorlar.” Ve tüm bu gelişmelerin öncesinde 13 Nisan tarihinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Türk demokrasisinin inşallah önümüzdeki dönemde hak ettiği olgunlukta, kalitede ve vizyonda bir ana muhalefete kavuşacağına inanıyoruz.” açıklaması ise sürece dair işaret olarak yorumlandı.

Peki bu tartışmada referans verilen Tanzimat’tan bugüne devlet aklı söyleminin nasıl işlediğine, kimin çıkarına hizmet ettiğine, neden her kriz anında yeniden sahneye çıktığına ve dönüşüp dönüşmediğine bakalım. Devlet aklı (raison d’état) kavramı klasik anlamda devletin bekasını ahlaki ve hukuki normların üzerinde bir meşruiyet kaynağı olarak tanımlar. Machiavelli’den Hegel’e uzanan bu gelenekte devlet kendi kendinin amacıdır; bireyler ve kurumlar onun aracı haline gelmiştir.

Türkiye’de kimi yaklaşımlar devlet aklını normatif bir olgu olarak ele alır (Heper, 1990; Çağla, 2012). Bu yaklaşım, Osmanlı-Türk devlet geleneğinin bürokratik kökenlerine ve modernleşmenin askeri-bürokratik elitlerce taşınmasına dikkat çekerek, devlet aklını sınıfsal bir ilişki olarak değil, kültürel bir deformasyon ya da kurumsal özgünlük olarak açıklar. Marksist gelenek ise farklı bir soru sorar: Bu akıl kimin aklı? Devlet, sınıf ilişkilerinin dışında duran tarafsız bir akıl değildir; sınıfsal çıkarların — doğrudan ya da dolaylı biçimde — yeniden üretildiği bir alandır. Hangi sınıfın çıkarına hizmet ettiği sorusu sorulmadan meşruiyet üretilir. Bu söylem, toplumun genel çıkarı gibi görünür ama aslında belirli bir sınıfın çıkarını evrenselmiş gibi sunar. Bu şekilde devlet aklı, salt bir baskı olarak değil hegemonyanın bir biçimi olarak çalışır ve devlet, farklı fraksiyonları yönetme ve uzlaştırma kapasitesiyle hareket eder.

Türkiye bağlamında devlet hiçbir zaman tam anlamıyla sivil toplumdan özerk bir "genel çıkar" alanı olarak kurulmadığı için bürokrasi, ordu, yargı bu boşluğu doldurmaya talip olmuştur. Devlet aklı mantığı o kadar içselleştirilmiştir ki, iktidar kadar yurttaşlar da güçlü devleti savunur. Oysa devlet kutsal değildir; sermayesi, bürokrasisi, hükümeti ve partileriyle somut bir kapitalist ilişkiler bütünüdür ve aklı da temelde halka karşıdır.

Tarihsel kronoloji: Söylem değişir, işlev değişmez

Türkiye'de devlet aklı söyleminin tarihsel kökleri oldukça geriye uzanır. Tanzimat reformları bir batılılaşma hareketi olarak ele alınsa da, merkezi bürokrasi, büyük toprak sahipleri ve zengin tüccarların ittifakından oluşan toplumsal güç, çıkarlarını imparatorluğun genel çıkarı olarak sunmuştur. İttihat ve Terakki döneminde ise, devlet aklının sınıfsal içeriğinin açıkça göründüğü momentlerden biri görülmüştür. “Milli iktisat” ve “milli burjuvazi yaratma” politikalarının ulusal çıkar söylemiyle kurulduğu, pratikte ise Müslüman-Türk ticaret burjuvazisini devlet eliyle inşa hedeflenmiştir. 1915 ve ardından gelen el koymalarla etnik mühendislik yaparak sermaye transferini bir “zorunluluk” söylemiyle gerçekleştirmiştir.

Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte devlet aklı söylemi yeni bir biçim kazanır. Kemalist tek parti iktidarı, burjuva devrimini toplumsal dönüşüme taşıma iddiasıyla Osmanlı'dan kalan kapitalizm öncesi ilişkileri tasfiye ederek, "muasır medeniyet" söylemi altında siyasetten hukuka, kültürden ekonomiye her alan kapitalist bir toplumsal yapıya göre yeniden düzenlendi (Şener, 2019:197). İş Bankası'nın kuruluşu bu ilişkiyi somutlaştırır; milletvekilleri, bürokratlar ve tüccarların buluştuğu bu kurum, devlet gücüyle kısa sürede sermaye biriktirenlerin kalesi haline gelir. Benzer şekilde İskân kanunları ve zorla yerinden etme politikaları, devlet aklının etnik mühendislikle nasıl iç içe geçtiğini gösterir. Bu şekilde devlet aklı, şiddeti zorunluluk olarak sunma ve siyasi sorumluluğu kaçınılmazlığa dönüştürme işlevi görmüştür.

1950 sonrasında ise çok partili sisteme geçişle devlet aklının taşıyıcısı değişir ama işlevi değişmez. Demokrat Parti iktidarı köylü ve taşra burjuvazisini mobilize eder, ama bu süreç kaçınılmaz olarak yeni sınıf gerilimlerine yol açar. 1960, 1971 ve 1980 askeri müdahalelerinin her birinde ordu "devlet aklı" adına sahneye çıkar. 1961 Anayasası yetkili kurumları -Anayasa Mahkemesi, Danıştay, üniversiteler- güçlendirip bürokratik elitler için anayasal bir kalkan oluştururken; 1982 Anayasası ise sivil bürokrasinin vesayet gücünü alarak, devleti Cumhurbaşkanı ve MGK üzerinden yeniden tahkim eder.

12 Eylül, devlet aklının en çıplak biçimde tezahür ettiği momentlerden biridir. 24 Ocak kararları, IMF ve Dünya Bankası'nın dayattığı yapısal uyum programları çerçevesinde şekillendirilmiş; ihracata dayalı büyüme modeline geçiş, ücretlerin baskılanması ve iç talebin daraltılması gibi politikaların uygulanabilmesi için ise sol muhalefetin ve örgütlü işçi sınıfının tasfiye edilmesi gerekli görülmüştü. Darbe, tam da bu işlevi yerine getirdi. Ücretler yüzde 55 oranında gerilerken, DİSK kapatılırken ve yüz binlerce kişi gözaltına alınırken, devlet aklı "istikrar" ve "ulusal çıkar" söylemleri aracılığıyla sermayenin emek üzerindeki saldırısını ulusal bir zorunluluk olarak yeniden çerçeveledi. Öte yandan 1983 sonrasında ANAP iktidarıyla başlayan süreçte devlet aklının yeni bir versiyonu üretilerek, özelleştirmelerle geleneksel bürokrasi devre dışı bırakılmış (Heper, 1990) ve başbakanlık etrafında küçük bir çevre, askeri-bürokratik vesayetin yerini sermaye dostu teknokratik bir akla vererek, piyasalaşma siyasetini yine toplumdan uzak şekilde hayata geçirmiştir.

AKP dönemi

AKP'nin 2002'de iktidara gelişi, Türkiye'de devlet aklı söyleminin hem sürekliliğini hem de özgün bir dönüşümünü temsil eder. AKP, önceki iktidarlar gibi sermaye birikim süreçlerini devlet eliyle yönlendirmiş ve belirli sermaye fraksiyonlarının çıkarlarını kalkınma söylemi aracılığıyla toplumsal çıkarın temsilcisi olarak sunmuştur. Ancak bu sürekliliğin yanı sıra, onu önceki dönemlerden ayıran bazı özgün katmanlar da bulunmaktadır. Bu özgünlük, yalnızca neoliberal dönüşümün yeni bir evresini temsil etmesinden değil, aynı zamanda devletin tarihsel ve ideolojik meşruiyet kaynaklarını yeniden tanımlamasından kaynaklanmaktadır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın son açıklamalarıyla yeniden görünür hâle gelen Osmanlıcı yaklaşımın da gösterdiği üzere, kökleri geçmişe uzanan ve Necip Fazıl Kısakürek'in organik entelektüel işleviyle sistemleştirilen bir düşünsel miras söz konusudur. Tanzimat'ı ve Genç Türkleri reddeden, Abdülhamid'i yücelten ve güçlü merkezi iktidarı İslam medeniyetinin tarihsel bir zorunluluğu olarak sunan bu çerçeve (Uzer, 2020), günden güne devletin ideolojik anlamı olarak inşa edilmiştir. AKP özellikle iktidarının ilk döneminde "Müslüman demokrasi" anlatısı ve AB üyelik süreci üzerinden Kemalist vesayeti geriletmeye çalışırken, bir yandan bu tarihsel mirastan yararlanmış, diğer yandan onu kendi hegemonya projesinin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden yorumlamıştır. Bu süreçte pek çok sol-liberal aydının AKP'nin demokratikleşme söylemini meşrulaştırmada etkin işlevi de olmuştur. 2010 sonrasında ise “yerli ve milli” söylemi çerçevesinde, ordu, yargı ve bürokrasi gibi devletin köklü kurumları üzerinde etkili olmaya yönelik politikalar uygulanmaya başlanmıştır. Bu dönemde Batı’ya karşı geliştirilen devlet aklı da yalnızca bürokratik bir refleks olmaktan çıkmış, “medeniyetin bekası” anlayışıyla temellendirilen daha kapsamlı bir siyasal misyona dönüşmüştür.

Sınıfsal içerik: Neoliberal birikim ve yeni sermaye bloğu

Ancak bu ideolojik çerçevenin altında İslamcı muhafazakarlığın neoliberalizme eklemlenme biçimini gösteren somut bir sınıfsal yeniden yapılanma yatar. MÜSİAD çevresindeki orta ölçekli kapitalist gruplar ucuz işgücü, vergi muafiyetleri ve devlet sübvansiyonlarına yaslanarak hızla büyümüş (Bekmen ve Özden, 2020); AKP ise bu süreçte yalnızca bir parti olarak kalmayıp, Anadolu sermayesini ve İslami burjuvaziyi kamu ihaleleri ve banka kredileriyle devlet kaynaklarına eklemleyen yeni bir tarihsel bloğun inşacısı olmuştur.

Peki bu blok nasıl tutuldu? IMF programının şekillendirdiği ekonomi programı ile hane halkı borçlanmasını kitleselleştiren bir finansal bağımlılık inşasıyla bir taraftan iç talep borçla şişerken, diğer yandan düşük ücret maliyetleri korunmuştur. Devlet aklı yeniden teknik bir zorunluluklar kılığına bürünmüş, sisteme borçla bağlanan emekçiler, sistemin çöküşünü kendi çöküşü olarak algılamaya başlamıştır. Bu şekilde bir tüketim kapasitesine indirgenen anlayışla emek örgütlenmesi dağıtılmaya çalışılmıştır. 12 Eylül’e rağmen 1980’lerde yüzde 20’lerdeki sendikalaşma oranı 2011'de yüzde 6’ya gerilerken (Çelik, 2015, akt. Bekmen ve Özden, 2022), devlet aklı "ekonomik istikrar" adına konuşmuştur.

Kriz ve otoriter konsolidasyon

2013 yılında dünyada yaşanan gelişmelerle birlikte bu modelin iç çelişkileri açığa çıkmış, büyüme modelinin sürdürülemezliği açıkça anlaşılmıştır. Bu dönemde yükselen Gezi Parkı protestoları hegemonik projenin toplumsal sınırlarını göstermiş; ardından patlak veren yolsuzluk soruşturmalarıyla da AKP-Gülen cemaati arasındaki çatışma iktidar bloğunu sarsmıştır. Tüm bunlar AKP’nin agresif şekilde tutunma stratejileriyle siyasal rejimin giderek otoriterleşmesini ve başkanlık sistemi ile kurumların tek tek cumhurbaşkanlığı etrafında konsolidasyonunu beraberinde getirmiştir. Devlet aklı bu kez kurumsal bir refleks olarak değil, tek bir iradenin zorunluluğu olarak üretilmeye başlanmıştır.

15 Temmuz 2016 sonrasında ise "devlet aklı" ile "beka" söylemi neredeyse özdeşleşmiş ve daha keskin bir hal almıştır. Aslında bu anlayış, devlet aklının en rafine haline işaret eder ve sınıfsal çıkarlar dahi toplum nezdinde, varoluşsal bir tehdit altında zaman zaman silikleşir. Ancak sanılanın aksine sınıfsal çıkarlar varoluşsal bir zorunluluk haline gelmektedir. Haliyle milletin bekasına karşı çıkacak her tavır, seçim ve irade potansiyel bir ihanet, güvenlik tehditi olarak görülmeye başlanmıştır. KHK'larla 150 bini aşkın ihraç, yargının yürütmeye bağlanması, olağanüstü halin normalleşmesi süreçlerinin tamamı, bu beka sorunu altında meşrulaşmıştır.

Bu sürecin hegemonik inşası da, 2018 sonrası İletişim Başkanlığı gibi stratejik plan bütçeleri 360 milyon doları bulan kurumlarla, Osmanlı-Türk geçmişini neo-Osmanlıcı çerçevede yeniden kurgulayan (Özer ve Özçetin, 2026) ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı tüm bu kurgunun merkezine yerleştiren anlayışla gelişmiştir. Devlet, doğrudan rıza üretiminin kendisine dönüşmüştür ki, Kansu Yıldırım’ın 3 Haziran tarihli yazısında da ifade ettiği gibi, Türkiye kapitalizminin yeniden yapılanması ve devletin siyasal dönüşümünde, yeni Anayasa tartışması bunun tamamlayıcı aracı olarak görülmektedir. Bu şekilde 2017'de fiilen kurulan başkanlık rejiminin yeni kodifikasyonları, Erdoğan sonrası dönemin iktidar ilişkilerini güvence altına almayı hedefler.

Bastırılan ve bastırılamayan: Emek cephesi

Elbette devlet aklı söyleminin pratik işlevi bu soyut anlatıların çok ötesindedir. Sınıfsal adalet söyleminin yerini yıllar yılı "ulusal ekonominin bekası", "kalkınma zorunluluğu", "milli güvenlik" söylemleri almış; emek örgütlenmesi sistematik biçimde zayıflatılmış ve siyasi olarak etkisizleştirilmeye çalışılmıştır. AKP iktidarı boyunca 2022 yılına kadar yaklaşık 170 bin işçinin katılacağı 227 grev yasaklanmış, bunun dörtte üçü 2016 sonrasında gerçekleşmiştir (Birelma, 2022). DİSK-AR'ın 2024 raporlarında bu sayının 194 bini aştığı görülmektedir (DİSK-AR, 2024). Bu yüzden Türkiye, ITUC'un sendikal hak ihlalleri sıralamasında 2016'dan itibaren dünyanın en kötü 10 ülkesi arasına girmiş ve bu konumunu korumuştur (ITUC, 2023). Ancak yasal grev neredeyse imkânsız hale gelirken mücadeleler de devam etmiştir. 2022 Ocak-Şubat'ta Trendyol kuryeleri ve Gaziantep tekstil işçilerinden başlayan ve ülke geneline yayılmış grev dalgaları (TPI Kompozit, Doruk Madencilik vd.) sınıfsal barışın mümkün olmadığını yeniden açığa çıkarmıştır.

Sonuç olarak, mutlak butlan tartışmalarıyla birlikte yeniden gündeme gelen ve Türkiye'nin siyasal düzeninde köklü dönüşümlere işaret eden gelişmeleri, yalnızca CHP'nin kürsü mücadelesine ya da parti içi krizlerine indirgemek mümkün değildir. Zira yalnızca "devlet aklı" söyleminin bile Türkiye siyasal tarihindeki izlerini sürmek, hem süreklilikleri hem de değişen içerikleriyle birlikte kapsamlı bir değerlendirmeyi gerektirmektedir. Tartışmaların devamında geldiği noktada ise devlet aklı referansı Kılıçdaroğlu cephesinde önce “baba ocağı”nda, partinin öz evlatlarıyla dayanışma ve halk ayaklanması çığırtkanlığı yapılmaması yönünde son halini bulurken; Kılıçdaroğlu’nun "Osmanlı coğrafyasında Türkiye olmalı" söylemi ile Erdoğan'ın "devlet-i ebet müddet" vurgusu, rastlantısal olmayan bu kesişimin giderek genişleyeceğine işaret ediyor. Bu doğrultuda Osmanlı mirası, kapitalist ve İslamcı unsurları da içeren bir siyasal anlatı içerisinde, toplumun varoluşsal ufkunu belirleyen ve meşruiyet üreten kutsal bir zemin olarak yeniden kurgulanmaya çalışılacaktır. Ancak bu yaklaşımın kitleler üzerindeki etkisi homojen olmayacaktır, Osmanlı geçmişini kutsal sayan ama AKP'nin bu geçmiş üzerindeki tekelini sorgulayanların varlığı dahi yadsınamaz. Nihayetinde devlet aklının tarihsel tonlaması devam eder; öfkeyi yönet, meşruiyeti yukarıdan kur.

KAYNAKÇA

Akçay, Ümit (2020) "Authoritarian Consolidation Dynamics in Turkey", Contemporary Politics.

Atılgan, G. vd. (2019). Osmanlı'dan Günümüze Türkiye'de Siyasal Hayat. Yordam Kitap.

Bekmen, A. & Özden, B. A. (2022) "The Rise and Demise of Neoliberal Populism as a Hegemonic Project: Brazil, Thailand, and Turkey", Rethinking Marxism: A Journal of Economics, Culture & Society, 34(3), ss. 338-360.

Birelma, A. (2022) Turkiye’de Sendikalar 2022, İstanbul, Friedrich-Ebert-Stiftung.

Çağla, C. (2012). Turkish politics: Raison d'État versus republic. South European Society and Politics, 17(3), 359-373.

Heper, M. (1990). The state, political party and society in post-1983 Turkey. Government and Opposition, 25(3), 321-333.

Özer, A. & Özçetin, B. (2026) "Rewriting History: Directorate of Communications and Neo-Ottoman Ideological Recasting of Turkey's History", Southeast European and Black Sea Studies, 26(1), ss. 191-208.

Uzer, U. (2020). Conservative narrative: Contemporary neo-Ottomanist approaches in Turkish politics. Middle East Critique, 29(3), 275–290.

Kaynağa Git

İlgili Haberler